DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
DHB: Baş Yazı

Bu Konuda Ara:   
[ Ana Sayfaya Git | Yeni Bir Konu Seçin ]


ANAYASA ZEMİNİNDE EGEMENLİK SAVAŞI VE AKP’İN SAHTE DEMOKRASİ ATRAKSONU
Baş Yazı
AKP hükümeti hem emperyalist küresel sermayenin ihtiyaçlarını gidermek ve hem de AKP’nin konumunu sağlamlaştırmak için Anayasa taslağı hazırlayarak meclise sundu. AKP her tarafı dökülen ve artık egemen sınıflarında ihtiyaçlarını yanıtlamada sorun yaratan 12 eylül faşist Anayasasında bazı maddelerin değişimiyle yola devam etmek ve egemenlik savaşımında işçi ve emekçi yığınlar aldatılarak yedeklenmek hedefleniyor. Aslında 12 eylül faşist anayasasının özüne dokunmayan göstermelik bazı maddelerin düzenlemesini hedefleyen bir anayasa değişiminde demokratikleşme ve özgürlüklerin gelişimini beklemek saflık olacaktır. Çünkü demagoji ve göstermelik süslemeler bir yana bırakıldığında, işçi, emekçi ve Kürt halkının istemlerine yanıt verne her hani yeni bir gelişme olmadığı gibi pratikte aşılmış olarak faşist ırkçı  asalar korunarak aslında demokratikleşme adına faşizmin inceltilmiş haliyle pekiştirmesi hedefleniyor.
 Örneğin AKP’nin  “en ileri demokratikleşme” diye emekçilere yutturmaya çalıştığı anayasa değişikliği taslağı da Anayasanın ilk 3 maddesi olduğu gibi korunuyor, Anayasanın vatandaşlığı tarif eden 66. Maddesinde, " Vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür" tanımında değişiklik yapılmıyor. Yine Türkçe dışındaki dillerin eğitim dili yapılmasını yasaklayan 42. Maddeye dokunulmuyor. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini zorunlu ders olmaktan çıkarılmıyor,  işçi ve emekçilere örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanınmıyor, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması sağlamıyor,. seçim barajı düşürülüyor, TMK'nın kaldırılmıyor, MGK'nin lağvedilmiyor b vb. Yalnızca bunlar ile AKP’nin12 eylül faşist anayasasının özüne dokunmadığını, göstermelik ve aşılmış bazı düzenlemelerle, yığınların gözüne kül serpmeye  çalışıyor.  
Devlet yönetiminde kimin daha fazla söz sahibi olmasını ve devletin küresel sermayenin ihtiyaçlarını doğrultusunda yeniden düzenleyen Anayasa değişim paketi, işçi,emekçilerin ve Kürtlerin çözüm bekleyen demokrasi ve özgürlü istemlerine yanıt verme yerine,  uluslararası emperyalist sermaye ve işbirlikçileri arasındaki süren bir mücadele ve bunun gereksinimi olarak görülmesi gerekiyor. AKP ve hükümetini “demokrasi mücadelesi”nin gücü, dahası bu mücadelenin başındaki güç olarak gösterenler, onun “Askeri darbe planları ve bunun için kendisine dokunana örgütlenmelere karşı yürüttüğü kavga”yı dayanak alıyorlar. “Seçimle gelenin meşru olduğu ve millet iradesini temsil ettiği” propagandası buna eşlik ediyor. “Sivil siyaset üzerindeki askeri vesayet”e karşı durma da, bunlara göre “demokrat ve ilerici olma”nın başlıca kıstasını oluşturuyor. Unutmayalım ki Hitlere seçimle işbaşına gelmiş ve ardından neler yapmıştı.
AKP ve yandaşları ergenekon ölümünü öne sürerek AKP sıtmasını kabul etmeyi dayatıyor  Bu cenahta “birleşen”ler(!), birbiri ardına servise konan darbe planları ve bu amaçlı olduğu belirtilen militarist-gizli örgütlenmeleri “demokratikleşme”nin başlıca engeli gösteriyor. Sistemin yenilenmesi politikalarına pürüz oluşturan “fazlalıkların kırpılması” operasyonlarını sansasyonel kampanyalarla öne çıkararak halka karşı saldırı, baskı, faşist terör, işkence ve caniyane politikaları “sivil” ve öyle olduğu için de “meşru” gördükleri güçlerden bağışık gösteriyor, “dalga-dalga” yürüyen gerici güç hesaplaşmasının “sivil tarafı”nda bir tür darbe tetikçiliği de yapıyorlar.
Peki Erdoğan hükümeti ne tür bir “demokratikleşme” politikasına sahip. Hangi ilişkilerin ve düzenlemelerin ürünü; bu ilişki ve düzenlemelere karşı tutumu nedir? Hükümet politikalarını demokratik ve halktan yana; ona karşı muhalefet ve mücadeleyi ise “darbecilikten yana”-”antidemokratik” göstererek halk kitlelerinin siyasal-sosyal demokratik taleplerinin bu gerici güç çatışmasında, hükümetten yana yedeklenmesi için burjuva entrikacılığının tüm maharetini sergilemekte birbirleriyle yarışan liberal yazar ve politikacıların fersah fersah kaçtıkları, bu soruların yanıtlarıdır.
Bu bakımdan, AKP ve hükümetinin “nerede durduğu”nu ‘özetin özeti’ olarak ve bir kez daha belirtmek gerekiyor: AKP ve hükümeti 12 Eylül ürünü siyasal-askeri-sosyal düzeni sürdürüyor mu; evet. Cuntanın silah gücüyle gerçekleştirdiği düzenlemeleri basamak edinerek halk kitlelerine karşı işbirlikçi tekelci sermayenin savunulmasını esas alıyor. Kenan Evren’in “son nefesinden önce” sokaklara düşerek minnettarlığını dile getirdiği Doğramacı’nın militarist YÖK düzenine cansiperane sahip çıkıyor. RTÜK gibi merkezi sansür kurumlarını ayakta tutuyor mu, evet; Cunta koşullarında uygulanma olanağı bulan 24 Ocak kararları bu hükümet ve ardındaki uluslararası ve bağlı büyük sermaye tarafından genişletilerek uyguluyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma uygulamaları AKP tarafından genişletilerek sürdürülüyor !
AKP hükümeti ve ardındaki güçler, halk kitlelerine, özellikle de Kürt özgürlük direnişine ve emekçilerin öncü ve devrimc kesimlerine karşı caniyane politikalar izleyen ve binlerce “faili meçhul” cinayete imza atan kontrgerilla, JİTEM, özel kuvvetler, korucular gibi militarist sistem kurumlarının saldırı, sabotaj ve katliamlarının soruşturularak açığa çıkarılması ve suç çetelerinin tüm sorumlularının halka hesap vermesi talebini geçiştirip, bu yöndeki mücadelenin üzerine polis ve askeri kuvvetleri sürmeye devam ediyor!
Başbakan, AKP  hükümeti ve liberal destekçilerinin “darbe karşıtlıkları”nın en önemli güvencesi ve dayanağını ABD oluşturuyor mu; evet! Başbakan ve hükümetinin sözcüleri, hemen tüm sermaye yazarlarının “ABD bugünkü koşullarda darbe istemiyor ve Başbuğ Paşa’nın kurmayı da aynı görüşte” şeklinde tarif ettikleri konjonktürel durumdan güç alarak konuşuyorlar. ABD’nin uluslararası ve bölgesel politikalarıyla uyumlu olmanın sağladığı güç ve avantajı kullanıyor. “Asker vesayetine karşı cengaver atakları”nın; ABD’nin dolaysız dahliyle; onun ordu üzerindeki ve içindeki varlığıyla ve enformasyon silahı olarak kullandığı “sivil” araçlarıyla (basın vs.) beslendiğini görmeyenler ve bu durumun da geçici ve şarta bağlı olduğunu; sivil ya da askeri darbeleri gerekli ya da gereksiz kılanın devrimci kitle hareketnin duurmu ve güç ilişkileri olduğunu unutanlar, aptallık ölçüsünde gerçeklere göz kapamış olacaklardır.
(1588 okuma)  (Devamı... )

ANAYASA TARTIŞMALARI VE DEMOKRASİ SORUNU
Baş Yazı
Türkiye'de yıllardan bu yana göstermelik seçimler ve kukla parlamento nedeniyle, demokrasi güldürüsü oynanıyor. Türkiye'de yıllardır işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin ittifakına dayanan gerici ve faşist diktatörlükler işbaşında olmuştur. İkinci olarak işçi sınıfı, emekçi yığınlar, Kürt yığınları, gençlik, ezilen ve sömürülen bütün emekçi kitlelerin ana sorunu ve asıl talepleri politik özgürlüktür. Yığınların özgürlük talepleri karşısında, başında MKG'nin oturduğu faşist diktatörlük var. Toplumun ezici çoğunluğunun özgürlük istemini faşist diktatörlük çıplak zor kullanarak vahşice ezip, dağıtmaya çalışıyor. Bir başka şekilde ifade edersek Türkiye'de fasit diktatörlük ona karşı süren yığınların -bugün çok geri ve örgütsüz ve dağınıkta olsa- özgürlük mücadelesi var. Anayasa talebi faşizme karşı mücadelenin ya da özgürlük talebinin nasıl bir kulvarda çözüleceğine siyasal bir yanıttır.
 Genel olarak Türkiye ve Kuzey Kürdistan'daki bütün çarpışmaların kesiştiği nokta, TC devletinin tıkandığı nokta özgürlük sorunudur. Türkiye ve Kürdistan devriminin ileri sıçrayacağı ya da geriye düşeceği nokta tam da burasıdır.Özgürlük sorunu iki ana eksen üzerinde çözülebilir olabilir. Bunlardan ilki, faşist diktatörlüğün uygulayıcıları sorunuyla ve sorumlularıyla uzlaşmayı kapsayan, onlarla kesinkes hesaplaşma çizgisinde ilerlemeyen, burjuva demokrasisi yönünde bir çözüm olabilir. Buna en genel politik çözüm diyebiliriz. İkincisi ise, faşist diktatörlükle kesin bir hesaplaşma çizgisinde ilerleyerek, devrimci tarzda ayağa kalkan yığınların faşist rejimi ezerek özgürlüğü koparıp alma ve faşizmle kesin hesaplaşma hattında bir çözüm, yani demokrasi ve özgürlüklerin devrimle kazanılması çözümü olabilir.Esasında anayasa talebi denilen sorun toplumda var olan tek tek, ayrı ayrı siyasi grupların, partilerin iradesi dışında süren özgürlük mücadelesinin hangi hatta gelişeceği ve nasıl somut bir sonuca, çözüme ulaşacağı konusunu kapsar. Demek ki bu sorunun kendisi esasında doğrudan ve düpedüz iktidar sorunudur.
 Madem ki bu sorunun kendisi bir iktidar sorunudur, o halde bugün somut olarak iktidar sorununu çözecek kuvvetin hazırlık durumu nedir? Yani siz "özgürlükçü", "demokratik" vb. bir anayasayı eylem sloganı olarak, somut bir talep olarak ileri sürdüğünüz zaman, bu iktidar sorununu çözecek hangi politik kuvvetlere, hangi politik hazırlığa dayanıyorsunuz? Eğer böyle bir politik kuvvetiniz ve hazırlığınız yoksa şu çok açık ki, hazır hiç bir seçeneğiniz yoktur, bunu devrimcilerin özellikle bilip ve anlaması gerekiyor. Zamansız ve yerinde olmayan şiarların emekçilerin saflarından ne kadar onarılması zor etki yaptığını biliyoruz. Yapılan yanlışların tekrarını yapmak hiç bir biçimde devrimci mücadelenin sağlam bir zeminde ileri taşınmasına hizmet etmeyecektir.
 Bir kez daha vurgulamakta yarar var ki, anayasa talebi bugünkü koşullar altında özgürlük sorununu faşist diktatörlüğün uygulayıcıları ile uzlaşarak çözme arayışıdır ve burjuvazinin istediği platformda dönüp durmaktır. Çünkü Kürt dilinin, türkülerinin bizzat faşist diktatörlükçe yasaklandığı, devrimci ve sosyalist basını susturmak için ceza ve terör yöntemlerine başvurulduğu, işbirlikçi tekelci burjuvalardan bazı kesimlerin kendi sınıfsal çıkarları gereği farklı çözümler öne sürmelerinin generaller ve kukla parlamentoca sertçe karşılandığı, aydınların susturulduğu vb. koşullarda anayasa talebi, egemen sınıflardan dilenmek ve onların iç ihtiyaçlarına bağlanmış anayasa tartışmalarına çanak tutmak anlamına gelir.Bugün bir kısım burjuva düzen partilerinin, bazı işbirlikçi holding kesimlerinin, devlet bürokrasisinden bazı kesimlerin vb. "demokrasi" talep ettikleri, "demokratik ve sivil bir anayasa" hazırlanmasını istedikleri herkesin malumu bir durumdur. Bu burjuvazi açısından son derece makul ve mantıklı bir durumdur. Anayasa üzerinde uzlaşma arayışları, yani Türkiye'nin gündemi olarak temel sorun aslında egemen sınıfların güç ilişkilerini yeniden düzenleyecek ve mevcut durumun ihtiyaçlarına yanıt verecek bir uzlaşıyla, anayasal yoldan çelişkilerin çözülmesini istiyorlar. Ama bunu bugüne kadar Kürt özgürlük hareketinden dolayı cesaretlice gündeme getiremiyorlardı.
(1129 okuma)  (Devamı... )

TEKEL DİRENİŞİNİN ÖĞRETTİKLER
Baş Yazı
Kar, çamur, soğuk ve faşist baskı, tehdit ve kuşatma demeden tekel işçileri sendika ağalarının oyalama ve eylemi sürece yayarak adım adım içten bozup mecalsiz bırakma saldırısına karşı Tekel işçileri özelleştirme terörünün yıkıcı sonuçlarına karşı Anakaranın göbeğinde direniyorlar. Tekel  işçilerinin direnişi ayıraç bir noktaya gelmiş bulunuyor. Buradan  çıkış  tekel direnişine her alanda destek sağlanması ve her yerin tekel direnişine dönüştürülmesi  ve  sendika konfederasyonlarının işçi ve emekçilerin üretimden gelen  güçlerini harekete geçirmelerinden geçiyor.
 Ne ki bu alanda Türk-İş ağaları ayak sürtüp oylama yaparak AKP hükümetinin tekel direnişini karalama ve tehditlerine karşı anında tutum alarak güçlü bir eylemle yanıt verme kararlılığı içinde olmadığı gibi, işçiler çadırlara mahkum edilerek eylem içten çözülmeye çalışılıyor. Tekel direnişinde çıkışın yolu eylemlerin ülke çapına yayılması ve işçi ve emekçi memur  sendikal hareketin ortak hareket içinde olması  ve şalterlerin indirilmesiyle bağlı olduğu unutulmamalıdır.
Öyle yada böylede olsa tekel direnişinin iki ayı geride bırakan direnişi etrafında yaşananlar bir çok öğretici dersi de ortaya çıkarmıştır.
En başta sınıf olmayı, kapitalizmin dayattığı bireyci yaşama inat dayanışmayı, dostluğu, kardeşliği, mücadeleyi, direnci öğrenmek öğretti.
Ve bu eylem mevcut  sendikaların gerçekten  ne ölçüde sınıf örgütü  olduklarını anlamamızı yeniden bir vesile oldu.. İki ay aşkın Ankara Türk-İş merkezi önünde  süren direnişten sonuç alınabilmesi için, sendikaların ve değişik demokratik kitle örgütü, parti ve  kurumun üzerinde uzlaştıkları şey, artık  bir günlükte olsa iş bırakmanın zamanının geldiğiydi. Ancak 4 Şubat'ta az sayıda sendika greve katıldı. Doğaldır ki, eylemden istenen sonuç alınamadığı gibi, işçi ve emekçilerin sendika ağalarının önderliğinde bir genel grev genel direnişi gitmenin mümkün olmadığı açığa çıktı. Yine işçi ve emekçilerin mevcut bilinç ve örgütlülüklerinin bir genel grev ve genel direnişi kucaklayacak halde uzak olduğunu gösterdi. Genel grev genel direnişi bir propaganda sloganı olarak ele alınmalıydı. Aksine bir çok kesim genel grev genel direnişi ajitasyon sloganı ve hemen pratiğe geçirilecek bir eylem olarak algıladı ve öyle davranmaya çalışıldı.
Halbuki yoğun hak kayıpları özelleştirme ve taşeronlaştırma politikalarına karşı başvurulacak etkili bir eylemin yapılmasının zamanıydı. Kuşatılmış zincirlerin güçlü eylemlerle kırılması gerekiyordu. Emekçilerin üzerindeki abluka parçalanmalıydı. Ancak sendikaların ortaya koydukları olumsuz pratik çok sayıda insanda hayal kırıklığı yarattı ve AKP hükümetinin pervasızca saldırılarını ve tehditlerini artıcı oldu. Başbakan bundan güç alarak tekel işçilerine açıktan meydan okudu.
Altı Konfederasyon grev için güç birliği yapacağını kamuoyuna deklere etse de Hak-İş ve Memur-Sen eylem kırıcılığına soyunarak geri çekildiler. Haliyle bir günlükte olsa yaşamı durduracak iş bırakma eylemi yasak savma babında uygulandı. Sonuçta grev günü, Hava ulaşımı kesilmedi, Trenler durmadı, Fabrikaların şalterleri inmedi, Sağlık hizmetleri aksamadı, Vergi daireleri çalıştı.
Peki, neden gerçek bir sınıf gibi davranılamadı ve ortak sınıf bir  tavrı gösterilemedi ?
Kapitalist küreselleşmenin özelleştirme politikalarıyla işçi ve emekçilerin yaşamını kuşattığı ve köleliği dayattığı koşullarda,  işçi ve emekçi örgütlerinin görevi mücadeleyi yükseltmesi gerekir. Bu koşullara karşı, duruş gösteremeyen örgütlere, gerçek bir sendika ve emek örgütü demekte gerçekçi olmaz.
Gelinene durumda emperyalist kapitalizm köleci toplum gerçeğinden geri kalmayan vahşi çalışma koşullarına insanlığı razı etmeye çalışıyor. Bunu yaparken insanlığın dayanıştığı, toplumsallaştığı tüm örgütlülüğü parçalıyor atomlarına ayırıyor.
(1323 okuma)  (Devamı... )

Faşist teröre devrimci direnişle karşı koyalım
Baş Yazı
 Faşist diktatörlük toplumsal muhalefetin devrimci doğrultuda gelişmesini önlemek ve bastırmak için faşist baskı, saldırı ve yasaklamalarını arttırarak sürdürüyor. TC devleti ve AKP hükümeti, IMF damgalı kıyım programını sorunsuzca uygulayabilmek için işçi ve emekçi yığınların, iş, ekmek ve özgürlük istemli mücadelelerine fütursuzca saldırıyor. İçeride, dışarıda yaşamı hücreleştirme politikasını pratiğe sürerek, emperyalizmin ve işbirlikçi tekelci sermayenin ekonomik krizini emekçi yığınların sırtına yüklemeye çalışan faşist diktatörlüğü,  işçi, emekçi ve Kürt ulusunun demokrasi ve özgürlük istemleri, köşeye sıkıştırdıkça daha saldırgan bir konuma itiyor ve linç saldırganlığını kışkırtıyor.
Faşist baskı ve zulüm politikasıyla ayakta kalmaya çalışan faşist diktatörlük, bir yandan içte çözüm bekleyen toplumsal sorunlar ve patlama öğeleri gittikçe artan yığınların dipten gelen mücadele dalgası, öte yandan emperyalistlerce yerine getirmekle yükümlendirilmiş Orta-doğuda uşaklık görevleri artık faşist diktatörlüğü, bölücülük,ve yıkıcılık" korkuluğunu sallamaya daha fazla itiyor. Haliyle bu durum hem egemen sınıfları daha saldırgan kılıyor ve hem de iç çelişkilerini derinleştiriyor. Egemen sınıfların önemli bir bölümü MGK diktatörlüğünün ray değiştirerek ABD emperyalizm küresel dayatmalarına evet diyerek gerici reformlarla toplumsal muhalefetin düzen kanallarına akıtılarak boğulmasını ve Kürt sorununda bu merkezden sisteme bağlanmasını isterken, devletin esas yönetici gücü olan generaller, üst bürokrasi, CHP,DP, BBP-MHP gibi faşist, kontracı çete partiler ve kurumlar ise daha fazla faşist terör, baskı ve yıldırma yoluyla faşist diktatörlüğün ayakta tutulması dayatmasında bulunuyorlar.
  Ne ki MGK diktatörlüğünün bu politikaları gelinen durumda, emperyalistlerin ihtiyaçlarını da yanıtlamaktan uzaklaş  durumda. Onun için faşist MGK diktatörlüğü bir yandan sosyal patlama korkusu içinde rakip kliklerle ortak davranırken, öte yandan bölücülük ve yıkıcılık paranoyası kışkırtılarak faşist çetelerin sokakları zap etmesinin önü açılıyor ve toplum terörle korku psikolojisine sokulup, işçi ve emekçilerin aleyhine olan bütçe, asgari ücret, yasa meclisten geçirildi. Keza aylardır yaşamın hücreleştirilmesine karşı haklı ve meşru tepkilerini sokaklara çıkarak dile getiren emekçilerin tepkilerinden rahatsızlık duyan MGK diktatörlüğü ve AKP hükümeti, durumu kendi lehine çevirmek ve toplumsal muhalefeti ezip, dağıtmak amacıyla, resmi ve sivil faşist çeteleri sokağa saldı. Demokrasi,iş ve ekmek istemleri yükselten işçileri, kamu emekçilerini,Kürtleri, devrimcileri coplamakta, yerlerde sürüklemekten sindiremeyeceğini anlayan, gören diktatörlük, bu kez de sivil ve resmi faşistlerin önünü açarak yığınlara gözdağı vermek için sorgusuz infazları devreye soktu.
 aşist diktatörlüğü bu kadar saldırganlaşarak pervasızlaşmasında asıl neden, egemen sınıfların toplumsal ve ekonomik sorunların çözümünde çaresiz kalmaları ve kitle mücadelesinin kendi kendini parçalayarak sisteme tümüyle yönelmesi korkusudur. Faşist polisler; bir yandan kitlelere panzer, cop, kalkan ve silahla saldırıp vahşet saçarken, öte yandan "kana kan intikam" çığlıklarıyla halka yönelik açıktan gözdağı veren yeniçeri ayaklanmasına kalkışmaları, faşist diktatörlüğün ne kadar kitle hareketinin devrimci bir çizgide buluşmasında ne kadar paniğe kapıldığını gösteriyor. Bilindiği gibi; korkunun ecele faydası yoktur. Faşist diktatörlüğün toplumsal muhalefeti faşist terör, baskı, katliam ve yasaklarla denetim altına alma ve bu yolla ezerek egemenliğini sürdürme olanakları gittikçe daralıyor. Faşist diktatörlüğü önümüzdeki süreçte güvenlik güçlerinin daha fazla teşhir olmaması için toplumsal muhalefetin üzerine, elinin altında tutmuş olduğu sivil faşist-çeteleri daha fazla sürecektir. Onun için devrimci ve komünistler "içeride, dışarıda" fabrikada, semtte, okulda, köyde ve dahası yaşamın her alanında MGK diktatörlüğünün devrimci mücadelenin örgütlenerek ileri fırlamasını önlemek amaçlı daha fazla başvuracağı resmi ve sivil faşist teröre ve provokasyon örgütlenmesine karşı uyanıklığı elden bırakmadan, faşizmin anladığı dilden, yani devrimci militan savaşımı geliştirerek yanıt vermelidir. TC devletinin temel kurumlarından olan ordu ve polis teşkilatının nasıl faşist bir zihniyet içinde örgütlenerek egemen sınıfların çıkarlarını korumak, kollamak için işçi sınıfı, emekçi yığınlar ve devrimcilere karşı düşmanca yetiştirildiklerini her fırsata görüp yaşıyoruz. yaşadık. İşçileri , emekçileri ve Kürtleri copla, gazlı bombalarla, tazyikli suyla ve kurşunla sokak ortasında kurşunlayıp, sivil faşist çeteleri sokağa salarak linç saldırıları örgütleyen zihniyet aynıdır. Bu faşist baskı ve zulme karşı, örgütlenip, birleşerek faşist diktatörlüğü yıkıp, devrimin özgür Türkiye'sini yaratarak, halklarımızın özgür ve mutlu bir sistemde yaşamasının yolunu açabiliriz. Bunun içinde  dişimizle, tırnağımızla devrimci mücadeleyi geliştirip, yığınları örgütleyip, ayağa kaldırmak için çalışmalıyız.
(1281 okuma)  (Devamı... )

KİRLİ SAVAŞTA YENİ TAKTİK LİNÇ
Baş Yazı
ABD emperyalizminin Vietnam da ve diğer  ülkelerde devrimci ve ulusla kurtuluş hareketlerini bastırmak için uygulamaya sokmuş olduğu kirli savaşın bir biçimi olan devlet desteğinde sivil faşist çeteler  önderliğinde uygulamaya sokulan  uluslar ve halklar arsında düşmanlığın kışkırtılmasına dayanan linç taktiği bugünlerde Türkiye de egemen sınıflar tarafında Kürt özgürlük hareketine karşı uygulamaya sokuluyor. Egemen sınıflar burjuva düzen partileri ve askeri klik, PKK'ya ve genel olarak Kürt ulusuna karşı daha kapsamlı ve daha yoğun tasfiye harekatına girişmiş bulunuyorlar. Yalan ve demagoji üzerine kurulu olan linç taktiğiyle halkları bir birine düşürme ve ortak düşmana karşı birlikte hareket etmeyi önlemeyi amaçlıyor. TC devleti dışarıda hem bölge gerici devletleri ve Güney Kürdistan Özerk yönetimiyle ittifak içine girerek içerde de hem operasyonları yaygınlaştırarak ve hem de sivil faşist çeteleri sokağa salarak linç taktiğini uygulamaya sokarak  PKK  hareketini kuşatıp ezip dağıtmayı hedefliyor.  ABD’nin de desteğiyle kapsamlı olarak örgütlenen Kürt özgürlük hareketini kuşatıp tasfiye etme hareketi, “ Milli birlik projesi”  adı altında yürütülüyor.  Aslında TC devleti ve emir eri hükümetler bugüne kadar defalarca PKK hareketini ezip dağıtmak için  bir dizi gerici taktiği pratiğe sürdüler, ama bunların hiç birisi de Kürt direnişinin önünün almada ve PKK’yi etkisiz hale getirmede  başarılı olamadı. Kürdistan'ın insansızlaştırılması, binlerce köyün boşaltılması, milyonarlarca Kürt emekçisinin  zorla göçertilmesi, binleri bulan faili mechül cinayetler vb.  Kürt özgürlük direnişinin önünü kesmeye yetmedi. Son günlerde gelişmeler kirli savaşın yeni boyutlar kazanmakta olduğunu ve Kürtlere yönelik linç girişimlerinin artması ve faşist sivil çetelerin sokaklara salınmasıyla halklar arası düşmanlık derinleştirmeye ve Türk-Kürt çatışmasında kirli savaş ağaları  medet umulmaya çalışıyor.
Ne var ki, Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin yoksulluk, işsizlik ve sefaletin getirdiği  baskıladığı artan hoşnutsuzluğu ve bu durumun eylemlere dönüşmesi olasılığı egemen sınıflar ve MGK rejimi, Kürdistan'da sürdürdükleri karşı-devrimci savaşı batıya taşıyarak tırmandırarak bir sonuç alabileceğinden hesaplıyorlar. Bu durum egemen sınıfların saflarında Kürt sorununun çözüm yöntemine ilişkin görüş, ayrılıklarının daha da belirginleşmesine ve derinleşmesine katkıda bulunuyor. Kürdistan'da Kürt halkının tüm baskı ve saldırılara karşı ayakta olması ve direnişi ileriye taşıyarak sürdürmesi ve faşist diktatörlüğün son kozunu oynaması üzerine dile getirilmeye başlanan Kürdistan'da bir taraf da açılım yalanlarıyla Kürt hareketi bölünmeye, yedeklenmeye öte yandan faşist baskı ve saldırılarla Kürt direnişi sistem içinde boğulmaya ve sistemin istediği kırıntılarla boğma çalışılıyor.
  Kürt ulusuna ve ulusal kurtuluş, hareketine daha kapsamlı ve daha vahşi bir saldırı anlamına gelecek olan linç saldırıları her ne pahasına olursa olsun Kürt düşmanlığın da Türk emekçiler zehirlenerek yedeklenmeye ve halk düşmanı politikaların pratiğe sürülmesi için  manivela olarak kullanma amaçlanıyor. PKK’nin etkisizleştirilip edilmesi düşüncesi, askeri kliğin, AKP’nin, MHP  ve CHP'nin diğer düzen partilerince desteklenirken  başta ABD gelmek üzere Batılı emperyalistlerde PKK hareketinin ehlileştirilmesini ve sistem içinde boğulmasını dayatıyorlar.  AKP’nin, Genelkurmayla Milli birlik projesinde”  anlaşması tartışmaları yoğunlaştırıcı oldu.  Ne ki Kürt sorununda tartışmadan bile rahatsız olan genelkurmay ve burjuva düzene partileri “bölücülük”  paranoyasını öne sürerek Kürt sorununda resmi devlet politikasında geri durmayacaklarını ortaya koydular.  Tüm bu faşist Kürt düşmanı saldırı ve  “ vatan , millet,Sakarya”  edebiyatına rağmen  faşist diktatörlüğün Kürt direnişi karşısında çaresizliğini, Kürdistan'da gelişen halk savaşının elini kolunu kıskıvrak bağlama yönündeki gerici hesapları da dile getiriyor.
Aslında bu tartışma pekte yeni sayılmaz. Turgut Özal daha 1991'de G. Kürdistan'ı da kapsayacak ve Türkiye'nin hegemonyası altında bulunacak bir Türk-Kürt federasyonu önermişti. Ancak, Kürtlere belirli bir özerklik ve kültürel haklar vermek karşılığında ulusal kurtuluş savaşımının devrimci ve anti-emperyalist özünü ortadan kaldırma anlamına gelen bu emperyalist çözüm önerisi, siyasal esneklik ve uzak görüşlülükten yoksun Türk egemen sınıflarının geniş kesimlerince reddedilmişti ve halen
de reddediliyor.
ABD ve Batı Avrupa emperyalistleri, PKK'nin Kürtler içinde en büyük politik örgütlü güç  olduğuna, Türk faşizminin PKK'yi ezeceğine ya da kısa sürede etkisiz hale getireceğine  ilişkin yaygaralarını boşluğuna inandılar. Siyasetlerini, her zaman gerçek güç ilişkilerine göre ayarlayan emperyalist devletlerin bu durumda kadim uşaklarının sızlanmalarına zerrece aldırmadan Türk egemen sınıflarını kendi Ortadoğu politikalarına  bağlamışlardır. Emperyalistlerle faşist diktatörlük arasındaki anlaşmazlıklardan olan Güney Kürdistan’ı tanıma sorunu Güney Kürdistan yönetiminin TC devletinin hamiliğine sıcak bakması ve PKK’yi kuşatma ve etkisiz hale getirme planına destek vermesi buzları eritmiştir. ABD’nin denetimin yeni bir Ortadoğu dizayn etmede TC devletine önemli bir rol biçen  ABD emperyalizmi bölgede TC devletinin elini güçlendirmenin yolunun TC devletini rahatsız eden Kürt sorunun bir biçimde düzen içine çekilerek PKK’nin kırıntılarla etkisiz hale getirilmesini düşlüyor.  
 Başbakan Erdoğan’ın dış gezilerinin en önemli gündem maddelerinden birinin, belki de birincisinin gittikçe köşeye sıkışan faşist rejimin, emperyalist dünyadan daha fazla destek arayarak ve bölge gerici güçlerini ittifak içinde harekete geçirerek Kürt direnişinden kurtulmayı planlıyor. Bunun için ABD’ye uşaklıkta sınır tanımazca davranıyor.
 Komünist hareket ilkin; Batı'da işçi sınıfı hareketi ve emekçi halk hareketini devrimci enternasyonal çizgide yükselterek, hem Kürt özgürlük mücadelesinin faşist diktatörlüğü darbeleyerek yarattığı olanaklardan yaralanmalı ve hem de Kürt özgürlük mücadelesine destek sunmalı, halkların gönüllü federatif birliği için güven yaratmalı.
İkinci olarak Kürdistan da çalışmalarda ulusal özgürlük isteminin önde olduğu, diğer demokratik ve günlük sınıf istemlerinin bununla birleştirildiği bir politik perspektif izlenmelidir. Mücadele biçimleri açısından, gerilla mücadelesiyle serhildanın iç içe geçtiği ve ikinsin temel biçimi oluşturduğu perspektifi doğrultusunda çalışmasına yön vermelidir.
Üçüncüsü; ulusal özgürlük mücadelesinin zayıflatılmasının, devrimci içeriğinin  uzlaşmacı reformist çizgiye çekilerek boşaltılmasının engellenmesi için devrimci ve yurtsever güçlerle eylem birliği içinde olunmalı, elbette burada komünist hareketin bağımsızlığı ve özgürlük hakkıyla bu eylem birliğini birleştiren bir politika izlemelidir.
(1403 okuma)  (Devamı... )
Halkın Birliği
BELLEK
Sitemize Hit
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.07 Saniye