SINIF HAREKETİNİ ZAAFA UĞRATAN BAZI UNSURLAR
Tarih: 12.03.2007 Saat: 17:33
Konu: İşçi Memur


Sınıf hareketinin toparlanıp başını ileriye kaldıramaması ve istenilen atılımın bir türlü yakalanaması ve sınıfın birleşik bir güç olarak kendi hakları savunmada geri kalması, devrimci saflarda sınıfa ilişkin güven eksikliğini kışkırtmakta ve sağlıksız değerlendirmelerin yolunu aralamaktadır. Sınıf hareketini ulusarası ve iç poliitk-ekonomik gelişmelerde, devrimci ve komünist haretin durumundan vb. soyutlanmış olarak ele alınıp değerlendirilmesi hiç kuşku yokki doğru olmayan yanlış değerlendirmeleri koşullayacaktır. Onun içindir ki konuyu daha bilimsel ve soğuk kanlı olarak ele almak ve buradan çıkış yolu üzerine yoğunlaşmak gerekiyor.

Bilindiği üzere emperyalist kapitalist ermaye küresel boyutta hareket ederken ve bu anlamda evrensel bir süreci derinleştirirken, emeğin evrensel dolaşımı yasaklandığı gibi onu ulusal çitler içine hapsetmeye çalıştı. Emeğin ulusal çitler içine hapis edilmesi hem genel çıkarlar yerine sınıf dışı toplumsal öznellikleri öne çıkardı, hem de tekil sınıf çıkarlarını. Bu duurm kaçınılma zolarak sınıf hareket bakımından yeni bir kırılma anlamına gelecekti.
Elbette işçi hareketi, aile, çevre, mülkiyet, farklı iş örgütlenmeleri vb. tarafından sürekli olarak şekillendirildi. Yerel ve bölgesel bağlar (hemşericilik gibi), korkuyla işlenen ve TV kanallarında pompalanan ‘ulus’ kimliği, farklı kültürlerin birbirine olan üstünlük propagandası vs. rejimin ısrarla üzerinde durarak işlediği argümanlardır. Bunlar kuşkusuz yeniden ve hemde daha güçlü olarak üretildi ve kışkırtıldı.Sosyalizmin yenilgisi ve geri çekilmesi bu durumun daha yıkıcı omasını koşulladı. Milliyetçilik ve dincilik bu süreçde revaçda oldu ve küreselleşme hakları bölüp parçalayarak onlarca uydu devletin kurulmasını ve halkların birbirlerine düşman edilmesinin önünü araladı. Dahası tüm bunlar burjuva kapitalist rejimle emekçiler arasında ki çatışmayı asgariye çekmeyi amaçlayan kölelik bağlarıydı. Sınıf çatışmasının tepkileri ehlileştirilerek başka kanalar içine aktardı. Böylece bu bağlar dolayımsız biçimleri kapsadı ve pratikte ona uygun tepkileri yarattı.



Geçmişte ‘insan hakları, dini özgürlükler, demokrasi, birey hakları vb.’ gibi olgular bu bağlar içinde gelişmişti. Ancak yine de bunlar evrensel sınıf çıkarları bağını zayıflatamadı. Tersine onu etkin kıldı ve ona itilim yaratmaya yaradı. Dolayısıyla toplumsal sınıf bağını güçlendirdi. Ulus, ırk, din, cinsiyet, ekoloji vb. bütün bu bağlar, sınıfın sınıfsal kimliğine ve bağlantılarına kuvvet kazandırırken, sınıf hareketinin de dolaylı itici güçleri haline dönüşmüştü. Geçmişte bu bağlar, sınıfın evrensel-toplumsal çıkar ilişkilerinde hem sınıfı düzene bağlayan esaret bağını yok edecekti hem de kendisini bu karmaşık bağlar içinde geliştirme dinamiğini yakalayacaktı. Sınıf mücadelesine renk katarak ona ivmelendirecekti. Sınıfın emek sürecinde yoğun sömürü ve baskıya maruz kalışı böylece onun itici gücünü de devrimcileştirecekti.
Oysa şimdi durum oldukça değişik. Bu dönemde kültürel varoluş biçimleri sistemle ilişkisinde sınıf için birer esaret bağına dönüştü. Akrabalık, hemşericilik, bölgecilik, ortak dinsel ya da bölünmez vatan söylemleri vb. bütün bunlar, sınıfın devrimci enerjisinin yönelimini saptıran, gerici konumu derinleştiren ve sistem’le uyumu emreden kölelik bağlarına dönüşmüş olmasını asla unutmamak gerekir. Son yıllarda özelleştirmelere karşı direnişlerde bile; özeleştirmelere hayır diyen işçiler bunu ‘vatan için özelleştirmeye hayır’ sloganları ile karşılıyordu. Yurtseverlik ile anlatılan, vatanın tüm zenginliklerini ele geçirmiş bir avuç burjuva haydutun çıkarlarını savunmaya kadar ileri gitmişti. Bunu faşistlerden liberal sola kadar herkes kışkırtıyordu. Tüm bunlar “Ulusal sermayeye sahip çıkma “adına. Sanki bağımsız bir Türkiye ve bağımsız bir ekonomik sistem varmış gibi.
Tarih bu dönemde biraz tersine döndü. Elbette bu hep böyle devam edecek anlamına gelmez. Sınıf farklılıklarının derinleşmesi sınıf çelişkileirni keskinleştirdiği gibi mücadelenin temelinide güçlendrirecektri Ama elbette bu kendiliğinden olmayacaktır. Devrimci ve komünist güçler tarihin içine yeniden ve yeniden müdahale ederek sokması ve süreci hızlandırması gerektiği açık.
Haliyle sınıf bir ‘ilişkiler ve süreçler’ toplamı olduğuna göre, doğal olarak bu ilişkiler ve süreçler üzerinde salt insan iradesinin dışında oluşan üretim / ekonomik ilişkiler bağlamında değil, aynı şekilde tarihsel deneyler ile kültürel oluşumlar bağlamında da etkili olmaktadır. Sınıfın elinde toplanan maddi güç dönüşüm süreçlerinde temel bir olguya işaret eder. Ama bu dönüşümün kendisi için yeterli bir neden değildir. O nedenle dönüştürme hareketinde oluşması gereken mutlak zorunluluk şudur; sınıfın deneyimlerinden hareketle sınıf bilincinin gelişmesi, sınıfın moral ve kültürel değerlere kavuşması olmazsa olmaz koşulların başında gelir.
Bu nokta da tarihsel olarak iki sorun belirgin olarak öne çıktı; ilki belirli sınıflar arasında var olan ayrımı belirleyen ve sınıfları tanımlayan ölçütlerde ki kaymalardır. Yani sınıf çıkarlarında ortaya çıkan sorunlar olarak... İkincisi de yukarda sınıfların hem oransal dağılımlarında hem de tarihsel ve kültürel değişimlerde ortaya çıkan sorunlardır.
Şimdi bunlar üzerinde kısaca duralım. Önce sınıf çıkarları sorunundan hareket edelim. Bu sorun proletarya hareketi için hem temel bir sorundur hem de sınıfı tanımlayan ölçütlerden birisidir. Çünkü sınıfın üretim sürecinde ekonomi ile ilişkisinde ortaya çıkan yapısal konumlanışı sınıfın çıkarlar zeminini de belirlemektedir. Ancak yine de işçi hareketi salt çıkarlar zemininden hareket edemez. Çünkü yoksulluk veya zorunlu ihtiyaçlar gibi bütün ekonomik gereksinmelerin her biri genel (sınırı ekonomik olan) düzeyde sınıf çıkarlar zeminini gösterir. Ancak bu genel çıkarlar sınıfın sonal hedefi doğrultusunda ki hareketin genel çıkarlarına her zaman hizmet etmez. Son 27 yılın işçi hareketi deneyi ülkemizde bunu gösterdi. Dahası kol işçiliğine (sanayi) dayanan ekonomik örgütlenmeler (sendikalar) veya bu temelde ki diğer arayışlar (konsey, meclis, işyeri temsilcilikleri, şubeler platformu vb.) insan gereksinmelerinde genel çıkarlar için kendi başına bir temel oluşturmadı. Tersine sınırı ekonomizm-sendikalizm düzeyinde kaldı. Yani buradan politik bir sınıf hareketine sıçrama sağlanamadı.

Burada şu soru yanıtlanması gereken önemdedir; acaba bizim gibi ülkelerin tarihinde ortaya çıkan mutlak yoksulluk genel sınıf çıkarlarının mutlaklığına yol açan abir eğilim geliştirdi.Yani yoksulluğun kader sayılması ve devletin “baba devlet, kerim devlet olarak görülmesi sınıfın sistem içine çekilmesi ve sömürülüp baskı altında tutulmasına şür bunayla” yanıt verme eğiliminin egemen kılınması. Yoksulluk bir yerde dini gericiliğin gelişimini körüklemiş ve örgütsüz olmaıs ve sosyalzimin geriye düşüşüyle kurtuluşu tanrıya sığınmada bulma gibi olumsuz bir eğilimin gelişmine yol açmış ve işçiler arasında dinci gericilik 12 eylül darbesinden sonrası güçlenerek gelişmiştir. İşçi semtlerinde dinci gerici partlerin önemli güç elde etmekleri başka bir şeyle açıklanamaz.
Elbette kapitalizmin genel çıkarlara düşman olduğunu biliyoruz. Bunun nedeni proletaryanın özel mülkiyete son verme isteği ve emeğin sermayeye tabi olmasına ait bağların kesilmesi talebidir. Bu sınıf hareketinin genel çıkarlarına tekabül eder. Dolayısıyla kapitalizme karşı genişleyen her eylem bu genel çıkarlarla ilgili bir öz taşır. Bu nedenle kapitalizm, sınıfı ekonomik çıkarlar (genel veya yerel çıkarlar) sınırında tutma eğilimini hep bu nedenle taşımıştır. Bu eğilim bütün kapitalist ülkelerde ki burjuvazinin genel bir eğilimdir zaten. Ancak karşı direnişler için temel olan bu nokta, her ülkenin tarihinden ve kültürel konumundan ileri gelen geleneksel yapılar için aynı sonucu doğurmamıştır. Bunu ülkemiz açısından da geçerli bir olgudur.

Daha önce de belirttiğimiz gibi mülksüzleşmenin artması, ücretli çalışanların ve işsizlerin ortak yaşam koşulları vb. gibi öznellikler, önceki dönemde var olan esaret bağlarına karşın sınıf mücadelesinde ortak bir temel yaratmıştı. Hareket sisteme karşı yönelmiş ve onu sorgular hale gelmişti. Ancak bugün Türkiye de büyük oranda ve belirleyici düzeyde eski esaret bağlantılı ilişkilerin egemenliği, mülksüzleşme sürecini bir yerde sınırlı da olsa frenleyen ekonomi dışı sektörün, başka bir deyişle kayıt dışı büyük bir paranın dolaşımda bulunuşu ve ülkenin uluslararası tekellerin saldırısına maruz kalışı gibi değişik nedenler, yaşamın tümden ticarileştirilmesine yol açmıştır. Bu durum yeniden esaret bağlarını güçlendiren ve emekçi güçleri sisteme bağlayan bir olgu olarak düşünülmesi gereken bir noktadır. Kuşkusuz bu modern anlamda proletaryanın devrimci enerjisini baskı altına alan bir dizi nedenlerin başında sayılabilir.
Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile ütopyaları söndüren bir bilinç yıkımına, diğeri de küresel sermayenin artan oranda yeni üretim biçiminin doğal sonucu olan teknolojik sürecin yarattığı derin sarsıntılarına neden olmuştu. Bu ilişkiler içinden yeni bir insan kimliği doğdu; aletlerin kölesi olan, gündelik yaşayan, TV’lerin ideolojik bombardımanına açık, insani değerlerinin kaybolduğu ve adeta düşünmenin elinden alındığı yeni bir insan tipinin ortaya çıktığı yeni süreçlerdi bunlar. Bu nedenle eski esaret bağları yeniden gündemin belirleyici maddesine çıkarıldı. Ve bu eski bağlar yeniden gündemleştirilerek sınıf hareketinin aleyhine doğru gelişen sürecin önünü açtı.
Geçmişte emek sürecinin belirleyici ilişkilerinde eski kimlikler, yani din, aile, milliyet, kadın vb. gibi sorunlar büyük oranda ihmal edilmişti. Bu ihmale dayanan konumlar, sonraki küresel emperyalizm koşullarında yeniden diriltildi ve etkin bir özellik kazandırıldı. Sanayi bölgelerinin sınırlandırılması, yoğunlaştırılan ticari iş hayatı, yaygın işsizlik, küçük ya da büyük taşra kentlerinde ki iş ortamı, doğal olarak ortak iş tecrübelerini, dayanışma kültürünü ve ortak davranış biçimini de erozyona uğrattı. Bu durum insanlığa ait ortak kültürel-ahlaki değerleri de aşındırdı. Bu düzensiz ilişkiler bağına ek olarak, sınıf dışı kimliklerin gücüyle birlikte sosyalizme yönelen işçi hareketini de dumura uğrattı. Dumura uğramak bir beyin sarsıntısıdır ve bir şok geçirme durumudur. İşçi sınıfı, özellikle sınıfın alt kesimleri hala bu şok ve sarsıntının içinden çıkmış değildir.
Aynı şekilde insanlar kapitalizmde hızlı bir şekilde pazar ağı içine çekildi. Geçmişte emekçiler ile pazar arasında dolaylı bir ilişki vardı. Emeğini pazarda satıyor, bunun karşısında iş buluyor ve ücret alıyordu. O ücretle yeniden yaşam için zorunlu maddeleri pazardan almak için yeniden dolaylı olarak pazarla ilişki kuruyordu. Pazar dolaşım ve tüketim alanıydı. Üretici kapitalizmde emekçiler sınıfı kendileri için kurdukları yaşam biçimi daha çok üretim merkezliydi. Evi ile işi arasında ki bir yaşamdı bu. Hem işyerlerinde hem de sınırlı da olsa evinde sadece mal ve hizmet üretmiyor, aynı şekilde moral ve kültürel değerleri de üretiyordu. Zorunlu gereksinmeler dışında pazarla ilişkisi sınırlıydı. Oysa şimdi durum çok değişti. Evi ile işi arasında ki ilişki, adeta evi ile pazar arasında ki ilişkiye yerini bıraktı. Çünkü işten atılan işsizler veya yarı iş güçleri, neredeyse nüfusun yarısını oluşturur hale gelmiştir. Bu işsiz kitleyle birlikte çalıştığı halde geçinemeyenlerin yedek iş talebi pazarı oldukça büyüttü. Yeni işçi sınıfı artık pazarla ilişkisi dolayımlı olmaktan çıktı ve dolayımsız bir ilişkiye yerini bıraktı. Elbette pazar dediğimizde sadece mal alım ve satımının ya da emek satımının bir alanı değil, aynı zamanda ticarileşen yaşamın ‘üretim’ ve dolaşım alanı haline geldi. Çünkü artık işçi, pazarın açıktan insafına terk edilmişti. Bu da kültürel değerleri aşındıran bir sonucu doğurmuştu. Kolektif yaşamı ve kolektif kültür ve ahlakı paralize eden, bireyci kimliğin inşa edildiği bir temeldi bu.
Elbette bütün bunlar karmaşık tarihsel bir durum göstergesidir. Geleneksel bağlarla örülmüş ve cendere içine hapis edilmiş bir işçi hareketi, bu bağların gücünden dolayı, sosyalizme yönelim eğilimlerini baskı altına aldı. Dolayısıyla işçi hareketi ekonomik taleplerle sınırlanan bir ‘işçicilik’ sınırına takılıp kaldı. Bunun aşılası yada darbelenmesi uzun soluklu bir aydınlanma ve süreklilik arz eden tutarlı devrimci bir çalışmayı gerekli kılıyordu. Fabrikaları fetheden ve haliyle sendikaları tabanın baskılanmasıyla harekete geçiren, Latin amerikada yayılana sol salgayı arkasına alan bir devrimci çalışma bu zaafların aşılmasını hızlandıracak ve sınıf hareketinin kendisi için savaşır bir konuma çekilmesine öncülük yapacaktır.







Bu haberin geldigi yer: DHB
http://www.halkinbirligi1.net

Bu haber icin adres:
http://www.halkinbirligi1.net/modules.php?name=News&file=article&sid=802