DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
DHB: Analiz Polemik

Bu Konuda Ara:   
[ Ana Sayfaya Git | Yeni Bir Konu Seçin ]


Anayasa tartışmaları ve devrimci tutum
Analiz Polemik
Ülkemiz yakın politik tarihi dönemi boyunca hiç değişmeyen tartışma konularından biriside anayasa sorunu olagelmiştir. Elbette bu yalnızca tartışma konusu olarak değil ama, sınıfların eyleminin gündemindeki bir sorun olması bakımından, politik koşullara göre öz ve biçim değişse de, daima politik gündemde özel bir yer tutmuştur. Örneğin 1960-70 arası dönemde ilerici aydınların, gençliğin ve işçi sınıfının mücadelesinde 61 anayasasının uygulanması talepli eylemler, baskılar önemli bir yer tutmuştur. Ama aynı zamanda, bu 61 anayasasının karşısında egemen sınıfların ezici çoğunluğu, Türkiye'ye uygun düşmediği, bu elbisenin daraltılması gerektiğine ilişkin talepler, eleştiriler, mücadeleler ve girişimler de artarak sürmüştür.Keza 1971 askeri faşist darbesiyle, 1961 anayasasında egemen sınıfların istekleri doğrultusunda bazı önemli değişiklikler yapılır. Daha sonra 12 Eylül faşist askeri darbesi ve onun eseri olan 82 anayasası gelir. Bu dipten doruğa faşist ve gerici öğelerle bezenmiş olan halk düşmanı 82 anayasası hala yürürlükte kalmaya devam ediyor. 1960-70 dönemiyle kıyaslanacak olursa burada durum bir ölçüde tersine dönmüş, 82 anayasasına karşı yargıtay başkanı burjuva düzen partilerine ve ilerici aydın ve partilerden bazı devrimci akımların katılımına dek uzanan ve çok değişik renklerde 82 anayasasının değiştirilmesi yönlü "demokratik anayasa", "sivil anayasa" vb. adları altında anayasa tartışmaları gündeme getirilmiştir.
 Bilindiği üzere Türkiye tarihinde bir de cumhuriyet öncesi Osmanlı dönemi var. Osmanlı döneminde bir anayasa mücadelesi, bir meşrutiyet mücadelesi de söz konusudur. 1876'da 1. Meşrutiyet girişimi var. 1. Meşrutiyet bir nevi anayasal monarşiden anayasal bir krallığa geçiş girişimiydi. Feodal dönemin üst yapısı olan feodal aristokrasinin padişahlık biçimindeki diktatörlükten cumhuriyete doğru geçiş, burjuva devlete doğru politik geçiş anlamında reformcu nitelikte bir girişimdi. Keza 1908 Jöntürk devrimi ve 2. Meşrutiyeti'nde bir anayasa mücadelesi, devleti modernleştirerek, toplumun üst yapı kurumlarından başlayarak burjuvalaştırılması girişimi olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Üzerinde devrimci mücadele yürüttüğümüz topraklar ve devlet sınırları, anayasal sorunlara yabancı değil. Yaklaşık 125 yıllık bir tarihi var bu mücadelenin. Bu uzun tarih feodal dönemin devlet yapısının tasfiye edilmesi, burjuva devlete ve burjuva topluma geçişini kapsıyor.
  Tarih, açıkça anayasa veya anayasa değişikliği talebini gündeme getirenin esas olarak burjuvazi olduğunu gösteriyor. Ama bu 125 yıllık süreçte ne cumhuriyet döneminde, ne Osmanlı döneminde burjuva demokratik bir devlete, burjuva demokratik bir düzene ulaşılamadığını, geçilemediğini görürüz. Haliyle anayasa tartışmalarının yeniden önem kazanılmasında devrimci mücadele bakımından üç önemli nedeni sayabiliriz. Birinci olarak, 12 Eylül yenilgisi ve bunun yaratmış olduğu tahribatın devrimci hareketin saflarında tasfiyecilik olarak ortaya çıkması, yasal mücadeleyi esas alan akımların örgütlenme ve mücadele çizgilerini burjuva demokrasisi zeminine oturtmaları, işçi ve emekçi kesimler adına demokrasi, bağımsızlık, özgürlük vb. taleplerle anayasal mücadeleyi stratejilerinin odağına koymaları; ikincisi, devrimci saflarda bulunan bazı akımların anayasal bir mücadele çizgisi geliştirmeye yönelmeleri ve bu yönlü değişik örgüt modellerini pratiğe sürme çabası içine yönelerek, reformizme kapıyı aralaması; üçüncü olarak, Kürt özgürlük mücadelesinin gelişen durumda sağa savrularak "demokratik bir devlet için demokratik anayasa" çizgisine oturarak "anayasal çözümde" konaklamasıdır.Elbette tüm bu güçlere ilerici, aydın, sendikacı ve değişik toplumsal kesimlerin de katılması, burjuvazinin kendi özel ihtiyaçlarının yanıtlanması hedefiyle gündemleştirilen "anayasa" tartışmalarının, devrimci ve emekçi yığın hareketi üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yapacağını ortaya koyuyor. Buradan olarak, anayasa talepli mücadeleyi merkeze oturtarak burjuvazinin istediği platformda mücadele etme tutumu içine yönelen devrimci akımları ve emekçi yığınları uyarmak ve doğru devrimci politikalar etrafında savaşımı ileri taşımak bakımından, anayasa tartışmalarında devrimci perspektifin ortaya konması aciliyet ve büyük önem taşıyor. Basit ve yüzeysel yanaşımlardan kurtularak tasfiyeci dalgaya karşı devrimci bir mevzide durmak bakımından, anayasa talebinin ele alınması ve devrimci çözümlemelerin ortaya konması gerekiyor.
 Anayasa nedir ve hangi ihtiyaçları yanıtlar
 Anayasa tartışmaları ve değişik sınıf ve kesimlerin bundan neyi amaçladıklarını anlayabilmek için öncelikle anayasanın ne olduğunu, kapsam ve içeriğinin neleri kapsadığının aydınlatılması gerekiyor. Bilindiği üzere anayasa salt sözlük anlamı bakımından "elde edilmiş ve güvence altına alınmış kazanımların tescil edilmesi ve yasalarla pekiştirilmesidir." (Stalin Eserler C. 14 S. 93)
  Demek ki anayasa, diğer tüm yasaların kaynak noktası, diğer tüm yasaların meşrutiyetinin hukuki zemini anlamına gelir. Yani ceza yasasından sendikalar yasasına, siyasi partiler yasasından vergi yasasına vb. bütün yasaların anayasal dayanağı olması, anayasal bir hukuka dayanması gerekiyor. Aynı zamanda diğer yasaların anayasadan kaynaklanması, onun yönlendirici olduğu anlamına geliyor. Sosyalist, kapitalist ya da faşist her hangi bir anayasa incelendiğinde karşımıza üç eksen etrafında ilke ve kurallar sistematiğinin çıktığını görürüz.
Birincisi; her anayasa kaçınılmaz olarak bir toplum düzenini öngörür. Yani o toplumda bulunan sınıflar, bu sınıflar arasındaki ilişkilerin nasıl olacağı, bu sınıflar ve kesimler arasındaki ilişkiler hangi ilke ve normlara göre yürütülecek, hangi çerçeve içerisinde bu sınıflar birbirleriyle ilişkilerini sürdürecekler. Yani birincisi toplumsal ve sosyal boyutudur.İkincisi, her anayasa kaçınılmaz olarak bir ekonomik düzeni tanımlar, kabul eder. Burjuvazinin anayasaları kapitalizmi temel alıyorum demezler, yinede burjuva anayasaları ekonomik ilişkiler için söylediği ve bütün ekonomik yaşamın özünü ifade eden bir görüşü vardır. Çünkü her anayasa üzerine oturduğu toplumsal ekonomiyi tanımlamak, kendi varlığını orada bulmak, onun hukuki ifadesi olarak aynı zamanda onun varlığının devamının bir güvencesi olmak zorundadır. Bu çok değişik şekillerde örneğin ticaret özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü, bankalarla ilgili hükümler, örneğin lokavt, grev vb. ile ilgili hükümler.
  Burada zaten bir toplumsal ve ekonomik düzen kabul edilmiştir. Yalnızca "reddedilmiş" olan bir sınıfın bir diğer sınıf üzerindeki diktatörlüğüdür ki, bu da burjuvazinin diktatörlüğü, egemenliği üzerine örtülmüş ideolojik bir kılıf, bir şaldır. Burjuvazi iki yüzlüdür.
 İşçi sınıfı ve sömürülen yığınlardan korktuğu için egemenliğini gizleme gereği duyar.Üçüncü olarak, her anayasa pratik bir düzen (resim) öngörür. Hem devletin temel yapısını ( kuruluş prensiplerini koyar ), hem de devletin örgütleniş ve işlerinin yürütülmesinin şeklini dolayısıyla da devlet kurumlarının hak ve görevlerini, yetkilerini, sorumluluklarını, bunların karşılıklı ilişkilerini, devletle yurtaşlar arasındaki ilişkileri (hak ve görevler) tanımlar, hukuki bir çerçeveye oturtur. Her anayasada az çok gelişmiş ya da gelişmemiş bir şekilde bunları bulabiliriz.
 Devletin politik düzeni derken burada bir ayrım yapmış oluruz aslında. Bundan önce her anayasa öncelikle siyasal ve sınıfsal iktidar sorununu çözer. Toplumda süre giden sınıf mücadelesinin ulaştığı aşamada sınıflar arası kuvvet ilişkilerine dayalı olarak devleti tanımlar. Kimin iktidar, iktidarı ve devleti kimin adına kullanmaktadır, kimin iktidarının sürekliliğinin güvencesidir? Bu nedenle anayasalar devletin temel yapısını tanımlarlar.Dahası devletler sınıf karekterleri itibarıyla bir süreklilik içerisinde devam ederken, örgütlenişinde ve siyasal düzeninde değişiklikler meydana gelebilir. Tıpkı Türkiye'de cumhuriyetin devam etmesi, ama 1961 anayasası çerçevesinde devletin siyasal yönetiminde değişiklik olması gibi, ya da tıpkı beşli generallerin darbe yaparak 82 anayasasıyla devletin politik yönetiminde değişiklikler gerçekleştirmesi gibi, burada bir ayrım vardır. Devletin temel yapısı iktidarın hangi sınıfta olduğu, sınıfın özü, içeriği ve sınıf iktidarı olarak varlığı ve devamıyla ilgilidir. Bu belirli siyasal ve tarihsel koşullar altında devletin örgütlenmesini, değişik kurumlar arasındaki ilişkileri, yetkilerin, görevlerin ve sorumlulukların dağılımını vb. kapsar. Bu genel çerçevede özel bir yer tutan "düzen" kavramına dikkat göstermek gerekiyor. Burada düzen kavramı geniş anlamda ekonomik, siyasal ve toplumsal anlamda kullanıldığı unutulmasın.
Aksi halde, burjuva düzen partilerinin de güncel anlamda kullanmış olduğu hükümet, anayasanın bazı maddeleri ya da ekonomik alanda bazı değişiklikleri ifade etmesi anlamında daralttıkları biçimde anlaşılırsa yanlışlara düşmek kaçınılmaz olur.Bütün bunlardan sonra genel olarak anayasa talebinin ne anlama geldiği sorusuna yanıt arayalım. Her hangi bir durumda, yerde ve dönemde anayasa talebi ne anlama gelir, bunun doğru anlaşılması gerekiyor. Öncelikle bilinmelidir ki anayasa talebi, somut tek bir talebe indirgenemez. Anayasa bir dizi temel hak ve temel talebin çözümünü kapsar.
Örneğin memurlar grev ve toplu sözleşmeli sendika hakkı istiyor, Kürt ulusu özgürlük istiyor, öğrenci gençlik parasız ve demokratik eğitim hakkı istiyor. Bütün bu talepler hem somut ve hem de temel taleplerdir. Ama yine de tek bir sorunun temel bir sorunun, çözülmesi üzerine kurulmamıştır. Peki bu durumda anayasa talebinin kapsamı neder?Yukarıda kapsamını çizdiğimiz anayasa talebi dikkate alınırsa görülecektir ki bu kapsamlı bir programdır. Hangi sınıfsal içerikte olursa olsun, hedefleri nasıl olursa olsun, gerçekleştirme biçimi ne olursa olsun, anayasa talebi eşittir program "talebi"dir. Herhangi bir talepten tek tek, somut, güncel ya da temel taleplerden ayrı olarak bir programdır. Burjuvaziden de kaynaklansa, devrimci gruplardan da kaynaklansa, proletarya ve emekçiler için de bu bir program sorunudur. Sorunu bu merkezden kavramak gerekiyor. Dolayısıyla da her program gibi ekonomik, koplumsal, politik bir düzen öngörür. Bir sınıfın iktidarını öngörür. Bir sınıfın iktidarının devrilmesiyle ve onun iktidarının hangi koşullar altında, nasıl, hangi biçimde örgütlenerek süreceğiyle ve ekonomik koşuluyla ilgilidir.Anayasa tartışmaları şimdi moda oldu.
Hemen her siyasi parti ve oluşumun, sivil, demokratik, özgürlükçü vb. adı altında anayasa talebi ve önerisi var. ÖDP'den BDP'e, EMEP'ten İHD'ye ve SP çevresine kadar bir çok parti ve akım anayasa modasına uymada geç kalmadılar. Komünistler ve tutarlı devrimcilerin bu modaya uymak zorunda oldukları söylenemez. Anti-emperyalist demokratik devrim ve sosyalist devrim programlarımızı uygulayacak politik koşulların ( ki bu devrimin zaferi demektir) oluştuğu koşullar altında programımıza denk düşen bir anayasa yapacağız dersek, bunda hiç bir sakınca, hemen hemen hiç bir sakınca yoktur. Çünkü bir programdır sonuçta bizim önerdiğimiz. O zaman şöyle bir sorunla karşı karşıya geliyoruz: Madem anaya konusu bir program konusudur ve madem bir anti-emperyalist demokratik devrim ve ssoyalist devrim programımızın propagandasını yapıyoruz, bunlardan ayrı ve farklı olarak bugün anayasa talebinin anlamı nedir? Güncel durumda ileri sürülen anayasa talepli mücadelelerin doğru ber çözümlemesi için bu soru üzerinde özenle durulmalı, sorun bu sorundan başlayarak kavranmalıdır.
(1712 okuma)  (Devamı... )

GREV TEORİSİ VE TAKTİĞİ
Analiz Polemik
Tekel direnişi grev ve direniş sorununu bir kez daha kapsamlı olarak ele almayı gerekli kıldı. Bilindiği üzere grev, işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kapitalist sınıfa karşı kolektif kullanmanın bir biçimidir. Özellikle grev taktiğinin somut sorun için çok geniş  kapsamlıdır ve ülkemiz yasal ve yasadışı grev deneylerinin ayrıntılı bir incelenmesine dayanmak gerekir. Biz burada somut ayrıntılı sorunlar üzerinde duramayacağız. Bu yazının konusu olmadığından bu yanı şimdilik geçiyoruz Ancak uluslararası ve ülkemiz grev mücadelesinin deneylerinden çıkan örgütlenme ve mücadeleyi sürdürmenin genel sorunları, grev taktiğinin ana sorunları üzerine duracağız. Bunları her somut duruma indirgeme veya hayat bulurken zenginleştirme, sınıf mücadelesinin ateşi içindeki komünist örgütlerin ve sınıf bilinçli işçilerin görevidir.
Son yılların grevlerine ve işçi eylemlerine şöyle bir kaba taslak bakıldığında dahi faşist-gerici ve her türlü reformist sendikal hareketin başarılı bir grev hareketi örgütlemelerinin mümkün olmadığı görülebilir. Burjuva sendikacılığın tüm biçimleri grevleri sınıf savaşlarının birer muharebeleri olarak ele almayı kesinlikle reddederler. Durum böyle olunca onların grev taktikleri tümüyle burjuvaziyle işbirliği, onun egemenliğinin devamı için patlak veren sınıf çatışmalarının başına geçerek, yenilgiye uğratma üzerine kurulmuştur. Ancak komünist bir parti ve sınıf sendikaları  çizgisi, gerçekten grev hareketini sınıf savaşımının bu eklenti biçimlerinden birisini, genel sınıf savaşının diğer biçimleri ile birlikte doğru bir yere oturtarak, işçi sınıfının kapitalizme nihai vuruş için hazırlığının birer aracı haline getirebilir. Ancak komünist bir çizgi, işçi sınıfının gerek siyasal birliğini gerçekleştirip, güçlendirir; ekonomik talepli grevleri politik grevlere sıçratır, yalnız savunma ile değil saldırı taktiğini uygular ve saldırı taktiğinin üstünlüğünü bilerek hareket eder; tüm güçleri aynı hedefe seferber ederek cephe gerisindeki ve yedekleri en etkili bir biçimde savaşa sürer, işçi  sınıfı içindeki burjuvazinin ajanları reformist ve modern revizyonist akımları etkisiz hale getirir.
Bir grevi örgütlemenin ve başarıya ulaştırmanın vazgeçilmez önkoşulu fabrika ve işletmelerde, yani grev savaşımının alanlarında örgütlerimizin inşa edilmesidir (Bunlar parti ve devrimci sınıf sendikacılığının örgütleridir). Bugün komünist hareketin, işçi sınıf hareketinin gerisinde kalmasının başta gelen nedenlerden biriside, fabrika ve işletmelerde bu işlere sahip olmamasındandır. Oysa hızla kuvvet biriktirmek zorundayız. Yalnız mücadele patlak verdiği sırada değil, sıcak mücadele başlamadan önce hazırlıklar tamamlanmışsa hareketin başına geçebiliriz. İşte bu hazırlıklarını başında parti ve sendikal örgütlerin fabrika ve işyerlerinde oluşturulması gerekir.
Fabrika ve işyerlerindeki öncü komünist örgütün ve sınıf sendikacılığının bu temel örgütleri mücadeleye hazırlanma ve yürütmede işçi sınıfının komünist çizgiye kazanma, mümkün olduğu kadar sempati uyandırma hedefiyle hareket ederler. Bu nedenle grev mücadelesine hazırlık, işçi sınıfı içindeki tüm günlük çalışmamız olan örgütsel toparlanma, politik eğitim yani güçlerimizin birleştirilmesi ve güçlendirilmesi olarak bakılmalıdır.
Kitleler her hangi bir mücadelenin talep, hedef ve görevlerini ne kadar açık ve berrak bir biçimde anlar ve kavrarsa o kadar kararlılıkla mücadeleye katılır. Bu nedenle her grevci işçiye grevin talep, hedef ve görevleri tüm açıklığıyla anlatılmalı ve kavratılması sağlanmalıdır. Talebin bütün işçiler tarafından basit ve anlaşılır bir biçimde formüle edilmesine örnek olarak Tekel iççilerinin 4-C değil 4-D’yi istiyoruz olarak ifade etmeleri verilebilir, karmaşık, matematiksel hesaplarla, ücret, zam rakamları, hedefi ve görevleri çoğu kez önderleri tarafından dahi bilinmeyen grev örnekleri burjuva sendikal hareketin taktikleri arasındadır. İşçiler iktidarla çatışmaya başladığında grevin politik karakteri sendika ağarlınca özenle gizlenir, aksine böyle hallerde bu çatışmayı ifade eden politik talepler ileri sürülmedi ve bu doğrultuda mücadele geliştirilmelidir.
Her grevci işçi, ekonomik ve siyasal mücadelenin yalnız başlangıcında değil aynı zaman da mücadelenin her aşamasında grevin taleplerini, hedef ve görevlerini açık ve net bir biçimde anlayabilmelidir. Hedefimiz her işçiyi sınıf bilinçli savaşımı yapmaktır. Mücadele bizim planlı komünist sınıf bilinçli bir işçi eğitimi ile at başı gitmelidir.
Kapitalizm koşullarında işçi sınıfının tümünü kazanmak mümkün değildir. Ancak işçi sınıfının örgütlü kesimine en geniş sempatiyi ve politik desteği sağlamak mümkündür ve bir grev sırasında ne kadar çok sempatizan çevresi yaratılırsa başarı oranı o kadar artacak faktörlerden biridir. Parti ve sendikal hareketin örgütleri, etki alanlarını yalınız teoride değil, mücadelenin hazırlanmasında ve sürdürülmesinde, yani pratik mücadelede kararlı ve özverili çabasıyla genişletir ve bu sempatiyi kazanabilir. Ancak o zaman grev ordusunu komünist hareketin siyasal iktidar mücadelesi çizgisine adım adım çekme olanakları elde edilebilir.
Savaşa girmiş bir ordu, cephane yani grev fonunu çözmek zorundadır. Grev fonu ateşkes dönemlerinde çözülmelidir.
(1548 okuma)  (Devamı... )

FAŞİST SALDIRILARA KARŞI İLLEGAL ÇALIŞMAYI GÜÇLENDİRELİM
Analiz Polemik
Faşist diktatörlüğün yoğunlaştırdığı faşist saldırı zincirinin somut hedeflerinden birisinin, devrimci-demokrat ve komünist örgütleri ezmek, hiç değilse ağır kayıplar verdirmek olduğu göz önünde tutulursa, bu durumda illegal örgüt çalışmasının daha da geliştirilip, güçlendirilerek sağlamlaştırılması daha da büyük önem taşımaktadır. Özellikle bizim gibi ülkeler de legal olanakların zayıflığı ve bu olanaklara bel bağlama ve bunları abartma anlayış ve pratiğine, bir diğer anlatımla legalizm hastalığına karşı mücadele, illegal örgütten her bakımdan daha da güçlendirilerek sağlamlaştırılması çabasının vazgeçilmez bir parçasıdır. Legal olanaklardan sonuna kadar yararlanma perspektifi korunmalıdır. Ama illegal çalışmanın güçlendirilerek faşist diktatörlüğün saldırılarına karşı ayakta durabilecek ve kendi kendisini üretecek bir yapının geliştirilmesinin esas olduğu bir an bile unutulmamalıdır.
 Legal olanakların, legal ajitasyon ve propagandanın engellenmeye çalışıldığı bu koşullarda, illegal araçlarla yürütülecek ajitasyon ve propagandanın önemi daha fazla artacağı ve komünist hareketin bu ihtiyacı karşılamak için illegal çalışmanın gereklerini ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapının güçlendirilmesine daha çok önem vermesi gerektiği gerçeği çalışmaların bütününde daha çok göz önünde tutulmalıdır. Bu noktada önemli olan, her alanda kendi ayakları üzerinde yükselen bir örgütsel yapının temel taşlarının sağlam olmasını, dayanıklı olmasını sağlayabilmektir. Bilimsel, dayanıksız ve düşman darbeleri karşısında uzun vadeli direnemeyen örgütlerin oluşması esas alınmamalıdır. Her bakımdan sağlam, kalıcı ve yaratıcı örgütlenmeler yaratılarak ve bu örgütlenmelere dayanılarak kalıcı başarılar elde edilmelidir. Ve tam da burada legal çalışma ile illegal çalışmayı ustaca ve yaratıcı bir biçimde birbirine destekli olarak bağlamak ve her ikisini yaratıcı bir şekilde geliştirerek daha üst örgütlenme ve mücadele biçimlerine geçmenin koşullarını  yaratmak vazgeçilmez bir görev olarak kavranmalıdır.
Çalışmamızın her alanında ve her kademesinde ihtiyaçlara cevap veren, onu geliştiren ve güçlendiren yaratıcı, atak ve inisiyatif dolu örgütlenmeler yaratarak ve mücadelede bu örgütlenmelere dayanarak ilerlemeye bugün daha büyük bir özen gösterilmelidir.
Faşist saldırıların hedefi ve kapsamının bütünlüğü dikkate alınarak, siyasal duyarlılık ve uyanıklık arttırılmalıdır. Alınabilecek önlemler, her hareket organının ve her kadronun görevleri bağlamında somut anlamını bulmalıdır.
  Yanı sıra faşist saldırıların hangi örgütlenme ve mücadele biçimleriyle püskürtülebileceği, geniş yığınların nasıl harekete geçirilebileceği somut olarak tartışılmalı, yeni mücadele biçim ve araçlarıyla örgüt ve kadrolar mücadele hattına daha aktifçe sürülerek ve tam da burada mevcut mevziler basamak yapılarak yeni mevziler peşinde koşulmalı ve güçlü direniş hattı yaratılarak bu mevziler dişe diş bir mücadeleyle, yüksek bir bilinç ve kararlılıkla geliştirilmelidir.
 Hiç bir demokratik mevzi faşist diktatörlüğe terk edilmemeli ve hiç bir demokratik mevziinin kaybedilmesine asla göz yumulmamalıdır. Savaşı, savaşarak kazanacağız görüş açısı en geniş yığınlara taşınmalı, bu bakımdan örgüt ve kadrolarımızın, bir tüm olarak kitlemizin inisiyatif ve aktivitesi daha da artırılmalıdır. Bu bakış açısı ışığında pasif mücadele anlayış ve pratiği mahkum edilmeli, sağcı pasifizme ve kendiliğindenciliğe karşı mücadele yoğunlaştırılmalıdır. Örgütü sağlamlaştırmak ve güçlendirmek ve giderek sınıf mücadelesine önderlik etmek her şeyden önce bu kararlığa ve militan bir öze sahip olmakla olanaklıdır. Bağlı olarak, organlar mutlak surette güçlendirilmeli ve mücadelenin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yetkinliğe kavuşturulmalıdır.
 Bunun için olanaklar sonuna kadar zorlanmalı ve her bir kadromuzun, yakin çevremizin en küçük bir enerjisi değerlendirilerek mücadelenin hizmetine sokulmalıdır. Bu dönemde, yeni, dinamik, atak ve hızla gelişen, kendisini sürekli yenileyen ve üretken olan kadrolan daha çok öne sürmeli, bu kadrolar yüksek bir sorumluluk bilinciyle eğitilmelidirler. Genel olarak kadro yetiştirme politikasına bağlı olarak, özel anlamda her organ kendisine yedek hazırlamalı ve asgari olarak bu yetkinliğe sahip olan kadroların yöneticiliğe getirilmesinde tutuk olunmamalıdır. Ama asil olan yönetici organlar ve kadroların görev ve sorumluluk bilinciyle donatılarak, mücadelenin ihtiyaçlarını karşılayacak fonksiyonel bir konuma yükseltilmeleri gerektiğidir. Organlar ve kadrolar günün ivedi görevleri üzerine tartışmaya sokulmalı ve günün gerektirdiği mücadele biçim ve araçlarının  yaratılması üzerine mücadelenin genel ve özel sorunları üzerinde daha çok yaratıcılıkları, inisiyatifleri geliştirilmeli ve bu görüşten giderek her birim ve yönetici organlar kendi alanlarının sorunlarını kucaklayabilmeli ve bu sorunların çözümü için bağımsız inisiyatif ve yaratıcılıkları geliştirilmelidir.
  Öyle ki, her organ ve her kadro bulunduğu alanda örgütü temsil edecek ve örgütün orada olduğunu hissettirecek bir mücadele anlayış ve pratiğine sahip olmalıdır. Bunun için, yukarıdan bekleme anlayış ve pratiği yıkılmalı, ve bu konuda organ ve kadroların kendi gücüne güven duygusu kazandırılarak her kesimin kendi çalışma alanında yetkin, sorumlu ve inisiyatif sahibi olması, ve bu alanın sorunlarının çözümünün kendi omuzlarında olduğu gerçeği kavratılarak sorumluluk bilinci mutlak anlamda geliştirilmelidir.
Faşist saldırıların yoğunlaştığı  bu dönemde, gizlilik ve siyasi polise karşı mücadele özel bir önem taşımaktadır. Bu konuda nispeten ciddi bir deney ve tecrübemiz olmasına rağmen, pratik alandaki gevsek ve kolaycı hataların örgüte zarar verdiği de biliniyor. En başta legal çalışma ile illegal çalışma arasındaki ilişki, örgütün güvenliğini tehlikeye sokmayacak tarzda düzenlenmelidir. Bağlı olarak her iki çalışma alanında görev alan kadroların güvenliği tehlikeye sokacak ilişkilere gitmeleri engellenmeli, dahası bu iki kesimde çalışan kadroların birbirleriyle olan ilişkileri istikrarlı ve düzenli bir konuma getirilerek, gereksiz ve yatay ilişkileri engellenmelidir. özellikle organların ve tek tek kadroların görev ve sorumluluk bilincinde görülen zayıflıklar, yetersizlikler, bu organların görevlerini yerine getirmeye çalışan farklı kadroların devreye girmesine yol açmakta, kaçınılmaz olarak örgüt güvenliğini tehlikeye sokmakta ve yatay ilişkilerin oluşmasına istemeyerek de olsa "katkı"da bulunmaktadırlar. Bu durum, hem Örgütün güvenliğini tehlikeye sokmakta, hem de organ ve kadroların inisiyatiflerini köreltmeye hizmet etmekte, her bakımdan profesyonel örgüt yaratma ve geliştirme bilincinden bir sapmayı doğurmakta, bu da faşizme ve faşist saldırılara karşı sağlam, dayanıklı ve inisiyatifli bir örgüt yaratmayı zaafa uğratmaktadır. Bu ve benzeri hatalara kar§i mücadele yürütülerek, organlar layıkıyla çalışılarak onların görev ve sorumluluk bilinci geliştirilmelidir, ki, sorunun asil çözümü buradadır.
(1296 okuma)  (Devamı... )

İlhakçılığı meşrulaştıran Kemalizm Kürt sorununda çözüm olabilir mi?-
Analiz Polemik
Aydınlık revizyonistleri Kürtlerin bir ulus olduğunu kabul etmiyorlar. Durum daha baştan böyle olunca Kürt sorununun özünde kendi bağımsız devletini kurma hakkı dahil, tüm uluslarla, tam hak eşitliği kazanma diye bir sorunu olduğu kalem darbesiyle bir yana bırakılarak, Kürt sorununun dünden bugüne nasıl seyir izlediğine dokunulmadan, tarih ve politik gerçekler bir yana itilerek, kurtuluş savaşı içinde ve 1923 Lozan anlaşması sürecinde söylenen laflar sahiciymiş gibi, Kemalist cumhuriyetin temelinin Kürtleri inkar ve imha temelleri üzerine oturtulduğu gizlenmeye, yok sayılmaya çalışılıyor. Bu yaklaşıma değişik nedenlerle PKK önderi A. Öcalanında katıldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Tarih çarpıtıcılığıyla hem Kürt ulusu inkar ediliyor ve hem de TC devletinin, Türk ulusunun devleti olarak doğduğu, geliştirildiği gerçeği kapatılmaya çalışılıyor.
Kürt ulusal sorununda, emperyalist sistemin egemenliği altındaki çok uluslu devletler içindeki ezilen bağımlı ve sömürge uluslar sorununun bir parçasıdır. Yani Aydınlık'ın basitçe ele aldığı ve sıradanlaştırdığı gibi Kürt sorunu "kardeşler arasında eşitsizlik ve baskı" sorunu değildir. Oldukça karmaşık ve otuz milyonluk Kürt emekçisini ilgilendiren ulusal bir sorundur.
Bilindiği gibi Kürdistan emperyalistlerin ve gerici devletlerin arasında 1923 Lozan antlaşmasıyla dörde parçalandı. O günden bu yana Kürdistan emperyalistlerin desteğinde dört ayrı gerici devlet İran, Irak, Suriye ve Türkiye tarafından paylaşıldı. Ve her bir parçası bu gerici faşist devletlerin işgal ve ilhakçı boyunduruğu altında tutulmaktadır. Ki, bu durum ilk olarak İran egemen sınıflarının boyunduruğundaki 1639 Kasr-i Şirin antlaşmasıyla atılmış ikincisi emperyalist sistem tarafından son şeklini 1923 Lozan antlaşmasıyla parçalanmış ve o günden bu yana Kürdistan'ın dört parçaya bölünüp zoraki işgal ve ilhak altında tutulma statüsü devam etmektedir.
On yıllardır, İran, Irak, Türkiye ve Suriye gerici faşist egemen sınıfları emperyalist sistem sayesinde ve onun bir parçası sıfatıyla Kürdistan üzerindeki işgalci ve ilhakçı boyunduruklarını devam ettirmektedirler.
TC devleti Osmanlı İmparatorluğu'ndan devraldığı politik işgal ve ilhakçı mirasını, 1923 Lozan antlaşmasıyla Kuzey Kürdistan üzerinde emperyalizmin de desteğiyle sürdürerek bugüne taşımıştır. Türk işbirlikçi egemen sınıflar, Kürdistan'daki işgal ve ilhakçı boyunduruğunu aynı zamanda feodal toprak ağası sınıf ve kesimlere de dayanarak Kuzey Kürdistan burjuvazisini ve gerici güçlerini de kanatları altına çekerek, korumaya ve sürdürmeye çalışmaktadır.
Bu bakımdan Kürt ulusal sorunu emperyalizmle birlikte Türk egemen sınıflarının Kuzey Kürdistan'ı zorla işgal ve ilhak altında tutması ve boyunduruk kurarak, ulusal hak ve özgürlüğün tamamen özgür politik ve askeri mekanizmalarla gasp etmiş olması sonucu, inkarcı ve imhacı asimilasyon sorunudur.
 Dahası Kürt ulusal sorunu özü itibarıyla Kuzey Kürdistan emekçi halklarının Türk egemen sınıflarının boyunduruğu ve emperyalist sisteme bağımlılığından kurtuluşu sorunudur. Bazılarının iddia ettiği gibi bu sorun Kürt ulusal burjuvazisinin kendi pazarına egemen olması sorunu, değildir. Kürt ulusal burjuvazisinin kendi pazarına egemen olma mücadelesi Kürt özgürlük mücadelesinin tali bir yanını oluşturur. Tam tersine eğer sorunun özü emekçi halk kitlelerinin ilhakçı boyunduruğa, emperyalizme ve Türk egemen sınıflarının işbirlikçi iktidarına karşı ulusal özgürlük mücadelesine önem verilmez, devrimimizin bu temel dinamiği geliştirilmezse, (bugün PKK'nin geldiği üniter devlet sınırları içinde kalarak Kürt sorununu reformcu çizgide çözme  gibi), Kürt ulusal burjuvazisinin ulusal hareketi uzlaşma yolunda karşı-devrimle anlaşma yoluyla sona erdirilmesine yol açılmış olur.
Keza Kürt ulusal burjuvazisinin, ya da küçük burjuvazinin reformist çözümü Kürt ulusal hareketini Türk burjuvazisiyle anlaşarak da olsa -bugün böyle bir durumda olmamıştır-, Türk burjuvazisinin efendisi emperyalist rakibi emperyalistlerle anlaşmakta olsa -AB emperyalistleri gibi- sonuçlandırmayı başarması da aynı sonucu verecektir ki, TC devleti her iki "çözüme" de yanaşmamış ve imha, inkar politikasına devam etmiştir. Bu biçimlerin de ulusal hareketin işçi ve emekçi sınıfların devrimci başkaldırısının dıştan kirli savaş ve emperyalizmin baskı ve terörü, içten ulusal ve küçük burjuvazinin reformcu, uzlaşmacı çizgisi tarafından yenilgiye uğratılması ve sona erdirilmesidir ki, Aydınlık revizyonizmi PKK'nin reformist çizgisinin ardından TC devletine sahte "kardeşlik çözümü" çağrısı yaparak, Kürtlerin ağzına bir parmak pal çalarak, işlevinin bitirilmesini vaaz ediyor. Bu Kürt ulusu gerçeğini inkar ederek, Türk egemen sınıflarının cephesinde konumlanarak gerici çözüm önerileriyle MGK'ya akıl hocalığı yapmaya ve Kürt sorununu " Misaki milli sınırlar" içinde M. Kemal'in; "Kürtleri bağrımıza katıp (yani asimile edip, Kürt kimliğinden arındırarak HB) tekmil milleti birleştirmek için" sözleriyle çözmeye çalışıyor.
Gerçekten de Aydınlık şeflerinin sürekli olarak çiğneye geldikleri gibi M. Kemal'in Kurtuluş Savaşı ve sonrası süreçte ortaya koymuş olduğu çözümler, Kürt sorununa çözüm mü olmuş?
Eğer gerçekten M. Kemal'in Kürt sorununa ilişkin çözüm projeleri devrimci ve ulusların tam hak eşitliğini getirmiş olsaydı, neden 1925'lerden 1938'lere kadar onlarca Kürt isyanları yaşandı? Gerçekten de Kürt ulusu ile Türk ulusu arasında gönüllü birliktelik yakalanmış, her türlü eşitsizlik ortadan kalkmış olsaydı, emperyalistler neden olmayan sorunları kaşıyarak, Kürt kitlelerini harekete geçirmede başarılı olabilsin di ?
  Tüm bunlar irdelendiğinde karşımıza iddia edildiği gibi –PKK önderi A.Öcalan da son yıllarda Kemalist çözümü Kürt sorununun çözümünde öne çıkarılması gereken bir konu olarak görmüş ve sürekli olarak M.Kemali Kürt sorununda farklı tutum içinde olmakla övmüştür.  Farklı argümanlardan hareket etseler de Öcalan ile  Perinçek in  M.Kemali savunmada anı kulvarda buluşmaları tesadüf olmasa gerek- M. Kemal ve İnönü‘nün; Kürtleri kurtuluş mücadelesinde kazanma ve etkisiz hale getirerek, kendine bağımlı kılıp ilhakını güçlendirme amaçlı söylenen "Kürtlerin ve Türklerin temsilcisi", ya da Sivas Kongresi'in de, "Türkiye'de Türkler ve Kürtler yaşar." sözlerinden hareketle, M. Kemal'in ve TC devletinin 1923'te Kürt realitesini tanındığını ve inkar ve imha politikasından uzak durduğunu iddia ederek, Kürt sorununda iflas etmiş Kemalist çözümü dayatmak, Türk şovenist inkarcı çizgide ısrar etmek demektir.
Nitekim Aydınlık şefleri Sivas Kongresi, Amasya tamimine dayanarak egemen sınıflara baskın. M. Kemal ve İnönü'de "Kürt halkını kabul etmiştir" diyerek onlara Kürt sorununu bitirmek için Kürt realitesini kabul etmenin o kadar da korkulacak bir durum olmadığı konusunda perspektif vermeye çalışıyorlar. Soruna bir devrimci ve komünist gibi bakma yerine, bir Türk burjuva şovenisti penceresinden bakan ve kafasını "ayrılıkçılıkla bozan" Aydınlık şefleri, kendilerini de silip süpürecek işçi ve emekçi yığınların öncülüğünde bir devrimin gelişiminden öcü gibi korkuyorlar ve ondan dolayı Kürt sorununda devrimci çözüme cepheden saldırıdan kendilerini alamıyorlar.
Öncelikle şu konuda açık ve net bir görüşe sahip olmalıyız, Kürt ulusal sorununun gerçek ve kalıcı çözümü devrim sorunudur. Devrim ve sosyalizm için savaşım yürüten komünistler ve sınıf bilinçli proletarya Kürt ulusunun bağımsız devlet kurma özgürlüğünü kayıtsız şartsız savunur. Devrimin zaferiyle ulusların işçi ve Emekçi Halk Konseyleri Cumhuriyetler Birliğini kurmaya çalışır. Komünistler Kürt ulusal sorunu devrimle çözüme kavuşana kadar ki süreçte, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın birleşik devrimini örmek ve geliştirmek perspektifiyle hareket ederler ve mücadeleye ulusal dar kalıplar içinde bakıp, mücadeleyi güçten düşürecek yanaşımlara karşıda enternasyonal proletaryanın ortak savaşım çözümüyle karşı dururlar.
Ama bunun yanında ezilen bağımlı bir ulus olarak Kürt ulusunun haklı ve meşru olan ulusal ve demokratik istemlerinin destekçisi olur. Ve emperyalizmin, Türk egemen sınıfların faşist diktatörlüğü, baskı katliam ve zoraki göçertmeyle, Kürtleri baskıyla, asimile ederek tasfiye etme karşı-devrimci çizgisine karşı da savaşım yürüterek, Türk işçi ve emekçileri saflarında Türk şovenizmine karşı kararlı savaşım yürüterek halkların kardeşliği bilincini yaymaya çalışır.
Bu devrimci önderlik görevler bugün daha yakıcı olarak kendisini ortaya koymaktadır. Türkiye devriminin birleşik bir devrim olarak zafere taşınacağının daha net bir şekilde açığa çıkmış olması, işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin devrimci önderlik görevlerini bu genel temel önermeyi dikkate alarak, taktiklerini, politikalarını ve pratiklerini geliştirmeli ve daha da çeşitlendirilerek yaratıcı kılınmalıdır.
Faşist diktatörlük ve Türk burjuvazisi bu gerçeği görerek, strateji ve politikalarını bu zemin üzerinde tutmaya çalışıyor. Kirli savaş yöntemlerinde ısrar ederek, üniter resmi devlet politikasında ısrarlı olarak, Kürt sorununun inkarı ve imhası çizgisinde ısrar ediyor. O, Kürt sorununu faşist terörle ezme, yok etme ve işbirlikçi bir Kürt ulusu yaratarak, Kürt ulusal hareketini tümden terörize ederek, Kürt halk kitlelerini terörize ederek, ulusal mücadeleden uzaklaştırarak, "onlar istediler vermedim, ben istersem veririm." Kemalist çizgisinde ısrarla yürüyorlar.
Faşist diktatörlüğün Kürt ulusuna yönelik baskı, zulüm ve katliamları, linç,yasaklama ve göçertmeler ve aç bırakarak terbiye etme şovenist saldırılarını arttırarak, bu yolla gerici kitle dayanağını güçlendirmeye ve devrimci yığın hareketinin gelişimini önlemeye çalışırken, devrimci ve komünistler olarak nasıl ki anti-faşist ve anti-emperyalist mücadeleyi devrim perspektifine bağlıyorsa, Kürt ulusal mücadelesini de yine devrim sorununa bağlar ve devrimci çözümü öngörürler.
  Dahası Kürt ulusuna devlet bağımsızlığı dahil, kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı, ulusların gönüllü birliği ve tam hak eşitliğine dayanan İşçi ve Emekçi Halk Konseyleri Cumhuriyetleri Birliği çözümü için mücadele yürütürler. Komünistler ve tutarlı devrimciler, anti-faşist, anti-emperyalist ve anti-şovenist taleplerle mücadeleyi birbirine bağlarken, Kürt ulusal sorununda kısmi çözümlerle tüm mücadeleleri demokratik devrimci çözümün bilince çıkarılması ve yaşama geçirilmesi perspektifine bağlarlar.
Neki kendisine Marksist-Leninist  ve hatta komünist diyen Kemalizm aslanları Aydınlık şefleri, özellikle 90'lardan sonra, 1980 öncesinin üç dünyaca TC devletine akıl hocalığı yapan karşı-devrimci çizgilerine rücu etmişler ve Kürt ulusal sorununda kaba, şövenist bir strateji izlemeye yönelmişlerdir. Aydınlık şövenizmini bir kaç çarpıcı noktada kendisini netçe göstermektedir. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, 1992'den bu yana Aydınlık kirli savaş ve Kürt ulusuna yapılan katliamları ve zulümleri teşhir bıçak gibi kesilmiş ve Kürt düşmanlığı çizgisine gerilerek, TC devletine açıktan ilhak edilmiş ve MGK'nın akıl hocası konumuna gelinerek, Kürtlerin daha çok kırılmasına şak şak çalınmış ve Amerikan emperyalizmi kışkırtması yalanıyla Kürlerin ulusal özgürlük mücadelesine yönelik topyekün faşist saldırı dalgasına omuz verilmiş ve saldırılar çirkince desteklenmiştir.
İkinci olarak, Aydınlık "ayrılıkçılık, bölücülük" adına TC devletinin Kürt ulusunu zoraki işgal ve ilhak altında tuttuğu inkarcı ve imhacı politikalar ve ilhakçı statüyü onaylamış ve TC devletinin Kuzey Kürdistan'da ilhakçı boyunduruğu sürdürmesi için Türk ulusunun lehine olan ulusal ayrıcalıkların devamı için "Türkiye Türklerin ve Kürtlerin vatanıdır." demegojisine sarılarak, faşist MGK diktatörlüğünün Kürtleri zulümle ve kırımla bitirme saldırganlığının yanında yer alarak, TC devletinin üniter yapısının devamı için her türlü kirli yöntem uygulamasının arkasında durulmuştur.
Aydınlık gericilerinin, MGK ve Türk burjuvazisi devleti cephesinden getirdikleri sözde çözüm, M. Kemal'in kurtuluş savaşı çözümüdür. Aydınlık komünistlerin ilk ortaya çıktıkları ve güdük anti-emperyalist özelliklere sahip oldukları dönemde demagoji yaptıkları, ama pratikte hiç bir amaç için uygulamadıkları Kürt ulusunun işgalinin ve ilhakının tamamlanmasını sağlamaya hizmet eden politikasının sözde çözümü.
Aydınlık şefleri Kürt özgürlük mücadelesinin patlak verip devrimci-demokratik çözümünü dayattığı koşullarda, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını reddetmiştir. Burjuva çözüm önerisi olarak dünde bugün de "tarihi kökleri" vardır diyerek, Kemalistlerin 1920- 22 yıllarında yaptıkları demagojiye, sonradan işgalin ilhakla tamamlanması politikasının halkası olacak olan Kemalist demagojiyi öne sürerek, Kürt sorununun çözümünü kurtuluş savaşına havale ediyor ve Aydınlı'ğın şefi Kürt sorununun çözümüne tarihsel atıfta bulunarak şunları öneriyor;
"Kurtuluş savaşı sırasında... Türk ve Kürt tekmil milleti birleştirmek ve milli mücadeleye sevketmek" görevinin başarılmasına dayanılmıştı. Bugünkü karşılaştığımız tehditler milletin bütün kaynakları seferber edilerek göğüslenebilir. "Türk ve Kürdün" tek millet olarak birleştirilmesi ve kardeşliğin pekiştirilmesi acil bir görevdir. ... Alternatif olarak önerilecek çözümler açısından da biricik denek taşı bu olmalıdır." (Teori, s. 121, sy. 5) diyerek, M. Kemal'in kurtuluş savaşı dönemi ve 1925'e kadarki dönem için uygun çözüm olarak sunulan kurtuluş savaşı derslerinin temel alınmasını öneriyor ve kurtuluş savaşının tecrübesinden çıkarılacak dersin tek bir cümleyle özetlenmesi gerekirse, Atatürk'ün deyişiyle, "Kürtleri bağrımıza katıp tekmil milleti birleştirmek için" onların gönlünü kazanmak. Geri kalan bütün çözüm ve politikalar, bu ihtiyaç tarafından belirlenmiştir. Bugünde mesele budur. Kurtuluş savaşından öğreneceğimiz temel ders, Kürt kitlelerini kazanmaktır." diyen Doğu Perinçek, Kürt sorununa ilişkin kurtuluş savaşı dersleri çözümünü toparlayarak kendisine göre şu noktalarda kardeşlik çözümü önerilerini aktarıyor;
"a) Ortak karar; Türkler ve Kürtler birlikte yaşamaya karar vermişlerdir. Bu kararlarını Müdafai Hukuk Cemiyeti'ni birlikte örgütlemek, kongreleri birlikte gerçekleştirmek, TBMM'yi ve hükümeti birlikte kurmak yanında kurtuluş savaşında ortak vatanlarını savunmak için sımsıkı birleşerek ve omuz omuza savaşarak ortaya koymuşlardır.
b) Ortak vatan; Türkiye Türklerin ve Kürtlerin vatanıdır,
c) Vatanın bölünmez bütünlüğü; vatan bölünmez bir bütündür; hiç bir gerekçe ile parçalanamaz ve birbirinden ayrılamaz.
d) Ortak cumhuriyet; Türkiye, Türklerin ve Kürtlerin ortak cumhuriyetidir,
e) Asli unsurlar; ortak cumhuriyetin asli kurucu unsurları Türkler ve Kürtlerdir,
f) Ortak milli kimlik; Türkler ve Kürtlerin oluşturduğu tekmil milletin kimliğini belirleyen, ırksal kökenleri değil, fakat Türkiye cumhuriyeti devletiyle olan siyasal bağlarıdır. Milleti oluşturan maya, etnik değil, fakat siyasaldır,
g) Şuralarla idare; Türkiye nahiye ve vilayet şuralarından başlayarak TBMM'ye kadar bir meclisler sistemiyle yönetilir, (1921 anayasası)
h) Unsurların hakları; Kürtler, ırki, içtimai ve çevreye ilişkin hak ve hürriyetlere sahiplerdir, kendilerini serbestçe geliştirme koşulları sağlanacaktır,
j) Ortak örgütlenme ve önderlik; Kürdistan Teali Cemiyeti gibi milliyet temelinden ayrı örgütlenmeler, emperyalist bölücülüğe hizmet etmektedir; bu nedenle kesinlikle engellenmelidir. Türkler ve Kürtler hep birlikte Müdafai Hukuk Cemiyeti'nde örgütlenmelidir." (D. Perinçek, Teori, s. 112. sy. 5)
Burada özetlenen Kemalist hareketin Kürt sorununda çözüm olarak öne sürdüğü görüşler tas tamam Kürt ulusunu inkar etme, Türk ulusunun lehine her şeyi düzenleme ve Kürtleri zorla birlik içine katarak, asimile ile tasfiye edip Türkleştirme amacı güttüğü ve bu bakımdan da TC devletinin Kürt ulusu gerçeğini kabul ederek, federasyon ya da başka bir birlik biçiminde ortak örgütlenmeyi savunmadığını, önermediğini görmekteyiz. Yine Kürtlerin ulusal niteliği reddedilerek, Kürtler de dahil bütün halklar tek bir ulus haline getirilerek, "milletin adı Türktür" diyerek, TC devletinin 1923 ilanından itibaren Kürt ulusunun açıktan inkar edildiği ve Kemalizmin temel çözümünün de bu zemin üzerinde yükseldiğini gösteriyor.
Kemalistlerin 1920-23 dönemindeki demagojisinin bir an için iyi niyetli getirilmiş çözüm önerileri olduğunu varsaysak bile ortaya çıkan tablo gerçekleri daha iyi ortaya sermektedir. Çünkü Engels'in belirtmiş olduğu gibi, "İleri doğru atılan her bir adım bir düzüne propagandadan daha değerlidir." Yani bir örgütün, ya da partinin niteliğini belirleyen onun sözlerinden çok pratikte attığı adım ve uygulamalardır. Aksi halde parti ve örgütlerin niteliğini değerlendirirken eylemlerin dışında tutmak olguları anlaşılmaz bir hale getirecek. Onun için M. Kemal hareketinin Kürt sorununa ilişkin sözlerinin hangi ortamda söylenip, nasıl pratiğe geçirildiğine ilişkin olarak yaşanan olgulara bakmak gerekiyor.
(1235 okuma)  (Devamı... )

19 ARALIK OPERASYONU, ÖLÜM ORUCU DİRENİŞİ VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER
Analiz Polemik
Zindanlardaki devrimci tutsakların devrimci sesini boğmak ve teslimiyet ihanet yuvaları yaratmak amacıyla faşist MGK diktatörlüğünün 20 cezaevinde aynı anda  başlattığı “Hayata Dönüş” adı verilen 19 Aralık 2000  tarihli faşist katliamla yüklü operasyonun 9 . yıldönümü.
 Aynı zamanda F tipi hücre cezaevleri dayatmasına karşı başlatılan ve  19 aralıkta kitlesel bir hal alan  süresiz açlık Grevi(SAG) ve  Ölüm Orucu(ÖO) eylemininde 9. yıldönümü. Faşist diktatörlük her ne kadar 30 aşkın devrimci katlederek F tipi zindan politikasını pratiğe sürdüyse de, zindanlarda devrimci tutsakları  teslim alarak buraları ihanet yuvalarına dönüştürme   faşist politikası devrimci tutsakların kan ve can bedeli direnişleri ve feda eylemleriyle  darbelenerek boşa çıkarıldı. Zindanlarda ihaneti bedneleriyel parçalayan 19 aralık operasyonu ve ölüm orucu direnişinde  şehit düşen 122 devrimci ve komünisti birez daha saygıyla anıyoruz.
 Ne ki faşizmin zindan politikalarını anlamak ve buna karşı uzun vadeli bir savaşım içinde olmak bakımından 19 2000 Aralık operasyonu ve Büyük Ölüm Orucu eylemini  değerlendirmek, bunun dersleriyle donanmak, hatalarından  arınmak ve  olumlu yanlarını geliştirmek bakımından önem taşıyor.
F TİPİ TARTIŞMALARI VE DİRENİŞİN BÖLÜNMÜŞ HALDE BAŞLADI
Hatırlanacağı üzere F-Tipi cezaevlerine karşı belli bir propaganda ve ajitasyon döneminden sonra başını   DHKP-C’ nin çektiği ve MKP ve TKİP' nin de katıldığı üçlü ittifak –diğer grupları hiçe sayarak ve özelikle DHKP-C’ nin dayatmasıyla- 20 Ekim 2000'de açlık grevine başladılar.19 Kasım'da ölüm orucuna (ÖO) dönüştürmelerinin ve direnişe diğer devrimci grupların destek vermesiyle büyümeye başlamasının ve dışarı da da belli bir kamuoyu oluşmasının  ardından faşist diktatörlük zindanlarda egemenliği tümüyle sağlamak  ve devrimin sesini boğmak için 19 Aralık 2000 katliamını gerçekleştirdi. Bu vahşi operasyonla 30 aşkın devrimci katledilip ve onlarcasının  yaralanması ve yüzlercesinin F tipi hücre tabutluklara tıkılmasından sonra direniş yeni bir evreye girdi. Ciddiye alınabilir bir kitle ve kamuoyu desteğinden yoksun bulunmalarına rağmen tutsaklar, yılları deviren  görkemli feda eylemleriyle 122 şehit ve yüzlerce gaziyle devrimci hareketin tarihinde çoktan yerlerini aldılar bile.
Kuşkusuz, bu Ö.O eyleminin  sürgit hale getirilmesi ve F tiplerinin parçalanmasının neredeyse  tek bir  yumruk politikasına indirgenmesi, zindanlarda değişen politik koşulları, güç ilişkilerinin, devrim ile karşı devrim arasındaki oransız durumun yeterince dikkate alınmaması vb. nedeniyle 2003’den itibaren ağır bir tahribata yol açıcı taktiksel bir yenilgiye neden olması olgusu, hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan devrimciler kuşağı yaratabilen bir ülkede, egemen sınıflar ve emperyalizm hiçbir zaman kendilerini rahat hissedemeyecek, devrim ve sosyalizm davasına bağlılık hiçbir zaman yok edilemeyeceğini gerçeğini asla gizleyemez. Bu gerçekliğin altının özel olarak çizilmesi gerekiyor.
  Çünkü ÖO eylemine yalnızca F Tip’lilerinin kapatılması yada maddi elle tutulur bazı temel hakların kazanılması vb. sınırları içine hapseden  Büyük Ölüm Orucu  direnişi küçümseyen   sağ liberal bir mevzide bakanların anlayamadıkları olgu tamda bu olsa gerek. Bu devrimci öncünün, çok sayıda devrimcinin ölümü, yaralanması, fiziksel ve zihinsel olarak sakatlanmasıyla nitelenen ÖO direnişi kahramanlığını proleter ve emekçi kitlelerinin kahramanlığıyla birleştirebilen bir devrimci hareketin önünde hiç, ama hiç bir güç duramayacağı gerçeğini anlamak ve bunu yaratmak için daha fazla çaba göstermek gerektiğini bilmek  bakımından önem taşıyor.
Faşist zulmün yanı sıra bir susku kumpası ve toplumsal duyarsızlık çemberiyle kuşatılmış olan devrimci tutsaklar , faşist teslimiyet ve  devrimci onuru ayaklar altına alarak ihanet yuvaları yaratma  saldırısına karşı  neredeyse tek silahları kendi kararlılıkları ve iradeleriyle savaşa tutuşmak zorunda kaldılar  .Bu faşizmin zindanları Diyarbakırlaştırma-Mamaklaştırma faşist politikasını yere çalmak ve  boşa çıkarmak için kullanılabilecek en etkili devrimci silahtı. İşte bu devrimci silah ki zindanların ihanet yuvaları haline dönüşmesini engelledi ve faşizmin  saldırı dalgasının  önüne  barikat  olarak dikilmesini sağladı.
 SAG ve  ÖO eylemi 19 Aralık faşist operasyonun kapsamlı teslim alma  politikasını boşa çıkarma saldırısına karşı durma ve  devrimci onuru korumak bakımından  pratiğe sürülmesi gereken eylem biçimleriydi. Bu bakımdan 19 Aralık faşist operasyonun ardından gelen  hiç bir kural tanımadan pratiğe sürülen  faşist saldırı dalgasına karşı dur diyecek direniş SAG ve ÖO eylemiydi. Buradan olarak  19 aralık operasyonunu ardından  pratiğe süregelen  SAG ve ÖO tamamen  doğru ve  devrimci bir eylem biçimiydi ve  bu nedenle  F Tipi hücre  politikasının darbelenmesinde ve  ideolojik-politik teslim alma saldırısının boşa çıkarılmasında  başat rolünü oynadı.
DEVRİMCİ TAKTİKDE ESNEKLİ YERİNE TEK DÜZELİK YENİLGİYİ KOŞULLADI
Bizce devrimci hareketin hemen tümüde 19 aralık operasyonu öncesi ve sonrası arasındaki zindanlarda  temel bir değişim olduğu ve politika ve taktiklerinde bu gerçeğe uygun olması gerektiğini görme,bilince çıkarma ve direnişin taleplerini buna göre yeniden oluşturmada öngörülü olamadıkları gibi , olaya hiç bir şey değişmemiş gibi yaklaşımı sürdürmüşlerdir. 19 Aralık operasyonu faşist MGK diktatörlüğünün  zindanlarda kaybetmiş olduğu otoriteyi yenden tesis etme ve devrimci sesi boğmayı amaçlıyordu. Bu saldırı dalgası bir yıl öncesinden MGK toplantısında kararlaştırılmış,uygun koşulların yaratılması bekleniyordu.Dönemin başbakanı Ecevit’in”bu operasyonu bir yıl önce  tartışmıştık” sözleri de bu gerçeği doğruluyordu.Bu bakımdan  faşizmin 19 aralık 2000 zindan operasyonu devletin zindanları “ islah etme ” politikasının pratiğe sürülmesiydi ve çok kapsamlı bir amacı güdüyordu. Bu bakımdan devrimci hareket faşist diktatörlüğün bu zindan politikasını bilerek  hareket etmeli ve güçlerini buna göre konumlamalı ve taktiklerini bu zeminde yükseltmeliydi. Ancak düşmanın faşist taktikleri , devrimci taktikler ve manevra yeteneğiyle boşa çıkarılabilirdi.
Onun içindir ki 19 Aralıkta  zindanlarda durum devrimciler lehine ve   düşmanla belli bir  denge yakalanmışken 19 Aralık operasyonunun ardından hem uzun yılları kapsayan ve onlarca devrimcinin katledilmesi ve yaralanmasıyla kazanılan mevziler ve  sağlanan dengeler tümden kaybedilerek durum devrimciler aleyhine ve düşmanın  lehine bozuldu ve hem de  F Tipi hücre uygulaması pratiğe sürülerek ,örgütlenme ve direniş de yeni dönemin yolu açılmıştı.Tam da bu koşullarda F Tipi tabutlukların paçalanması yada yıkılması talebi ikinci plana düşmüş ve  faşizmin,devrimci tutsakları  ideolojik-politik olarak teslim alarak zindanları   ihanet yuvaları haline getirme politikasına karşı direniş birinci plana çıkmıştı.Bu koşullarda devrimci taktik   teslimiyet ve ihanete   geçit vermeden  SAG ve ÖO direnişini örmek  ve buna dayanarak  F tiplerinde tecrit ve  izolasyonun kırılmasına karşı mücadeleyi birleştirmek gerekiyordu.
SAG ve ÖO eyleminin  F Tipi hücre cezaevinin parçalanması zemini üzerine kurulunca bütün taktiklerde buna bağlandı ve bütün güçler tek bir eylemle sonuç almaya bağlanarak bütün güçler cepheye sürüldü. Bu aslında düşmanın zindan politikasını  yeterince kavranmadığı gibi aynı zamanda 19 aralıkla birlikte zindanlarda değişen  politik koşullarında hala bilince çıkarılamadığını ve 19 aralık öncesine uygun taktiklerin ve taleplerin öne sürüldüğüne tanıklık ettik.
F TİPLERİNİN AÇILMASI, TESLİMİYETE KARŞI Ö.O DİRENİŞİNİN ETKİSİNİN DOĞRU ALGILANAMADI
20 Ekim 2000’de üç grubun başlayan açlık grevinin 19 Kasımda Ölüm Orucu eylemine dönüşmesi be bu süreçte dışarı da aydınlarında önemli katkılarıyla F Tipi tabutluklara karşı duyarlılığın artması ve  bir çok kesimin F Tiplerinin mimarı yapısının değişmesi yönünde tutum belirlemesi ve bu politik baskının hükümet üzerinde baskılanma yapması ,devrimci tutsaklarla aydınlar aracılığıyla devletin anlaşmak için yol araması, hükümet yetkililerinin F tiplerinin açılışının erteleneceği ve mimarı durumunu  yeniden düzenlenmesi için  tartışmaların yapılabileceği vb. açıklamaların yapılması ,Ö.O düzenleyen  bu üç grup içinde  erken başarı  eğiliminin geliştiğini ve aydınların aracılık yaptığı ve devletin  köşeye sıkıştırıldığı ve böylesi bir ortamda kamuoyunun devrimciler lehine olduğu koşullarda,eylemi sonlandırarak hem  devrimciler arası parçalı duruma son vermek ve hem de devletin  aydınlar ve yığınlar nezdinde yalanlarını deşifre ederek  önemli bir kitle gücünü yedeklemek bakımından önem taşıyordu. Aslında bu bir yerde taktiklerde esnek  ve politikada ön görülü olmakla bağlıydı.
Ne ki F Tiplerine  karşı mücadeleyi her şeyin  merkezine koyan  DHKP-C’ nin başını çektiği MKP ve TKİP’in de katıldığı boyun eğdiği üçlü ittifak ,aslında kısa zamanda yakalanmış olan önemli bir fırsatı nasıl  heba ettikleri , politik körlük ve  ön görülükten uzak durarak taktikler de donmuşluk içinde oldukları ve  sonrasında ağır bir yenilginin vebalini sırtlarında taşıdıklarını gösterir. Düşmanın zoruyla F Tipi hücrelere atılmayı ideolojik bir zayıflık vb. olarak gören ve “ölürüz de  F  tiplerine girmeyiz” diyen bu akımların daha sonrasında bu görüşlerine uygun davranmayarak, zindanlardaki koşullarda her hangi bir değişim olmamasına karşın f tiplerinde eylemi  fiili mücadeleye dönüştürmeleri-DHKP-C dışındakiler tabi ki- aslında bu akımların F Tipleri zindan gerçeğini doğru okuyamadıkları ve  düşmanın politikalarını yeterince bilince çıkaramadıklarını gösterir. Nitekim eylemin erken  başarıya ulaşacağı sol ve sübjektif yaklaşımı ortaya çıkan  fırsatlarında  heba edilmesini ve eylemin çıkmaza doğru sürüklenmesini koşulladı.
19 aralık öncesi kaçırılan fırsat 19 aralık operasyonu sonrasında da devam etti.Devlet bir yandan f tipi zindan politikasını uygulamaya sokarak ve  dışarıda aydınların ve sınırlı sayıdaki emekçilerin,ailelerin  seslerini boğmaya çalışırken içerde de zaman zaman tutsak temsilcileriyle görüşerek eylemi sürece yayarak adım adım içten çökertmeyi ve  tahliye taktiğiyle ailelerin desteğini de etkisiz hale getirmeyi hedefliyordu.Buna karşı içeride F tiplerine karşı direnişin ana gövdesini oluşturan akımlar politik öngörü yoksunluğu ve donmuş taktik  dışına çıkamıyorlar ve esas tartışmalar  hücrelerin kaç kişi olması üzerinde sürüyordu.Eyleminde sıcak etkisiyle  MLKP, TİKB Merkez, TKP-ML’nin başını çektiği 8.li grup ile  DHKP-C’ nin başını çektiği üçlü grup arasında grupçu ön yargılar ve  dar yaklaşımlar ortaklaşma yerine  faklılıklar biçiminde sürüyordu. F Tipi zindan uygulamasının pratikleştiği bir ortamda DHKP-C  ve  ittifak güçleri,düşmanla görüşmek için tutsakların getirildikleri cezaevlerine geri götürülmesini şart koşarken, 8’li grup koğuşların en az 15 kişilik olmasını ve aksi halde bir anlaşmanın söz konusu olmayacağını  söylüyorlardı. Aslında  örgütler somut gerçekliği anlama yerine kafalarındaki sübjektivizme göre hareket ederek hayali önerilerle zaman öldürüyorlardı. Tartışmalar hücrelerin kaç kişi olması ve görüşmeleri de kimlerin muhatap alınması vb. üzerine sürerken  Ö.O devam ediyor ve  şehit haberleri peş peşe geliyordu.
ERKEN BAŞARI HAYALİ VE Ö.O DİRENİŞİNİN ÇÖZÜLME SÜRECİ
Tüm güçlerini Ö.O eylemine süren akımların  eylemin erken başarıya ulaşacağı yaklaşımlarının tuzla buz olması ,bu akımların eylem biçimlerini gözden geçirmelerini koşulladı. Eylem uzun süreceği ve düşmanın uzlaşmaya yanaşma diye bir politikasının ufukta gözükmemiş DHKP-C, MKP, TKP-ML,TİKB merkezi  savaşa sürdükleri tüm güçlerini seçilmiş kişilerle Ö.O devam biçiminde  değiştirerek  sol taktiklerinde bazı düzenlemeler yapmaya yöneltti. Aynı zamanda düşman direnişi kırmak için,  devrimci hareketin bazı kesimlerinin bu sol maceracı ve erken başarı hayalci  politikalarını direnişin içten çözülen bir durumu olarak değerlendirdi ve ondan sonrası da izlemiş olduğu Ö.O eylemcilerini tahliye etme taktiğiyle  direnişe en büyük  darbeyi indirmeyi başardı ve bu taktikle Ö.O direnişi  adım adım çözmeye yöneldi  ve  örgütler direnişi kırma olarak görüp değerlendirdikleri düşmanın bu geçici tahliye etme taktiğine karşı  mücadele etme ve  böylece boşa çıkarma çağrısı yapmasına karşın tabana  ve ailelere söz geçirememesi ve oportünist  uzlaşmacı yaklaşımlar sonucu –ki bu tahliye politikasına hiç bir biçimde uymama kararına sıkıca uyan tek bir akım oldu oda DHKP-C idi.- başarılı olamadı.
Ö.O eylemini uzaması ve dışarı da ailelerin  desteğinin de darbelenmesi  direnişçiler üzerinde ciddi  olumsuz etki yaptı ve  içten çözülmelere artarak sürdü. Bu durum görülerek eylem bütün güçlerin  ortak katılımın sağlanacağı SAG eylemi örgütlenerek  sonlandırılması , dağılan ve yorulmuş olan savaşçıları dinlendirmek ve yeniden toparlamak,ayrı düşmüş olan PKK’ li tutsakları da sürece katmak bakımından önem taşıyordu. Çünkü yalnızca zindanlardaki devrim güçlerin  Ö.O direnişiyle ve güçleriyle  faşizmin F Tipi zindan saldırısını bir vuruş da boşa çıkarmak ve  yıkmak söz konusu olmuyordu. Bu gerçeği görerek güçleri tümüyle  heder etmeden teslimiyete ve ihanete hayır diyerek  Ö.O direnişini sonlandırarak filli direnişi sürdürmek   ve güçleri yeniden toparlayarak uzun vadeli bir savaşıma hazır olmak gerekiyordu.
 Çünkü zindanlardaki savaşım her zaman gelgitler yaşamıştır ve bugünde böyle olacaktır.DHKP-C’ li arkadaşların ya hep ya hiç taktikler  yanlış ve aynı  zamanda  somut durumun ihtiyacına yanıt vermediği içinde devrimci ve geliştiricide değildir. Zaten böyle olması nedeniyle  DHKP-C  Ö.O eylemini sembolik bir hale getirmiş durumda.Yani Ö.O ekiplerini iki yada üçer kişilik ekiplerle sınırlayarak  eylemi daha çok propaganda-ajitasyonun temeli haline dönüştürmüştür. DHKP-C’ nin kendiside bu kadar sınırlı sayıda Ö.O ekipleriyle F tiplerinin parçalanarak  boşa çıkarılmayacağını biliyor. Ama öncü savaşçı çizgisine ve eylem tarzına uygun biçimde eylemi sürece yayarak devamını  savunuyor. Ne ki ÖO eylemi DHKP-C’ nin bu yaklaşımıyla sıradan bir eylem haline düşürülmüş  ve  vurup alıcı etkisini de   zaafa uğratmıştır. Aynı zamanda DHKP-C diğer akımların eylemi bir oldu bitti biçiminde bırakmalarına da tepki olarak şehitler bağlılığın  duygusallığı içinde de Ö.O eyleminin devamını savunuyor.
Ö.O DİRENİŞİNİN DERSLERİNİ DOĞRU ALGILAMAK
Toparlamak gerekirse;19 aralık faşist operasyonu ve ardından  F tipi hücre  zindanlarında uygulamaya sokulan  ideolojik-politik teslim alma ve ihanet dayatmasına karşı devrimci tutsakların başlatmış oldukları SAG ve ÖO direnişi  devrimci bir duruşuydu ve bu devrimci duruş  nedeniyle zindanların ihanet yuvaları haline getirilmesi boşa çıkarıldı. Ama oransız politik güç ilişkileri,dışarıda ciddi bir devrimci  muhalefetin zindanlardaki direnişle aynı kulvarda buluşamaması, düşmanın ortak hareket tarzı içinde olması, devrimci tutsakların iç bölünme ve çok parçalılık içinde eyleme katılmaları, PKK tutsaklarının eylem dışında kalmaları ,devrimci akımların erken başarı  hayali içinde olarak  taktiklerde esneklik içinde olamamaları vb. nedeniyle   devrim tarihine büyük ölüm orucu direnişi olarak geçen  Ö.O direnişi belli bir dönemden  sonrası içten çözüldü ve  taktiksel yenilgiyle sonuçlandı. Bunda kuşku yok ki  dar grupçuluk  ve ben merkezcilik içinde hareket eden devrimci akımların  karşılıklı çok  büyük  hataları ve politik öngörüden uzak ve tek düze  taktik çizgisinin belirleyici etkisi oldu.
Zindanlardaki devrimci tutsaklar çok zor koşullarda ve ciddiye alınabilir bir aktif kitle desteği, hatta geniş bir kamuoyu sempatisi olmaksızın faşizme karşı eşine ender rastlanır bir direniş gerçekleştirmişlerdir. Onlar, faşist diktatörlüğün  ve emperyalizmin ve onların uşaklarının, tüm vahşet, hile ve çığırtkanlıklarına rağmen ülkemizde kökü derinlere giden devrimci damarı kurutamayacaklarını bir kez daha göstermiş bulunuyorlar.
Yanı sıra, çeşitli devrimci örgütlerden tutsakların, aralarındaki taktik ve anlayış farklılıklarına rağmen zindanlarda ortak bir direniş cephesi oluşturmalarının, örneklerini yaratarak, TDH' nin saflarında hala önemli ölçüde etkili olan grupçuluğa ve sekterliğe karşı ortak bir  duruşun adı olmuştur.
F Tipi teslimiyet ve ihanet dayatmaları boşa çıkarılmış ve devrimci iradeyi  hiç bir gücün asla teslim alınamayacağı bir kez daha teyit edilmiştir..
Ö.O direnişini bu olumlu yanlarına karşın eylemin yenilgiye yol açmasını sağlayan    hatalı anlayış ve yaklaşımları da söyle özetlemek mümkündür;
Bu hataların başında, sayısız uzun süreli AG' lerinin Ö.O eylemlerinin  deneyiminden doğru derslerin yeterince çıkarılamamış olması ve düşmanın küçümsenmesi  geliyor. Yaşanan cezaevi direnişlerinin deneyimi, düşmanın saldırılarının büyük bedeller ve giderek süresi uzayan AG' leri karşılığında püskürtülebildiğini, ancak varılan anlaşmaların eylemin bitmesinden sonra az ya da çok hızlı bir tempoyla çiğnenmesi ve hakların geri alınması nedeniyle, bir süre sonra yeni bir direnişin gündeme geldiğini göstermekteydi. Cezaevlerindeki kavga tek bir çarpışmadan çok bir savaşa, bir dizi çarpışmadan oluşan uzun süreli bir çatışmaya benziyor. Tıpkı iki ordu arasındaki savaşta olduğu gibi, cezaevindeki belirli ve tekil bir çarpışmada da daha zayıf konumda ve yenilmekte olduğu ortaya çıkan tarafın gücünün tümünü cepheye sürerek çok daha ağır bir yenilgiye çağrı çıkarması ve bütün olanaklarını ve yedeklerini tüketmesi hiç de doğru ve mantıklı değildir. Akıllı bir komutan, herhalde hiçbir zaman böyle davranmazdı. F-Tiplerine fiilen direnerek ve kendi iradesi dışında kapatılmanın bile adeta teslimiyetle özdeşleştirildiği, bu zindanlarda devrimci onuru korumanın neredeyse olanaksız olduğu ve dolayısıyla bunun çok sayıda ölümler pahasına da olsa mutlaka ve tek hamlede önlenmesi gerektiği tezi, bu "ya hep ya hiç" anlayışının bir sonucuydu. TDH, propaganda ve ajitasyonunu sürdürürken kullanabileceği bu söylemi, taktiksel bir anlayış düzenine çıkarmamalı ve adeta kendi propaganda ve ajitasyonunun kurbanı olmamalıydı.
Gerek genel olarak sınıf savaşımı ve gerekse Türkiye'de yaşanan cezaevi savaşımı, kaçınılmaz olarak tekil yenilgi ve zaferlerle, iniş ve çıkışlarla dolu bir süreç olmuştur ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. TDH'nin işçi ve emekçi kitleleriyle bağlarının çok zayıf ve dolayısıyla kitlelerde devrimci tutsaklara yönelik saldırılara karşı duyarlılığın yok denecek düzeyde olduğu koşullarda onun, gücünün tümünü seferber ederek ve cepheye sürerek ve adeta kendini tüketerek faşist rejimin F-Tipi saldırısını durdurmaya kalkışması, taktiksel önderlik bakımından ağır bir hataydı ve ister istemez yaşanmakta olan yenilginin kapsam ve derinliğini büyütmeye yardımcı oldu. Bu koşullar altında, bazı mevzi kayıplarını geçici olarak sineye çekmek, -ilerde, daha elverişli koşullarda yeniden saldırıya geçmek üzere- geçici olarak geri çekilmekte duraksamamak, direnişi zamana yaymak ve fiili eylem ve direniş  biçimlerini öne çıkarmak ve bu arada kamuoyunu tutsaklar yararına biçimlendirmek için uğraş vermek, daha mantıklı ve daha doğru olurdu.
 2000 yılı ÖO direnişinin "dış" koşulları da önemli ölçüde farklı olduğu ve TDH bakımından daha ya da çok daha elverişsiz olduğu hesaba katılmadı. 2000 yılında ÖO direnişi başladığında PKK faktörü ortada yoktu ve Kuzey Kürdistan'da silahlar susmuştu. PKK'nın ve onu izleyen Kürt halkının fiilen tarafsızlaşmış ve devreden çıkmış olması, siyasal güç dengesinin büyük ölçüde karşı-devrimden yana değişmesine yol açmıştı. TDH' nin çapının da 1996'ya kıyasla daha da küçüldüğü hesaba katıldığında, PKK faktörünün devreden çıkmış olmasının, güç ilişkileri bakımından, devrimin zararına önemli  bir değişme anlamına geldiği açıktır. Bunun, "içerdeki" doğrudan sonucu da, siyasal tutsakların ana gövdesini oluşturan PKK'lıların -A. Öcalan'ın "demokratik cumhuriyet" çizgisi uyarınca- ÖO direnişine yer yer sınırlı ve pasif bir destek sunarken, açıklama ve eylemleriyle onu esas itibariyle baltalamaları ve "Farkımızı koyduk, iyi oldu" tutumunu benimsemeleri olacaktı. Keza 2000 de  egemen sınıflar ve burjuva düzen partileri bakımından çatışmalar hafiflemiş ve generaller politik durumu kendi lehlerine değiştirmiş ve  çelişmeler  olabildiğince aşağıya çekilmişti.Aynı zamanda ,TDH ve onun bileşenlerinin çoğu, gerek kadro gücü ve gerekse kitle ilişkileri bakımından 2000 döneminde daha bir zayıflamıştı. Yine , ABD ve AB emperyalistlerinin bölge politikalarında TC devleti ile örtüşmesi ve F-Tiplerinin dayatılmasını inat ve ısrarla "cezaevi reformu" ve tutsakların direnişini "cezaevi reformuna karşı çıkma" olarak sunarak faşist diktatörlüğe destek sağlamış.
(1313 okuma)  (Devamı... )
Halkın Birliği
BELLEK
Sitemize Hit
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.07 Saniye