DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
DHB: Dünden Bugüne

Bu Konuda Ara:   
[ Ana Sayfaya Git | Yeni Bir Konu Seçin ]


KOMÜNİST HAREKETİ DOĞRU ANLAMAK
Dünden Bugüne
“Tarihi doğru okumak, geleceğe emin adımlar yürümenin zeminidir.”
Tarihsel süreçle bugüne iletilmeyen ilgiye değmeyendir. Tarihimize, varlığımızın kendiliğinden bilinciyle bakmamız yetmiyor. Tarihimizi kurmak gerekiyor. Bu, tarih bilincinin nedeni ve sonucudur.
 Türkiye'de politik Marksizm bir tarihe sahiptir. Dünü anlama ve bugüne taşıma geleceğe emin adımlarla yürümek bakımından bu tarihsel diyalektiğin kavranmasıdır. Elbette bu öncelikle doğru bir açısı kazanmakla bağlıdır. Aksi durumda yanlışlara düşmek ya mükemmeliyetçilik altında  inkarcılık yada hatalarda azade biçimindeki tutuculuk -dogmatizm sonuçta aynı noktada buluşan küçük burjuva yaklaşımlarda konaklamak kaçınılmaz olur.
Tüm sorunların ele alınışında olduğu gibi, parti ve ona bağlı bir dizi sorunun doğru kavranması, bu konudaki görevlerin doğru tarzda tespiti de öncelikle soruna doğru bir yaklaşıma, bakış açısına sahip olmakla gerçekleşebilir.
 Oportunizm ile Marksizm-Leninizm arasındaki her ayrılığın başlangıç noktası bakış açılarındaki ayrılık düğümlenir. Komünist hareketin doğuşu ve gelişimi konusundaki bakış açısındaki ayrılıklar ister ortaya çıksın çıkmasın bu böyledir. Çünkü ayrım bakış açısından itibaren başlar. Bakış açısı, olgulara dünya görüşü temelinde yaklaşımın ifadesidir. Mutlaka bir sınıfın damgasını taşır. Aynı olgulardan hareketle değişik sınıfların farklı sonuçlara varmalarında belirleyici olan, dünya görüşü ve üzerinde  yükselen bakış açılarındaki farklılıklardır. Sınıf çıkarlarıdır. Dolayısıyla, bu sorunda da proletaryanın çıkarlarına  uygun sonuçlara varabilmek için soruna nasıl yaklaşılması gerektiğini belirlemeliyiz.

O halde komünist hareketin doğuşu ve  gelişimi  sorununu nasıl ele almalıyız ? Bilindiği üzere Marksizm -Leninizm bir bilimdir. Bilginin dolayısıyla işçi sınıfının biliminin hem gelişip zenginleşmesi hem de kavrayışı diyalektik gelişim yasasına uygun bir seyir izler. Bilgi maddenin beyne yansımasıdır. Maddenin hareket biçimindeki sonsuz değişmeye bağlı olarak insan bilgisinin ve bilimin sınırsız gelişiminin, bilginin diyalektik gelişim seyrinin özünü oluşturduğu bilinen, yadsınmaz bir gerçektir.

Diyalektik gelişim yasası bize, sosyal-pratikten doğan bilginin, objektif bir bilim olan M-L"in teoriyle pratiğin birliği içinde basitten karmaşığa, alt düzeyden üst düzeye kesintisiz bir tarzda gelişeceğini tam bir netlikle açıklar. İşte bu yüzden M-L, bir doğma olamaz, bütün bilgilerin doruk noktası değildir, onları özet halinde veren ansiklopedik bir kaynak da değildir. Bilim sonsuza dek gelişeceğinden böyle olması düşünülemez.
M-L, toplumun ve tabiatın gelişme yasalarını ortaya koymuş, her alanda doğru bilgiye ulaşmanın yollarını açmıştır. Elbette bu kadarla kalmamış, pratik içinde hazinesini zenginleştirmiş, pratikte doğrulanan deneyleri teorileştirerek gelişmiştir. Bu da tamamen diyalektik gelişme seyrine uygundur. Zaten başka türlü olması mümkün değildir. İşte M-L'in somut şartların somut tahlili olması gerçeği buradan gelmektedir.
haliyle bakış açımız bu temeller üzerine oturmalıdır.
Olgular şartlarından soyutlanamazlar. Şartları içinde ele alındıklarında içinde barındırdıkları çelişkiler doğru tahlil edilebilirler. Şeyler, sürekli gelişme ve değişme, pratikten doğan bilgi sürekli derinleşme durumunda olduğundan belirli tarihi, sosyal ve iktisadi şartlar altında doğru olan başka şartlar altında yanlış olabilir. Bu cümleden olarak M-L’in bazı şartlarda doğru olan bir kesim teorik önermeleri farklı şartlarda geçerliliğini yitirmiştir.O halde bakış açımızın odağında, olguları incelerken yer ve zaman kavramından; içinde bulunduğu tarihi, sosyal koşullardan soyutlamamak yer almalıdır.
Söylediklerimizi konumuz açısından somutlaştıralım. Bilimin, buna bağlı olarak M-L 'in Kavranışı sürekli zenginleşip, derinleşeceğinden harekete belli bir durumda kavrayışın göreceli yetersizliğinin ürünü olan hataların, özellikle genç ve tecrübesiz hareketlerde daha fazla olacağı -genellikle bu böyledir- kolayca görülür. Bu hareketlerin kavrayışlarında yüzeysellikler, anti -Marksist ideolojilerin etkileri nispeten fazla olacaktır. Olguları şartlarından soyutlamamak, bu noktada gelişme düzeyin'i dikkate almakta somutlaşacaktır. Sadece bununla da yetinilmeyip uluslararası tarihi ve sosyal şartların yanında  özgül koşullar da titizlikle incelenmelidir  .
Hataların objektifliği; bu nedenle objektif olarak ele alınıp değerlendirilmesi ise, varılan noktada ulaşılan kavrayış düzeyinden hareketle hataları Marksizm’e yabancı ideolojilerin etkilerini objektif olarak ortaya koymayı belirler. Ancak, bunların bütün içinde değerlendirilmesi gerektiğinde koşullar kesinlikle göz önüne alınmalıdır. Bu yapılmadığında tek yanlılığa düşülür. Oportünist tespitler yapmaktan kaçınılmaz.
 Bakış açısı sorunu doğru kavranmadığında geçmişi ve bugünü değerlendirme de doğru tespit ulaşılamayacağını, görevlerin doğru tespit edilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştik. Diyalektik gelişim yasasının, bilimin dolayısıyla  M-L’in kavrayışı ile bağını kuramamak mükemmeliyetçiliğe ve onunla el ele giden inkarcılığa yol açar. İnkarcılık, varılan her ileri noktada, önemli atılımda geçmişin reddedilmesi olarak belirlenir. İdealizmden kaynaklanan bu ele alış yöntemi, diyalektik değil metafiziktir. Aslında diyalektiğin reddidir. Terk edilmediğinde kişi grupları, komünist örgüt ve partileri oportünizmin derinliklerine batırır. Türkiye de buna örnek MLKP, TKİP, TİKB vb. gibi akımlardır. İşin ilginç olanı ise bu akımların en azının geçmişi 20. yıl olmasına karşın hala sınıftan ayrı tellerden çalmaları ve hemen her yıl yapamadık, edemedik yönlü özeleştirilerin de bulunmaları  bu akımların nasıl bir çifte standartçı oportünizm içinde bulunduklarını gösteriyor.
Çünkü komünist hareketin gelişmesi, olumlu yanları üzerinde, bunları sürekli geliştirerek hatalarına karşı mücadeleyle olur. İnkarcılık olumlu yanların geliştirilip yanlışların atılmasını önler. Gelişmeyi, kendini aşmayı engeller.
Bakış açısındaki sakatlığın götüreceği başka bir hata da, tutuculuktur, dogmatizmdir. Bu eğilim, ciddi hataların varlığı ile M-L olmayı bağdaştıramaz. M-L'leri hatasız görmeye ve göstermeye çalışır. Dolayısıyla hatalara sıkı sıkıya sarılıp, onları barındırır. Türkiye de bu eğilimin kötü örnekleri MKP ve TKP-ML gibi akımlardır. Bu akımların geçmişi savunma adına nasıl bir dogmatizm çıkmazı içinde kıvrandıklarını ve  gelişememe krizi yaşadıklarında görmek mümkündür.
Aslında  her ne kadar bir birine karşı gibi görünen  bu eğilim de, mükemmeliyetçilikle aynı özden kaynaklanır ve onun teryüz edilmiş şeklidir. Aynı zararlı sonuçlara; kendini aşamamaya ve yozlaşmaya götürür. Bireycilik temelindeki keyfi yaklaşımlar da inkarcılık  ya da dogmatizm olarak biçimlenir.
 İşte İnşamız bu her iki eğilme karşı mücadele ederek  olguları kendi koşullarından ve gelişimi içinde ele alıp değerlendirerek  komünist hareketin oluşumu ve gelişimi  konularında M-L bakış açısının savunucusu  çizgisin de  yürümeye devam etmektedir.
Olguları şartları içinde değerlendirme konusundaki görüşlerimizi kısaca aktardıktan sonrası TKP/ML Hareketi’nin  doğuşu ve gelişim sürecine geçebiliriz.
Devrimci  1960'lı yıllar boyunca işleyen tarihine bakıldığında görülecektir: Atılan her yeni adım belki bir şeyleri alıp götürmüştür, ama kesin olan odur ki , bir öncekinin ilerisindedir. İlerleme doğrusal değil sıçramalıdır ve 'TKP-ML'' Hareketinin kuruluşu, Türkiye devrimci hareketinde temel bir çizginin, önceki çizgilerden kopmuş ve artık kendi özgüllüğünü kurmuş bu çizginin de ''ilk vuruşu'' anlamına geliyor.
 TKP-ML Hareketini, 1972 Nisan ayının son günlerinde, İbrahim Kaypakkaya önderliğinde bir grup genç devrimci tarafından kuruldu. Elbette ,devrimci örgütler ,genel bir kural olarak genç insanlar tarafından kurulur. Türkiye devrimci hareketini, TKP-ML Hareketine getiren yol neydi? 60'lı yıllarda devrimci hareket içinde, bugün de devamlarına tanık olduğumuz iki ayrı çizgi belirginleşmişti: Milli Demokratik Devrimciler ve Sosyalist Devrimciler .Türkiye'de devrimci geleneklerin döl yatağı MDD çizgisidir. Ulusal ve uluslararası devrimci dinamiklere açık olan MDD çizgisi çevresinde gelişen gençlik hareketinden, zamanla kurumlaşarak örgütsel biçimlere bürünen üç ayrı çizgi doğdu. TİİKP  bir yanı temsil ederken, belli bir gelişmenin sonuçlarını verebilecek THKP-C ve THKO kuruldu.
TİİKP ; baştan itibaren Sovyetler Birliği'ne karşı oldu ve dünya ölçeğindeki ayrışmada. ÇKP'nin başını çektiği tarafta yer aldı. TİİKP, MDD çizgisi içinde bir kopuş temsil etmektedir. MDD çizgisinden kopuş ( bu, devrimci bir kopuş olacaktı ) bu gruba nasip olmamıştır.
THKO ve THKP-C  bizzat Perinçek grubunun da sağcı çizgisine ve bir bütün olarak sol hareketin reformizmine bir tepki olarak kuruldular. THKO ve THKP-C, Türkiye'de sınıfsal zeminlerde mayalanan devrimci dinamiklerin dolaysız siyasal yansımalarıdır. Bu gerçekleşmiş devrimcilik, rahatlıkla bir sabit nokta olarak alınabilir. TİİKP , görece teorik ve sistemli bir bakış açısına sahip ve Marksizm-Leninizm’in temel terim ve tezleriyle konuşurken, THKO ve THKP-C'nin içinde olduğu devrimci pratik hattına gelemedi. Bu iki devrimci hareket ise çeşitli düzeylerde etkilenmelerine rağmen Marksizm-Leninizm’in sistematik düşünme evrimine girememişlerdir .
İşte, İbrahim Kaypakkaya ve onun 'TKP-ML Hareketi, özgül yollarında ilerleyen bu iki ayrı çizgiye bir üçüncü olarak, gelişmeyi aşamasına götüren kuvvet olarak, bir moment olarak müdahale ederek ortaya çıktı.
TİİKP Doğu Anadolu Bölge Sorumlusu İ.Kaypakkaya'nın önderlik ettiği bir grup komünist,  Nisan 1971'de öne sürdüğü bazı tezlerle muhalefetini belirtti. Nihayet, İ.Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ve ''DABK Kararı'' adını taşıyan Şubat 1972 tarihli metin, muhalefetin ayrılması anlamına geldi. Pratikte somutlanan temel gerekçe, TİİKP çizgisinin devrimci olmadığıydı.
İ. Kaypakkaya, sonraki aylarda geliştirdiği tezlerle sadece TİİKP'ten kopmakla kalmıyor , bir bütün olarak Türkiye devrimci  hareketinden kopuyordu. Kaypakkaya, ''eleştiri silahı''nı büyük bir beceriyle kullanıyordu ve sonuçta bütün enerjisini yönelttiği bir hedef vardı: Kemalizm. ” Şafak revizyonistleri ( TİİKP ) kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar, ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor .Özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, beyinlere öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizm’in komünistçe değerlendirilmesi artık imkansız hale gelmiştir. ( İbrahim Kaypakkaya. Bütün Yazılar )  
   Kemalizm’in, komünistçe değerlendirilmesi gerekmektedir, çünkü Marksist olmanın ilk ve temel adımı burjuva ideolojisiyle bütün bağları koparmaktan geçer ve Türkiye'de burjuva ideolojisinin tek belli- başlı biçimi Kemalizm’dir. Kemalizm politik varoluşlarının çeşitli iç düzeylerinde, sol hareketin ( devrimci hareket dahil ) bütün Üyelerini etkisi altına almıştı. Burjuva ideolojisinin özgül biçimi olan Kemalizm, sol hareket üzerinde etkiler bırakıyordu. THKP- C ve THKO Kemalizm’in ideolojik reddini gerçekleştirememekle birlikte, politik pratiklerinde onun dışına çıktıkları için ve o oranda devrimciydiler. Yani ideoloji bire bir olarak politikaya yansımamıştır . ''Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, Doğan Avcıoğlu, Ilhan Selçuk'tan tutun da, TIP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını ayapa fırlatacaktır.'' (s. l46.)
  İ. Kaypakkaya tespiti koyuyordu: Komünist olmanın ilk ve temel adımı Kemalizm’in reddedilmesiydi. Lenin'in yöntemiyle ''çubuğu tersine büküyor'' ve bunu başarıyordu Kaypakkaya. Bu bağlamda, Kemalizm’in tarihsel karakterinin ne olduğu değil, bugüne tarihsel etkisinin  ne olduğu önemliydi..O, solda etkili olan bir çok eğilimin nedeninin Kemalizm olduğunu belirtiyordu .
Kaypakkaya, Kürt sorununda ilk defa hakim ulus şovenizmini kırmış ve Marksist-Leninist konum almış bir enternasyonalist devrimcidir. O, TİİKP'in şahsında bütün Türkiye solunu, kendi kaderini tayin hakkını Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı olarak anlamadıkları için eleştiriyordu. Ayrılığın propagandasını öncelikle ezen ulus komünistleri yapmalıydı.
0, Türkiye'de kapitalizmin niteliği ve gelişme doğrultusunu doğru tespit etmiş ve kapitalizmin gerici tarzda da gelişebileceğini ve feodalizmin tasfiye ola bileceğini belirterek gelecekteki bilimsel çalışmalar ve politik öngörüler açısından zemin hazırlamıştır. 0, bu tespitte de ilk olma özelliğini taşımaktadır. Bu nokta ileride güçlü tarihsel sonuçlara yol açacaktır. Fakat Kaypakkaya'nın kapitalizmi kavrayışının Maocu değil Leninist olduğu kuşkusuzdur. Parti, devlet, mücadele ve devrim konularını da eklersek, TKP- ML Hareketinin '72'deki politik çizgisinin, diğer sol hareketlerin hayli ilerisinde ve kendi içinde bir iç tutarlılık bütün oluşturduğunu söylemek, gerçeğin kendisini çıplak olarak ifade etmekten başka bir şey olamaz.
Bu ayrımı koyduktan sonra, ''somut olarak görme''nin ilk elde mümkün olamayacağı bir problamatiğe gelebiliriz: Kaypakkaya'nın Marksizm’i ile Maoculuğun ilişkisinin anlamı. Marksizm, bir defada yapılıp bitmiş bir doğma değildir. Kendisini, teorik olarak tarihsel unsura bağlamış bir öğretidir. Ortaya çıkışından itibaren bütünlüğünün bir ucunu pratikle organik ilişkisi teşkil eder. Marksistler ancak çatışmalı ve eksikli bir Marksizm gerçekleştirebilirler.
Tertemiz bir teori ve bu teorinin ''safın'' bir uygulanışını arayanlar, sonuçta ''doğru teori''yi yanlış pratik ederler. Bu, aydınca bir arayıştır.  Başka bir dünya, başka bir ülke ve insanlar bulunamayacağına göre, Marksizm özgül tanımında somut özelliklere yer vermek durumundadır ve zaten tarihsel materyalizm bu konuyla uğraşır.
l960'lı yıllarda UIuslararası Komünist Harekette büyük bir çatışma yaşanmış ve ÇKP önderliğinde ve AEP'nin de başlıca tarafını oluşturduğu bir kesim, Modern Revizyonizmin karşı devrimci kampanyasına karşı durmuştur .
Bu bir devrimci mücadele hattıydı ve gerçek Marksist-Leninistler, küçük burjuva devrimcileri ya da devrimci ya da devrimci rüzgara kapılmış çeşitli burjuva demokrat akımlarla yan yanaydılar. UKH içinde Mao Zedung Düşüncesi'nin ideolojik hegemonyası söz konusuydu. İdeolojik düzeyde anti-Marksist olan MZD, politik düzeyde önemli bir devrimci rol yüklenmişti ve politik mücadelenin çok öne çıktığı o dönemin uluslararası konjonktüründe, ÇKP ile yan yana olmak ağır pratik sorunları yol açmıyordu. Yani ideolojik hegemonya politik hegemonya anlamına gelmiyordu. Dönemin belli başlı komünist partileri ve hareketleri, UKH şemsiyesi altında mücadele ediyorlardı. Bu durumun en pratik ifadesi, komünistlerdeki Maocu söylemdi. Uluslararası politik şartlar komünistleri U'K'H şemsiyesi dışına çıkmamak durumunda bırakıyordu. İşte buda Kaypakkaya yoldaşın  Maoculuktan etkilenmesini koşulluyordu.
(1363 okuma)  (Devamı... )

Ütopyalar Ve Gerçekler
Dünden Bugüne
Vahşileşen Kapitalizm insanları adeta dev bir kafese hapsetmiş durumda. Çıkışsızlık içinde çırpınan işçiler ve emekçiler, bir yandan ayakta kalma mücadelesi verirken, bir yandan da her türlü büyük ideal ve amaçtan uzaklaştırılarak, küçük mülkiyet heveslerinin ve dar beklentilerin peşine düşmeye mahkûm ediliyor. Ancak çoğunluk bunlara ulaşamadığı gibi, ulaşanlar da umduğu mutluluğu yakalayamıyor.
Bu kapitalist sistem, insanı insan olmaktan çıkarıp, sistemin çarkları arasında bencil/bireyci bir yaratığa dönüştürüyor. İnsanlara onursuzluğu, yalancılığı, rekabet güdüsüyle birbirinin gözünü oymayı dayatıyor. Bu durum elbette derin iç çelişkileri ve ruhsal yarılmaları da beraberinde getiriyor. Bunun doğrudan sonuçlarından biri de kapitalizmin çürümesine paralel olarak psikolojik rahatsızlıkların ivmelenerek artıyor olmasıdır. Bu hızlı artış Türkiye’de de yaşanmaktadır. OECD araştırmaları, Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında akıl sağlığı bakımından en sorunlu ülke olduğunu gösteriyor.
 Kuşkusuz bunda hızlı kapitalistleşmenin yarattığı büyük toplumsal altüst oluşun yanı sıra, son 26 yılda şiddetlenerek süren Kürdistanda ki kirli  savaşın da önemli bir rolü bulunmaktadır. Devletin her türlü manipülasyon yöntemine başvurarak üstünü örtmeye çalıştığı bu yıkıcı savaş, ezici bir çoğunluğu Kürt olmak üzere 40 bine yakın insanın canına mal olmuş, yüz binlerce Kürdü evlerinden yurtlarından ederek büyük şehirlere göçmek zorunda bırakmıştır. Türküyle Kürdüyle milyonlarca insan, 26 yıldır, savaşa gönderdiği evlatlarının sağ salim geri dönüp dönemeyeceği endişesiyle yaşamaktadır. Dolayısıyla bu kirli savaş bütün toplumu büyük bir travmaya sürüklemiş bulunmaktadır.  
Aynı araştırmalar Türkiye’de her dört kişiden birinin tedaviye ihtiyaç duyacak ölçüde psikolojik rahatsızlığı olduğunu tespit ediyor. Hastanelerin psikiyatri servislerinin dolup taşması gerçeği de bu tespiti doğruluyor.
Türkiye toplumuda psikolojik sorunların katlanarak arttığının bir diğer göstergesi de psikiyatrik ilaç tüketimindeki dikkat çekici artıştır. Türkiye Psikiyatri Derneğinin açıklamalarına göre, dünya genelinde en çok satan 10 ilaçtan 3’ü psikiyatrik ilaçlardır. Türkiye’de de durum farklı değildir. Sinir sistemi ilaçları Türkiye ilaç pazarında antibiyotik, kalp-damar sistemi ve romatizmal ilaçlardan sonra dördüncü sırada yer almaktadır. 2003 yılında yaklaşık 14 milyon kutu antidepresan tüketilirken, bu sayı 2007 yılında neredeyse iki kat artarak 26 milyonu geçmiştir. Antipsikotik ilaçlarda ise daha çarpıcı bir artış kaydedilmiş, 2007 yılında toplam 2 milyon 616 bin kutu antipsikotik tüketilirken, bu sayı 2008’de 4 milyon 12 bin kutuya yükselmiştir.
Ekonomik kriz dönemlerinde psikolojik rahatsızlıkların görülme oranında belirgin bir yükseliş yaşandığı da bilinen bir gerçektir. İşini kaybeden, her an işini kaybetme tehdidiyle burun buruna olan, iş yükü ve ekonomik sorunları katlanarak artan işçilerin içine sürüklendikleri durum, her türlü ruhsal bozukluğu körüklemektedir. Örgütlü güçle desteklenen bir uyanış sürecinden geçerek iç çelişkilerini olumlu yönde çözemeyen ve tek başına kalan milyonlarca insan bu kaçınılmaz sona sürüklenmektedir.
İşçi ve emekçi sınıfların boğuştuğu ekonomik zorlukların yanı sıra, kapitalist sistem yarattığı toplumsal ilişkilerle de mutsuzluğu her daim yeniden ve yeniden üretmektedir. Emekçilerin en basit ve en insani dileği, sevdikleriyle, gelecek kaygısı duymadan, dünyanın güzelliklerinden dilediğince yararlanarak, sağlıklı ve mutlu bir hayat sürmektir. Ancak kapitalizm, bir yandan üretici güçleri tarihte ilk kez buna olanak tanıyacak denli geliştirirken, diğer yandan bu basit dileği milyarlarca emekçi için ulaşılamaz bir hayal haline getirmiştir. İşçinin ürettiği tüm artı-değerin ve üretim araçlarının sermaye tarafından gasp edildiği bu sistemde, işçi ne kadar çok zenginlik üretirse o kadar yoksullaşmakta, ne kadar çok değer yaratırsa o ölçüde değersizleşmektedir.
Sermaye için işçi, ihtiyaçları en aza indirilmiş bir yük hayvanıdır. O kazandığıyla karnını doyurmalı, sermayenin ihtiyaç duyduğu kadar çocuk yapmalı, en ucuz eğlence araçlarıyla yetinmeli, bunun dışında dilediğince kendisine ayıracağı boş bir zamanı kalmaksızın ertesi gün işe gitmeli ve bu kısır döngüyü yaşamının sonuna dek biteviye devam ettirmelidir. İşçinin yaşamını idame ettirmesini ve yeniden üretim yapabilmesini sağlayacak temel ihtiyaçları dışındaki tüm sosyal ihtiyaçları (sağlıklı konutlarda yaşamak, iyi bir eğitim görmek, güzel şeyler yemek, sinemaya, tiyatroya, konsere gitmek, tatil yapmak, hele hele siyaset yapmak) sermayeye lüks olarak görünür.
Ürettiği ürünün sahibi olmayan ve üretim üzerinde hiçbir karar hakkı bulunmayan işçi, ürettiği nesneye yabancılaşırken, aynı zamanda doğaya ve topluma da yabancılaşmaktadır. Yaşayabilmek için işgücünü sermayeye satmak ve onun için üretmek zorunda olan işçi için çalışma, mutluluk değil mutsuzluk kaynağıdır. Marx’ın da ifade ettiği gibi, bu zorunlu çalışma onun tüm enerjisini, bedenini, zihnini tüketir. Bu yüzden, ancak çalışma dışında kendine gelebilen işçi, vebadan kaçarcasına kaçar işten. Ve onun çalışması kendisi için bir işkenceyken, sermaye için bir zevk, hayatın tadıdır.
Öte yandan kapitalizm yalnızca işçi sınıfı için değil genelde emekçi kesimler için de mutsuzluk kaynağıdır. “Kendi işinin patronu olmak” ve “zengin olmak” hayaliyle yanıp tutuşan, bu uğurda hayatını tüketen ve iflastan iflasa sürüklendiği halde bir türlü akıllanmayan küçük-burjuva emekçilerin (esnaf, atölyeci vb.) durumu tam da budur ve toplumda bunun sayısız örneği mevcuttur. Sınıf bilincine sahip olmayan ve burjuva ideolojisinin salvolarıyla serseme dönen işçi ailelerinin, çocuklarına her fırsatta “kendine ait bir iş sahibi olmayı” bir kurtuluş yolu olarak sunmalarıysa, bu topraklarda söz konusu anlayışın sürekli yeniden üremesini sağlamaktadır. İşçi ve emekçi aileler, çocuklarına, mutlu ve özgür bir hayat adına, köleliği, insanlıktan çıkmayı ve ömür boyu mutsuzluk içinde debelenmeyi önerdiklerinin, onları böylesi bir sefil hayata teşvik ettiklerinin elbette farkında değildirler. Çünkü kapitalizm onları amansız bir ideolojik bombardımana tâbi tutarak alıklaştırmaktadır.
Mutluluğu kapitalizmin dar ufkunda arayan emekçileri son derece sıkıcı, bunaltıcı ve mutsuzluk veren bir yaşamın beklediği ortadadır. Kapitalizmin onlara özgürlük olarak sunduğu şey mutlak bir esarettir.
Paranın, burjuva ve küçük-burjuva değer yargılarının, her türlü gericiliğin, iş yaşamının, medyanın, eğitim sisteminin vb. tutsak aldığı, yoğurduğu ve posasını çıkarıp bir kenara attığı emekçiler, mücadeleden uzak durdukça, kendi kurtuluşlarının değil, sermayenin ve onun sömürü sisteminin varlığını sürdürmesinin teminatı olmaktadırlar. Ve onlar çocuklarına “başkasını bırak sen kendini kurtar” öğüdü verip, onları boş avuntularla oyalayarak mücadeleden uzak tuttukları içindir ki, bu sömürü sistemi yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. Ana-babalar genç kuşaklara, “biz o kadar çalıştığımız halde kendimizi kurtaramadık, sizin için de iyi bir hayatın koşullarını yaratamadık, siz boşuna didinmeyin, çabanızı sizin gibi olanlarla birleştirip bu sömürü sistemini yeryüzünden silmeye harcayın” gibi son derece gerçekçi öğütler verseler, hiç bu sistem varlığını bu kadar rahat sürdürebilir mi? Kendini kurtarmak üzere gösterilen çabanın küçücük bir kısmı toplumsal kurtuluş için gösterilse, acaba bu sistem yaratılacak örgütlü güç karşısında ayakta kalabilir mi? Kuşkusuz hayır.
(1228 okuma)  (Devamı... )

ORDU POLİTİK İKTİDAR İPİNİ ELİNDE TUTMAYI ‘82 FAŞİST DARBE ANAYASASINDA ALIYOR
Dünden Bugüne
Bir çok kesim ordunun rejimi vesayet altında tutmasını Anayasa da azade olarak ele alarak EMASYA yada MGSB’nin değişmesiyle demokrasinin önündeki takozların kalkacağı ve Ordunun rejim üzerindeki tayin edici etkisinin geriye çekileceğini düşlüyorl. Bunun için AKP’nin yanında saf tutan liberal aydın taifesi, AKP’den  Orduya karşı tutum alarak demokratikleşme bekliyor.
 Ordunun rejimi yönetip yönlendirmeisnde tayin edici etkide bulunmasının temeli 82 faşist darbe  Anayasasın da ve yıllardan bu yana sürüp genlen geleneklerde aramak gerekiyor. 82 faşist darbe anaysasının ilk dört maddesinde dokundurmam adiyen bir AKP’nin ordunun vesayetine karşı çıktığını söylemek kadar gerçek dışı bir şey olamaz. AKP’nin ordunun vesayetine karşı çıkmasının esasını kendine devlet içind engel olunmasıyla bağldıır. Yoksa AKP’nin orduyla her hangi bir sorunu olmadığı gibi Başbakan Erdoğan,  generallerle çok iyi bir uyum içinde  çalıştıklarını açıklayarak, demokratikleşmede ne anlaıdğını ortaya koymuş oluyordu.
Nitekim tartışmaların seyrinin, askeri vesayet/sivil vesayet şeklinde- sanki siviller politik yöentimde egemen olunca demokrasi ve özgürlük gelecekmiş gibi bir yanılsama pompalanıyor- sürmesi vesayetin görünmeyen yüzünün toplumdan saklanmasına neden olmaktadır. Asıl üzerinde durulması gereken nokta, oduyu politik yönetim merkezine oturtmayı haklı kılan kutsal/baba devlet ideolojisinin anayasal dayanağıdır. Bu anayasal dayanak ve onun bekçisi olan Anayasa Mahkemesi'nin yapısı bu şekilde devam ettikçe yapılacak düzenlemelerin bir hiçbir anlamıda olmayacaktır.
  Bir çok düzenlemeler ve yasalar Anayasa mahkemesinde geri dönüyor. Örneğin, Türban düzenlemesindeki Anayasa değişikliği ve askerin bazı suçlar bakımından adli yargıda yargılamasının yolunu açan kanun değişikliğinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması Ordunun politik yönlendirmede anayasal temelinin çok canlı olduğunu göstermektedir.
   Diyelim ki, Kürt açılımı kapsamında bazı yasal düzenlemeler yapıldı. Bu düzenlemeler karşısında Anayasa Mahkemesi'nin mevcut devletin resmi ideolojisi olan inkar ve imha politikasını hemen harekete geçireceğini tahmin etmek zor olmayacaktır. Bu konuda yapılacak Anayasa değişikliğinin dahi Anayasa'nın değiştirilemez hükümleriyle bağlantı kurularak engellenebileceğini de öngörmek gerekiyor.
Anayasa'nın 4. maddesine göre 1, 2 ve 3. maddeleri değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Anayasa Mahkemesi son olarak türbanla ilgili olarak Anayasa'nın 10 ve 42. maddesinde yapılan değişikliklerin Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen laiklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle bu konuda, TBMM'nin Anayasa'yı değiştiremeyeceğini hüküm altına almış bulunmaktadır. 411 milletvekili ile kabul edilen bu değişiklik ne yazık ki uygulama imkanı bulamamıştır.
Anayasa'nın değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen 2. maddesinin 'başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan' şeklindeki ibaresi, Kürt açılımı konusunda yapılacak düzenlemelerin ne kadar zor olacağını göstermektedir.
'Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığı ve Yüce Türk devletinin bölünmez bütünlüğü', 'Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu', 'üstünlüğün Anayasa ve kanunlarda bulunduğu', 'Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında koruma göremeyeceği' gibi ilkelerdir.
Anayasa'nın bu hükmü Anayasa'nın 1, 2 ve 3. maddelerinde yer alan değiştirilemez kurallar ayarındadır. Haliyle bunlar temel ilke olarak kabul edildiğine göre 'değiştirilemez' maddelerin kapsamına girmiş oluyorlar. Böylece adı Kürt açılımı ya da demokratik açılım olsun; yapılacak düzenlemelerin Anayasa'nın bu ilkelerine
Aksi durumda en basit düzenlemede Anayasa Mahkemesi iptal silahını kullanmaktan geri kalmayacaktır.
Anayasa'nın değiştirilemez hükümleri, sadece Yasama'nın değil herkesin önünde engel olarak durmaktadır. Örneğin, Bilim ve Sanat Hürriyeti başlıklı Anayasa 27/2. maddesinde 'Yayma hakkı, Anayasa'nın 1'inci, 2'inci ve 3'üncü maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz' şeklindeki düzenleme, başta basın olmak üzere sanat ve akademik düzeyde çalışma yapanların önünde çok önemli bir engel durumundadır. Bu engel bırakalım anadilde eğitimi, üniversitede Kürtçe bölüm açılması karşısında dahi engel olarak kullanılabilir.
Yukarıda yazılı düzenlemelerin yanında askeri gücün, halen Anayasa'da olduğu gibi durması da her an Balyoz Harekatlarıyla karşı karşıya olunduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Milli Güvenlik Kurulu Başkanı'nın sivil olması hiç bir şeyi değiştirmiyor, Çünkü,  Milli Güvenlik Kurulu'nda askeri kesimin yoğunluğu, idari olarak da bu kurumun daha çok askeri bir nitelikte olması nedeniyle, her zaman milli güvenlik adı altında planlamalar yapacağı da Anayasa gereğidir.
(1277 okuma)  (Devamı... )

ULUSLARIN EŞİTLİĞİ VE ULUSAL AZINLIĞIN HAKLARI
Dünden Bugüne
Ulusal sorunun tartışmasında Rusya oportünistlerinin en çok başvurdukları yöntem, Avusturya örneğini ileri sürmektir. Severnaya Pravda'daki yazımda (Prosveşçenye, n°10, s. 96-98) -ki oportünistler bu yazıya karşı savaş açmışlardı (Bay Semkovski, Novaya Raboçaya Gazeta'da, [27] Bay Liebmann da Zeit'ta)- ulusal sorunun biricik çözümünün, bu sorun kapitalist dünyada çözümlenebildiği kadar, tutarlı demokratizm olduğunu belirttim. Ve bu görüşümü tanıtlamak için İsviçre örneğini verdim.
Bu örnek, yukarda adı geçen iki oportünistin hoşuna gitmemiş; bunlar, görüşümü çürütmeye ya da kapsamını daraltmaya çalışıyorlar. Kautsky'ye göre, İsviçre, eşi-benzeri bulunmayan bir örneği temsil edermiş: güya İsviçre'de tamamen kendine özgü bir merkeziyetsizlik, kendine özgü bir tarih, özel coğrafi koşullar ve nüfusun son derece özgün bir dağılması vb., vb. varmış.
Bunlar; tartışmanın temel konusundan kaçma çabalarından başka bir şey değildir. Kuşkusuz türdeş (homogène) [sayfa 39] bir ulusal devlet olmama anlamında İsviçre'nin kendine özgü bir durumu vardır. Ama aynı kendine özgü durum (ya da Kautsky'nin eklediği gibi aynı gerilik durumu) Avusturya'da da, Rusya'da da vardır. Kuşkusuz, İsviçre'de, bu ülkenin tarihinin ve geleneklerinin özel, özgün koşulları, komşu Avrupa ülkelerinin çoğundakinden daha çok demokratizmi sağlamışlardır.
Ama bir örnekten bazı şeyler alma sözkonusu olduğuna göre, bütün bunların burada yeri yoktur. Bugünkü koşullarda şu ya da bu kurumun tutarlı bir demokratizmin ilkelerine uygun olarak gerçekleştirildiği ülkelerin hepsi, bir bakıma, eşi-benzeri bulunmayan ülkelerdir. Bu, bizim, programımızda bütün kurumlarda tutarlı bir demokratizmin uygulanmasını istememize engel olur mu?
İsviçre'nin özelliğini meydana getiren şey, tarihidir, coğrafi koşullardır ve başka şeylerdir. Rusya'nın özelliğini meydana getiren şey, burjuva devrimler döneminden bugüne kadar eşi görülmemiş güçte bir proletaryadır ve nesnel olarak (türlü belalar ve yıkımlara sürüklenme önlenecekse) görülmedik hızda ve kararlılıkta bir ilerlemenin gerekliliğidir.
Proletaryanın görüş açısından hareket ederek bir ulusal program hazırlıyoruz. En iyi örnekler yerine en kötü örneklerin alındığı nerede görülmüştür?
Her ne olursa olsun, kapitalist düzende ulusal barışın (gerçekleşebildiği kadar) yalnızca demokratizmin tutarlı bir tarzda uygulandığı ülkelerde gerçekleştirildiği tartışma götürmez bir gerçek değil midir?
Böyle bir şey, tartışma götürmeyeceğine göre, İsviçre yerine Avusturya örneğini inatla ileri süren oportünistler, tıpkı Avrupa'nın en iyi anayasalarından esinleneceklerine, en kötülerini kopya eden kadetler gibi davranmaktadırlar.
İsviçre'de üç devlet dili vardır, ama referandumlar sırasında yasa tasarıları beş dilde basılır, yani üç devlet [sayfa 40] dilinde ve "Latin kökenli" iki lehçede, 1900 sayımına göre bu iki lehçeyi konuşanlar 3.315.443 nüfus üzerinden 38.651 kişidir, yani %1'den biraz fazla. Ordudaki subaylar ve assubaylar "erlere kendi anadillerinde hitap etmekte tam serbesttiler". Grisons ve Valais kantonlarında (ki bunların her birinin nüfusu 100.000'in üstündedir), sözkonusu iki lehçe, tam bir eşitlikten yararlanmaktadır.[4*]
Şu soru karşımıza çıkıyor: ileri bir ülkenin bu canlı deneyimini yaymalı ve savunmalı mıyız,yoksa Avusturyalıların dünyanın hiç bir yerinde denenmemiş olan (ve Avusturyalıların kendilerinin de henüz kabul etmedikleri) "bölgeler-dışı özerklik" türünden icatlarını kabul mü etmeliyiz?
Böyle bir icadı öğütlemek, okulun milliyetlere göre bölünmesini savunmak demektir, yani açıkça zararlı bir propagandaya katılmak demektir. Oysa İsviçre deneyimi, bir devletin bütünü içinde (başkalarına göre) tutarlı bir demokratizm düzeni altında, (gene başkalarına göre) en büyük ulusal barışı sağlamanın pratikte olanaklı olduğunu -ve bu gerçekleşmiş bir şeydir- bize göstermektedir.
"Sorunu incelemiş olanlar, İsviçre'de ulusal sorunun Doğu Avrupa'daki anlamıyla var olmadığını söylemektedirler. Ulusal sorun terimi bile burada bilinmemektedir..." "İsviçre, ulusal-topluluklar arası savaşımı, artık çok geride kalmış bir dönemde aşmıştır, 1797-1803'te."[5*]
Bu demektir ki, zamanının feodalizmden kapitalizme geçiş ile ilgili sorunlarını en demokratik tarzda çözüme bağlamış olan büyük Fransız devrimi dönemi, ulusal sorunu da, geçerken "çözüme" bağlayabilmiştir.
Şimdi de kalksın Semkovskiler, Liebmann'lar ve öteki oportünistler bu çözümün "ancak ve ancak İsviçre'ye özgü" olduğunu ve Rusya'nın herhangi bir bölgesine, hatta şimdiden 209.000 nüfus içinde, kendi-ülkelerinde dil bakımından [sayfa 41] tam bir hak eşitliğinden yararlanmak isteyen 40.000 yurttaşın konuştuğu iki lehçenin bulunduğu Rusya'nın bir bölgesinin bir bölümüne uygulanamayacağını öne sürmeyi denesinler!
Ulusların ve dillerin tam eşitliği propagandası, her ulusta demokratik ilkelerin tutarlı olarak uygulanmasından yana olan öğeleri (yani yalnızca proleterleri) , onları ulusal topluluklarına göre değil, devletin genel yapısında derin ve ciddi olumlu değişiklikleri gerçekleştirme özlemlerinden ötürü birleştirerek toplu hale getirir. Buna karşı, "ulusal kültür özerkliği" propagandası, bazı grupların ve kişilerin dileklerine karşın, ulusları böler ve gerçekte bir ulusun işçilerini kendi burjuvazisine yaklaştırır (ünlü "ulusal kültür 'özerkliği"nin bütün Yahudi burjuva partileri tarafından benimsenmesi).
(1226 okuma)  (Devamı... )

KANAYAN BİR YARA MARAŞ KATLIAMIN 31. YILINDA UNUTMAYALIM
Dünden Bugüne
Aylardan Aralık ise, Türkiye siyasal tarihinde akla gelen ilk olay; hiç şüphesiz, olanca vahşetiyle belleklerde çakılıp kalan MARAŞ KATLİMI olur. Bundan tam 31 yıl önce, 24 Aralık, 1978 günü ülkenin dört bir yanına bir katliam haberi yaylıyordu. Evet, faşizm yine kan dökmüştü. Hem de kadın, erkek, genç ihtiyar ve çocuk demeden... Sadece insanlar katledilmekle kalınmamış, evleri de yakılıp, yıkılıp talan edilmişti. Bu, Türkiye siyasi tarihinde resmi ve sivil faşist güçlerin organize olarak gerçekleştirdiği en büyük katliam olma özelliğini de taşıyor.
Bu katliam, Türkiye'de egemen sınıfların tezgahladığı, gerçekleştirdiği ne ilk, ne de son katliamıydı. Bunların en büyükleri Kürdistan'da gerçekleştirildi. Dersim, Zilan, Koçgiri, Ağrı bunlardan bazılarıdır. Yani onlar, Kürt kanı akıtmaya alışkın oldukları gibi, katliamlar tezgahlamak ve gerçekteştirme de de ustalar. Onlar, halklar arasındaki ulusal ve dinsel farklılıklardan yararlanmayı, çelişkileri derinleştirmeyi, birbirine karşı kışkırtmayı ve bir birlerine kırdırtmayı da ustaca becerirler. Tarih, bunun örnekleriyle doludur. Egemen sınıflar ve faşizm, halklar arasındaki ulusal, dinsel vb. çelişkilerin yoğun olarak yaşandığı yer ve bölgelere özel bir önem verir.
Buralarda, bu duruma uygun düsen örgütlenmeler oluşturur, var olan çelişkileri şiddetlendirir. Zira, halkların kardeşliği ve çıkar (ortaklığı temelinde birliktelikler oluşturması egemen sınıflar ve faşizm için en büyük tehlikeyi oluşturur. Bundan ötürüdür ki, onlar, bu tehlikeyi etkisiz kurmak için her yolu dener ve her oyuna başvururlar. Yakın tarihte gerçekleştirilen ya da gerçekleştirilmek istenen katliamlar bunu gösteriyor, bunu doğruluyor.Faşizmin, Maraş'ı katliam yeri olarak seçmesi buna uygun düşüyor. Neden başka bir yer değil de MARAŞ ?
Öncelikle, neden MARAŞ ya da neden 1978 Aralık'ı? önce bunu irdeleyelim. 12 Mart yenilgisinden sonra, 74’lerden başlayarak Türkiye devrimci ve komünist hareketi yeniden toparlanma sürecine girmişti ve buna koşut olarak devrimci mücadele de giderek yükselen bir ivme kazanıyordu. Sonraki yıllarda ise, daha büyük bir hızla yükseliyor ve geniş emekçi yığınları her gecen gun daha fazla içine çekiyordu. 77-78 yıllarına gelindiğinde ivmenin daha da yükseldiği ve emekçi yığınlarla faşist diktatörlük arasındaki mücadelenin giderek sertleştiği bir siyasal ortama girdiği görülür.
Genel bir kural ola devrim birleşik, güçlü bir karşı devrimi beraberinde getirir. Her siyasal mücadele iktidar mücadelesidir. Bu sınıf mücadelesinin temelini oluşturur. Buradan hareketle, sömürülen ve ezilen yığınlar iktidar olmak, sömüren ve ezilen yığınlar ise  iktidarlarını korumak    için    kıyasıya bir  mücadeleye girişirler. Ve her iki tarafta konumlarına yani sınıfsal çıkarlarına denk düşen yapılanmalar oluştururlar. Egemen sınıfların elinde yığınlar üzerinde  bir baskı unsuru olan devlet aracılığı ve polis gibi resmi silahlı örgütler oluştururken,   bunun yanı sara yasadışı sivil ve askeri örgütlerde yaratırlar. Bunları istihbarat aracılığıyla yönetir  ve çeşitli  karanlık işlerde kullanırlar. Egemen sınıflar güçlü bir ordu örgütüne sahipken, başka silahlı  güçlere niye gereksinim duyuyorlar. Bunları, şu belli başlı işlerde kullanmak için öne çıkan ilerici aydın, devrimci ve komünist kişileri imha (12 Eylül'den önce, onlarca devrimci, demokrat, ilerici bilim adamı, komünist katledildi ) etmek; kitle katliamları gerçekleştirmek; provokasyonlar yaratmak, vb. vb. işler dayanılarak yapılır. İşte Maraş  katliamında da esas olarak bu güç kullanıldı.
1978'e gelindiğinde sınıf mücadelesinin giderek yükselen düzeyi egemen sınıfları başka yöntemler almaya zorluyordu. Zira, yürürlükteki yasalar vs. bu durumun önüne geçmede yetersiz kalıyordu ve siyasal ortam iyice kızışıyordu. Orduyu fiilen devreye sokacak bir ortam gerekiyordu, bunun ortamı yaratılmalıydı. Daha önceki kimi girişimleri başarısız kalmıştı bu kez daha iyi bir yer ve zaman seçilmeli ve daha asgari organizeli bir faaliyet yürütülmeliydi.
 Bu ortamda ancak egemen sınıfların sivil faşist örgütlenmesi olan MHP yaratabilirdi. MHP, hem ülke içindeki diğer faşist güçler ve hem de ABD emperyalizmiyle eşgüdümlü bir şekilde katliamını planlanmasına bağladılar. Amaç açıktır. Ya, 1978'de işbaşında bulunan CHP hükümetini yıpratarak bir iktidar boşluğu yaratmak ve bu ortamdan yararlanarak ordu destekli faşist bir MHP iktidarı kurmak, ya da orduyu doğrudan devreye sokarak emekçi yığınlar üzerinde faşist baskı ve terör estirmekti. Herşeyden önce, MHP, yoğun bir iktidar hazırlığı içindeydi. Silahlı faşist militanları aracılığıyla ilerici kişi ve kuruluşlara karşı faşist terör uygulayarak bu güçleri sindirmeye çalışırken, diğer yandan da bu yolla kendi taraftar kitlesine moral kazandırmaya çalışıyordu. Ama, O, aynı zamanda saldırıları için devrimcilerin hazırlıksız olduğu alanlar seçerek, devrimcilerin emekçi yığınlar üzerindeki hakli prestijlerini sarsmaya çalışıyordu. Tam da burada neden MARAŞ ? sorusu açıklık kazanıyor... Maraş'ın sosyoekonomik yapısal özellikleri üzerinde kısaca da olsa durmak gerekiyor.Maraş, ekonomik olarak fazlaca gelişmiş bir bölge değil. Bir kaç dokuma (tekstil) fabrikası; Madeni eşya, tuğla, kereste ve kırmızı biber atölyesinin dışında da çoğunlukla hayvan ve tarımcılık başlıca uğraş alanlarıdır. Halkın büyük çoğunluğu yoksul olup, geçim sıkıntısı çeker. Yetişkin nüfusun (erkek) önemli bir kesimi başka şehirlerde ve yurtdışına işçi yaparak yaşamlarını sürdürürler.
Kadıoğulları, Emiroğulları, Arslanlar ve Uncular gibi etkin aileler, bölgede önemli bir ekonomik ve siyasal güç oluşturuyor ya da ellerinde tutuyorlar... Bölgede Kürt-ve Türk ulusundan başka, değişik etnik gruplar da vardır. Mezhep farklılığı ise, (alevi-sünni) önemli bir yanını oluşturur. Bunlardan alevi halk genellikle ilerici, devrimci ya da demokrat bir yapıya sahipken, sünni halk ise, siyasi bakımdan gerici ve faşist düşüncelerin etkisindedir. AP, MHP ve MSP gibi gerici-faşist partilerin kitlesel tabanı çoğunlukla sünni halktan oluşuyordu. Bu partilerden MHP, kısa zamanda önemli bir kitlesel büyüme gösterdi. MHP, 1968 seçimlerinde 1500-oy alırken, 1977 seçimlerinde oy sayısını 33.470'e çıkarmıştı. Bölgede bu denli önemli bir kitlesel desteği sağlayan faşist güçler, ETKO (Esir Türkleri Kurtarma Ordusu), TİT (Türk İntikam Tugayı ) gibi faşist vurucu askeri timler oluştururlar. Bir yandan bunlar olurken, diğer yandan derinleşen toplumsal ve sınıfsal çelişkilere koşut olarak yükselen sınıf mücadelesi Kürt Türk ulusuna, alevi sünni mezhebine mensup emekçi yığınlar arasında giderek bir kaynaşma ve birlikte hareket etmenin nesnel ortamını da olusturuyordu. Ama bu, sözünü ettiğimiz ulusal ve mezhepsel çelişkileri ortadan kaldırabilecek düzeyde bir kaynaşma değildi henüz, Bu çelişkiler kullanılmaya uygundu. İşte egemen sınıflar, ülkede yükselen devrim, sosyalizm ve Kürt halkının ulusal özgürlük mücadelesinin önüne geçebilmek, bunu kan ve zulümle bastırmanın ortamını yaratmak için Maraş'in özgül durumundan hareketle Maraş'ı katliam yeri olarak seçtiler.
Dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in   hazırlatmış   olduğu raporlarda :" Olaylardan önce, Ankara ili Bahçelievler,Karşıyaka ve Keçiören semtlerinde oturdukları bilinen  Hüseyin Yıldız,  Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses isimli şahısların Kahramanmaraş iline gittikleri öğrenilmiştir. Yine İskenderun Demir Çelik işletmesinde fabrika stok kontrol müdür muavini olan Hayri Kuşçu    Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay Tekeli..isimli şahısların olaylardan önce ve olaylar sırasında Maraş’a gittikleri öğrenilmiştir,"    
Raporda sayılan pek çok isimden bir kaşı: Ünal Ağaoğlu ile Haluk Kırcı daha sonra Ankara Bahçelievler'de yedi TİP'linin evlerini basarak öldürdükleri için hüküm giydikleri, Ahmet Ercüment Gedikli ise Kemal Türkler'in katil zanlısı olarak aranan ülkücü militanlardı. Çelik-İş Sendikası'nın ise o zaman MHP yanlısı bir sendika olduğu bilinen bir gerçekti.
"Adıyaman ilinde  gelerek, Çelik Palas Oteli'nde, 19-20 Aralık 1979 günlerinde yatan kendilerine milli piyangocu tanıtan 26 değişik isimli şahsın, Milli Piyango İdaresi'nden alınan, 26 Ocak 1979 gün ve 013/653 sayılı yazıları vetkili bulunan bölgelerden, ne sabit  ne de seyyar bayi olmadıkları anlaşılmıştır. Yine ekte bulunan OÏ3 sayılı yazıdan, yalnız 9 ve 31 Aralık günlerde çekiliş yapıldığı  Kahramanmaraş içinde de yeteri kadar milli piyango bayii vardır. Ve 19-22 Aralık günlerinde çekiliş olamayacağına göre, sahte meslek göstererek kalan bazı kişilerin, olaylardan haberdar olarak gelmiş militanlar oldukları kanısı uyanmaktadır,
Milli piyangocuların Kahramanmaraş’ta oldukları günlerde, bazı ev ve işyerlerini üç hilal ve çarpı koyarak işaretledikleri, şehir halkı tarafından da gözlemlendi.
19 Aralık l978 tarihinde " Güneş Ne Zaman Doğacak " filmi gösterilirken, Çiçek Sineması'nda meydana gelen patlama önceden planlanmış olup, katliamın başlaması yolunda önemli bir adım oluşturuyordu. Olay sonrası hazırlanan raporda: "18.12.1978 günü ÜGD Maraş Şubesi ikinci başkanı Mustafa Kanlıdere, Ökkeş Kenger- ve üçüncü başkan Mustafa Tecirli'ye halkı kışkırtmak, tahrik etmek ve isyanını sağlamak için, solcuların attığı süsü verilmek kaydıyla, tahrip gücü az bir dinamit atılmasını emretmiştir.. Atılacak dinamitin saat 13.00'de şekerli Camisinden alınmasını ister. Sonra birinci başkan Mehmet Leblebici ile görüşür ve bir köye gelir. Aynı gün birinci başkan Leblebici'de Ankara'ya hareket eder."
(1309 okuma)  (Devamı... )
Halkın Birliği
BELLEK
Sitemize Hit
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.09 Saniye