MİT ENVER PAŞACALIĞI DÜŞLÜYOR
MİT Müsteşarı’nın, ‘80. kuruluş yılı’nda yaptığı açıklamada özetlenen görüşler devletin farklı düzeylerdeki temsilcileri tarafından son yıllarda çeşitli vesilelerle dile getirilen Enver paşacılığın” yeniden hortlatılmasından başka bir anlam taşımadığını gösteriyor. Hatırlanacağı üzere 1900’lerin başlarında Alman emperyalizminin çıkarları ve Osmanlı imparatorluğunun ayakta tutulması amacıyla 90 bin asker Rus cephesine sürülmüş ve onbinlercesi Alahu ekber dağlarında donmuştu. Enver Paşa çürümüş ve parçalanma süreci yaşayan Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutmak için son kez maceralara kalkışmış ve buda onun sonunu getirmişti.
Enver Paşa imparatorluk hayaliyle oradn oraya savrulup dururken Osmanlı geleneğini paylaşmada bir birleiryle yarışan egemen sınıflar ve onların askeri-politik temslcileri fırsat buldukça TC devletinin gücünü göstermek adına bölgede yeni maceralara kalkışmaktan geri durmamıştır. Dün Enver Paşa bu maceraları ve halkları bir birlerine kırdıma politikasını Alman emperyalizminin desteğiyle uygulamaya sokanlar bugünde Osmanlı ve Enver paşanın izinde yürüyen generaller-MİT ve AKP Hükümeti ve burjuva düzen partileri ABD emperyalizminin desteğinde bu saldırgan ve işgalci politikayı uygulamayı düşlüyorlar. Daha önceden genelkurmay ve ardından MİT yönetimince, bu Enver paşacılığın ısıtılması ve güncel gelişmelerle bağlantıları içinde yeniden ‘formüle edilmesi’ aslında devlet katında dışpolitikada bölgede lider güç olma olma yolunun askeri-politik alanda saldırgan bir politika izlemekten geçtiğini dışa vuruyor. MİT’in açıklamalarında yeni olan birşey yok. Yeni olan şey yalnızca MİT’inde genelkurmayla aynı hatta durduğu gerçekliğini yüksek sesle dile getirmesidir. O halde, devletin esas temsilcileri TC devletini bölgede lider güç yapmanın yolunun Enver Paşacılığı diriltmekten geçtiğinide buluştuklarını gösteriyor. İşbirlikçi tekelci sermayenin değişik sözcülerinin “kendi düşüncelerinden bir şeyler bulduklarını“ söyledikleri ve Erdoğan’ın sözleriyle de bir biçimde teyit edilen açıklamada Taner özet olarak “bazı milletlerin ve ulus devletlerin ortadan kalkacağı bir sürece girildiğini; ...ulus devletin tehdit altında olduğunu; ...Türkiye‘nin bekle-gör-tavır al politikası izleyemeyeceği; statükocu davranılamayacağı ve gecikmeden aktif politikalar geliştirilmesi gerektiğini” söylüyordu.
Emre Taner’in açıklamasının ana noktasını “Türkiye’nin stratejik konum ve rolü” ile ilişkilendirilmiş “aktif politikalar ihtiyacı“ vurgusu oluşturuyordu. Yani TC devleti satatükodan çıkıp bölgede daha aktif rol üstlenmesi gerekir diyor.yani ABD’nin sac vaşa arabasına TC devletinin daha sıkıca bağlanarak bölgede jandarmalık rolünün ikircimsizce yerine getirlmesi salık veriliyor. Aslında işbirlikçi tekelci ermaye ve devletin esas sahibi ordu ve üst bürokrasice uzun dönemdir dillendirilen “stratejik aktif politika ihtiyacı“, içerdeki ve dışarıdaki; özellikle bölgedeki gelişmeler gerekçesine bağlanarak büyük sermaye güçlerinin toparlanması ve ilişkilerin, Erdoğan’ın “nüfuz etme“ olarak ifade ettiği yönde yenilenmesi gibi bir hedefe sahip olduğu bir gerçek. MİT, “ulusal devletin tehdit altında olduğunu“ söylüyordu ama tehdit olarak görülen örneğin “ulusal ekonomi ve kaynaklar“ üzerinde denetim kuran, “ulusal sanayi dalları” ve tarımı denetimine alan emperyalist büyük güçler ve uluslararası sermaye değildi. Türkiye’yi komşularının aleyhine olarak çatışma ve savaş politikalarına çeken ABD, üstelik Türkiye toprakları üzerinde askeri üsler bulundurmasına; işgal ettiği ya da tehdit altında tuttuğu bölge ülkelerine yönelik askeri politikaları, Türkiye‘yi taşeron tutarak uygulamasına karşın, tehdit olarak görülmüyordu. “Milli İstihbarat”ın -ve temel devlet kurumlarının- İncirlik başta olmak üzere askeri üslerin Irak’ın vurulması ve 700 bin civarındaki Iraklının kırımına yol açan “işgalci politikaların uygulanmasındaki aktif rolüne bir itirazı yoktu. Dahası, devlet yöneticileri “ulusal çıkarlar”a, Amerikan emperyalist politikasının yön verdiği “Küresel değişim, küresel değişimin gerekleri”ne bağlamışlardı. Türkiye’yi yönetenler, emperyalist strateji ve uluslararası teklci sermaye yönlendiriciliğinde “yenilenmiş” rol arayışındaydılar.
Ancak bu rol arayışı büyük maceraları içeriyor: Egemen sınıf sözcüleri onu “Türkiye’nin ulusal çıkarları gereği”göstermeye çalışsalar da, bölgede ve dünyada yaşananlar bunun çatışma, işgal ve savaşlara götürdüğünü ve bundan da tüm işçi ve emekçilerin büyük zararlar gördüğünü ve yıkıma yol açtığını gösteriyor. Son yılların uluslararası pratiği bunun kanıtlarını yeterince sergilemiş durumda: ABD’nin ve öteki başlıca emperyalistlerin “küreselleşme gereği” diyerek toprakların ve yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yeniden paylaşımı ve denetimi için askeri işgallelere ve operasyonlara daha yoğun olarak yeniden baş vurmaları, uluslararası alanda siyasal gericiliği takviye eden ve kışkırtan “yeniden yapılandırma” politikalarını besledi. ABD ve İngiltere, Almanya, Fransa gibi Batılı öteki emperyalistlerin “ulusal çıkar alanı”nı uluslararası alanda ve “dünyanın her tarafı” denilebilecek biçimde tarif etmeye yönelmeleri, Türkiye gibi ülkelerin yönetimlerini de gerginlik ve şiddet politikalarına daha fazla yöneltti. “Aktif politika” tanımı ve istemi bu ortamda geliştirildi. Kuşku yokki, bundan en büyük zararı ise emekçiler ve yeni sömürge bağımlı ülke halkları gördüler, görüyorlar.
Türkiye, egemen sınıflarının özellikle eski Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve bağlı devletlerin ABD ve Batılı kapitalist-emperyalist devletlerin çıkarlarıyla birleşecek biçimde “birlik”ten ayrılmaları sürecinde “Adriyatikten Çin Seddine Büyük Türk Dünyası” söyleminde ifadesini bulan politikalarla sözüm ona stratejik yenilenmeye yöneldikleri, ancak büyük güçlerin olduğu yerde, rolü “taşeronluk” olarak belirlenmiş bir gücün, -o bölgenin önemli bir ülkesi ve gücü olmasına rağmen- söz sahibi olmasının olanaklı görülmemesiyle bundan geri atmak zorunda kaldığı biliniyor. Türkiye işbirlikçi faşist gericiliği, emperyalistlerin kulaklaırnı çekmelir ve askerlerinin başlarına çuval geçirmeleri deneyimiyle bu söylemi terk etmek zorunda kaldı. Ne var ki, onun öteden beri kendi adına da söz söyleme, bölgesel bir güç olarak “hak” iddia etme, özellikle Kürt ve eski Orta Asya cumhuriyetleri halkları üzerinden yayılmacı politikalar izleme emelleri son bulmadı. Emre Taner‘in ifade ettiği görüşleri, ABD‘nin İngiliz emperyalistleriyle birlikte Irak petrollerini 35 yıllığına ve yüzde 70 oranında Enron, Exxon, Shell gibi uluslararası petrol şirketlerinin işletmesine açma çalışmalarının sonuçlanmak üzere olduğu; Irak‘ta iç çatışmaların kışkırtılarak fiili bölünmelerin hukukileştirilmesi yönündeki gelişmelerin yoğunlaştığı ve Irak Kürtlerinin kendi bölgelerindeki enerji kaynakları üzerinde “ulusal denetim kurma“ çabalarının arttığı bir dönemde, bu gelişmelerle birlikte ele aldığımızda, “Türkiye’nin aktif ulusal politika izlemesi”yle kastedilenin anlamı daha iyi anlaşılabilecektir. Emperyalizme uşakça bağlanmış ve ABD’nin çıkarlaır temelinde biçimlenen TC devletinin “ulusal“ politikasının “Kerkük’ün Kürtleştirilmesi tehlikesi” üzerinden aktifleştirilmek istenmesi, ABD’nin bölge politikalarına hizmet karşılığı Kürtlerin ulusal hak yoksunluğuna mahkum bırakılmalarının hedeflediğini gösteriyor. “Statükocu olmama” ve “bekle-gör ve tutum al” politikasının terk edilmesi isteği, “bölgenin karışık durumundan yararlan ve harekete geç” çağrısından başka birşey olmasa gerek. “Ulusal çıkarlar ve ulusal devlet tehdit altındadır; Türkiye elindeki tüm olanakları değerlendirmelidir” vurgusu, halk kitlelerini emperyalizme işbirlikçi politikalar karşısında tavırsızlığa itme ve bu politikalara yedekleme hedefine sahiptir. “Büyük tehditlerin varlığı” vurgusunu devlet ve hükümet yöneticileri gerçek tehditlere karşı bir çıkış için bugüne kadar hiçbir zaman kullanmadılar. Bugün de böyle bir hedefleri yok. Bu vurgu bir korku ortamı yaratılarak halkın Enver paşa politikalara yedeklenmesi için kullanılıyor. Ordunun başını çektiği, MİT’in AKP hükümetinin ve burjuva düzen partileirnin ayını kulvarda birleştikleri devlet politikası içerde-dışarıda Kürtlere; içerde çeşitli milliyetlerden emekçilere ve dışarıda bölge ülkeleri halklarına karşı saldırıların artırılmasını içeriyor. “Aktif politika izleyelim yoksa Türkiye bölünür” propagandasının en önemli hedefi budur. “Kürt liderlerin kendi bölgelerindeki petrolün işletilmesi için yabancı petrol şirketleriyle anlaşmalar yaptıkları ve Kerkük‘ün siyasal statüsünü belirlemek üzere yapılacak referandumu almak için Kürt nüfus akını sağladıkları“ propagandası, işbirlikçi faşist gericiliğin -kendi adına- hedeflerini açığa vurması bakımından dikkat çekicidir. “Türkiye’nin güvenliğinin Kerkük ve Musul‘dan başladığı” yönündeki faşist milliyetçi söylem de aynı içeriğe sahiptir.
Taner’in açıklaması MİT’in açıklaması olarak değil, devletin ‘stratejik politikası’ olarak algılamayı ve Enver paşacılığı pişilerek yeniden gündeme getirlmesini işaret etmektedir: “statükocu yaklaşımın terk edilmesi ve aktif politikalar geliştirilmesi” isteminin kapitalizmin günümüzdeki en saldırgan gücünün izlediği politikalardan esinlendiği kesindir. Gösterilen gerekçe “Yeni dünya düzeninde söz sahibi olmak“ ve sözüm ona “ulusal çıkarlarını korumak”tır! 21. yüzyıldaki “küresel rol savaşları”nda rol alınması, buna uygun dinamik politikaların geliştirilmesi; “yüksek stratejik tutumlara sahip olunması”, bunun da “caydırıcı bir askeri yapılanma” yardımıyla gerçekleştirmesi istenmektedir. Nitekim ordu ve polisin güçlendirilmesi ve modernize edilmesi çabaları, emekçilerin Türk sovenizmle zehirlenmeleri, Türk milliyetçilikte yarış içinde olunulması vb. seçimlerin yaklaştığı koşullarda bir yandan emekçilerin faşist baskı ve zulüm politikalarıyla sindirilmesi öte yandan yayılmacı saldırganlık politikalarıyla emekçiler zehirlenerek yedeklemeye ve devrimci halk muhalefetinin gelişminin önü alınmaya çalışılmaktadır. Devrimci ve komünistler bu gereçeği görerek, birlikte hareket etme ve birlikte vurma politikalarına daha sıkıca sarılarak hareket etmelidirler. Aksi halde Enver Paşa maceracılığının ve halkların bir birlerine düşman edilmelerinin önünü alamak güçleşecektir.Ama şu bilinmelidir ki,Enver paşa işbirlikçi maceracı politikalarında ne kadar başarılı olduysa ,bugün onun iz sürücüleride o kadar başarılı olacaktır.