Türkiye, Kuzey Kürdistan’da çok yoğun olarak tartışılan sorunlardan birisi de ulusal sorundur. Konuya ilişkin teorik-pratik düzlemde ciddi sağlıksızlıkların, Marksist-leninist hattan sapmaların olduğunu dikkate aldığımızda, bugün ulusal soruna teorik düzlemde Marksist-Leninist bakışı özet halinde de olsa sunma, doğru bakış açısını yakalayabilmek bakımından büyük önem taşıyor. Bu yazımızda, ulusal soruna ML çözümün kısa bir özetinin akatarılması ve çarpıtılmışlıkların deşifre edilmesi amaçlamaktadır.
Bilimsel sosyalizmin her zaman ulusal sorunu sınıf sorununa bağlı olarak ele aldığını belmekteyiz. Bilimsel sosyalizmin ulusal soruna bu yaklaşımı, Marks ve Engels’ten bu yana süregelmektedir ve sınıfsız topluma dek de sürecektir. İşçi sınıfı bilimi neden ulusal soruna böyle yaklaşmaktadır? Çünkü kapitalist toplumun temel toplumsal çelişkisi, emek sermaye çelişkisidir. Bu çelişki temelinde biçimlenen kapitalist sistemin öbür toplumsal çelişkileri, emek sermaye çelişkisinin yarattığı iktisadi, siyasi koşulların ürünüdürler. Kapitalist toplumun öbür toplumsal çelişkilerinin kökten çözümü emek sermaye çelişkisinin çözümünden geçer. Bu yüzden öbür toplumsal çelişkilere yaklaşım, sınıf çelişkisini şiddetlendirecek tarzda olmalıdır. Bu da, öbür toplumsal çelişkilerin çözümünü sınıf çelişkisinin çözümüne bağlama anlamına gelir.
İşçi sınıfı biliminin, ulusal sorun dahil, demokrasinin çeşitli istemlerini proletaryanın kurtuluş mücadelesine bağlaması bundandır. Marks’ın ulusal sorunun proletarya için daima ikincil bir sorun olduğunu vurgulaması bundandır.
Geçmişte Marks ve Engels, dünya demokratik hareketini güçlendiren ulusal hareketleri desteklemişler, zayıflatanlara ise karşı çıkmışlardır. Dünya demokratik hareketi, mutlakıyete, feodalizme ve hanedanlık çıkarlarına yönelen 1789-1871 arası burjuva demokratik devrimler sürecidir. Marks ve Engels, proletaryanın bağımsız sınıf hareketini koruma temelinde burjuva demokratik hareketler içinde yer almışlar, bu devrimleri daha da ilerletmeye çalışmışlardır. Bu devrimler nitelikleri gereği iktisadi alanda feodalizme, siyasal alanda mutlakıyete yöneldiği için proletaryanın çıkarınadır. Çünkü feodalizm kösteğinden kurtulan üretici güçler gelişeceklerdir. Bu gelişme de emek sermaye çelişkisini şiddetlendirecektir. Zaten toplumu sosyalizme götüren de, bu çelişki temelindeki sınıf mücadelesidir. Öte yandan, burjuva devrimi, siyasal alanda mutlakiyetin yerine burjuva demokrasisini geçirecektir. İşçi sınıfının bunda ikili kazancı olacaktır. Bir yandan eğitimi ve örgütlenmesi için siyasi özgürlüklerden faydalanacak, diğer yandan burjuva demokrasisinin sahteliğini, yani kapitalist sınıfın bir diktatörlük aracı olduğu gerçeğini kavrayacak ve bu deneyimler sonucu proleter demokrasisine yönelecektir. Burjuva demokrasisini yıkma tarihsel görevini üstlenen Marks ve Engels’in, aynı zamanda, mutlakiyete karşı onu desteklemelerinin (ki, bu destekleme, onun içinde erimeme, ona karşı proleter sınıf hareketinin bağımsızlığı titizlikle koruma temelindedir) izahı budur. Marks ve Engels’in dünya demokratik hareketini güçlendiren ulusal hareketleri destekleme tavırlarının, aynı zamanda, ulusal sorunu sınıf sorununa bağlama yaklaşımlarının somut bir ifadesi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Burjuva sistemi, kapitalizmin yükseliş çağında, Batı Avrupa’da (İrlanda’da hariç) ulusal sorunu, kapitalizmin çerçevesi içinde çözmüştür. Bazı koşullar nedeniyle Doğu Avrupa’da çözememiş, burada, milli çelişki ve çatışmaları içinde barındıran çok uluslu devletler ortaya çıkmıştır. Bu ilerleme çağında bile kapitalist sistemin ulusal sorunu çözmede başarısızlığa uğradığının kanıtıdır. Bu başarısızlık doğaldır ve bu sistemin iç karakterinden ileri gelmektedir. Çünkü burjuva sistemin eşitçiliği biçimseldir, soyuttur. “Evrensel eşitlik” diye propagandası yapılan burjuva eşitçiliği, yasal eşitlikte çakılıp kalmıştır. Bu “eşitlik”, burjuvazinin ve toprak sahiplerinin sınıf çıkarını, diktatörlüğünü ezilen ve sömürülen sınıflardan gizleyen bir örtüdür. Elbette ki, bu niteliğe sahip bir sistem, ulusal sorunu çözmede tökezlenecektir. Çünkü burjuvazinin sınıfı egemenliği, toplumun çoğunluğunun ezilmesi ve sömürülmesi pahasına gelişmekte ve pekişmektedir.
Ulusal sorunu çözülmemiş burjuva sistemlerin, sınıf çelişmesiyle birlikte ulusal çelişmeyi ve diğer çelişmeleri şiddetlendirmesi buradan ileri gelmektedir.
Kapitalizmin yükseliş çağının başlarında tek uluslu devletler olarak biçimlenen Batı Avrupa’nın kapitalist devletleri, önceleri ticaret yoluyla, çağın sonlarında da sermaye ihracı yoluyla sömürgeler edindiler, çok uluslu devletler haline geldiler. Emperyalizm çağına girildiğinde, gelişmiş kapitalist ülkelerin sömürgeleri tüm dünyayı kapsayacak düzeye ulaşmıştı. Artık kapitalizm, emperyalizme dönüşmüş, dünya çapında bir ekonomik sistem yaratmıştı. Bu gelişme karşısında ulusal sorun ne durumdadır? Daha da ağırlaşmış, emperyalist sistemin çürümesini derinleştiren başlıca unsurlardan biri olmuştur. Çünkü sömürgesel sistem, emperyalizmle ezilen ulusların çelişkisini şiddetlendirmiş, sömürgesel devrimleri gündeme getirmiştir. Emperyalist aşamada artık kapitalizm, ulusal sorunun çözümünde iflas bayrağını çekmiş, ulusal sorunun çözümü, proleter devrimine devredilmiştir. Emperyalizm koşullarında ulusal sorunun, proleter devrimi genel sorunun bir parçası, proletarya diktatörlüğü sorununun bir parçası olması bundandır.
II. Enternasyonal oportünizminin ulusal soruna yaklaşımı nasıldı? O, ulusal sorunu sınıf sorunundan kopardı. Çünkü proleter anlamda bir sınıf sorunu yoktu. Ulusal sorunun kapsamını daralttı ve içeriğini değiştirdi. Ona göre ulusal sorun, yalnızca Avrupa’daki uygar ulusların sorunudur. Sömürgeler onu ilgilendirmiyordu. Böylece ulusal sorunu, Avrupa çerçevesi içine sıkıştırdı ve devletin bir iç sorunu olarak ele aldı. Bunun yanı sıra o, kendi kaderini tayin hakkını özerklik hakkına, hatta daha da ileri giderek ulusal-kültürel özerklik hakkına indirgeyerek ilhakları meşrulaştırmanın aracına dönüştürdü. Ve yine o, burjuva eşitçiliğiyle ulusların eşitliği sorununa yaklaşarak, soyut “ulusal eşitlik” üzerine bol bol gevezelik etti, ezilen ulusların kurtuluş hareketini desteklemedi. O, ulusal soruna reformist bir açıdan yaklaşarak sorunun çözümünü burjuva demokrasisine havale etti, proleter devriminden kopardı. II. Enternasyonal oportünizminin devrime ihanetinin ulusal soruna yansıması böyledir.
Leninizm, ulusal sorunu nasıl ele alıyor?
Proleter devrimini genel sorunun, proletarya diktatörlüğü sorununun bir parçası olarak ele alıyor. Lenin’in ulusal sorunu ortaya koyuşu, Marks ve Engels’in yaklaşımının emperyalizm koşullarına uyarlanışıdır. Stalin, Leninizmin ulusal soruna yaklaşımıyla II. Enternasyonal’in yaklaşımının “yalnız koşulları bakımından değil, iç karakteri bakımından da farklılar” gösterdiğini söyler.
Her şeyden önce Leninizm, ulusal sorunun kapsamını genişleterek sömürgelere kadar yaymıştır. Aynı zamanda, ulusal sorunu, proleter devrimi genel sorununa bağlayarak iç karakterini de değiştirmiştir. Bunu Stalin söyle açıklamaktadır. “Bugün, ulusal sorundaki bu ikiliğe ve kararsızlığa artık son verildiğini söyleyebiliriz. Leninizm, bu açık uygunsuzluğun maskesini düşürmüştür, beyazı siyahtan, Avrupalıyı Asyalıdan, emperyalizmin “uygar” kölesini “uygar olmayan” kölesinden ayıran duvarı yıkmış ve böylece ulusal sorunu, sömürgeler sorununa bağlamıştır. Böylelikle ulusal sorun, özel bir sorun, devletin bir iç sorunu olmaktan çıkarak, uluslar arası genel bir sorun haline, bağımlı ülkelerin ve sömürgelerin ezilen halklarının emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması genel sorunu haline gelmiştir”.
Leninizm, ulusların kendi kaderlerini tayin etme kavramına yeni bir yorum getirerek, bunun ezilen ulusların ayrı bir devlet kurma hakkı, bağımsız devlet olarak yaşama hakkı olduğunu söyledi. Stalin şöyle diyor: “Böylelikle kendi kaderini tayin etme kavramını, özerklik hakkı biçiminde yorumlayarak, ilhakları meşru gösterme olanağı giderilmiş oldu. Kendi kaderini tayin etme ilkesi ise, emperyalist savaş sırasında, sosyal-şövenlerin elinde kitleleri aldatma silahı olmaktan kurtuldu, bütün emperyalist amaçların ve şoven entrikaların maskesini düşürme aracı, kitlelerin enternasyonalist ruhunda siyasal eğitimi aracı haline geldi.”
Leninizm, ulusal sorunu, reformizmin sınırları dışına taşıyarak proletarya devrimi sorununa bağladı. Stalin bu durumu şöyle açıklıyor: “Leninizm tanımlamıştır ki, ve emperyalist savaşla Rus devrimi doğrulmamıştır ki, ulusal sorun, ancak, proletarya devrimi ile birlikte ve bu devrimini tabanına dayanılarak çözülebilir. Batıda devrimin zaferi yolu, sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin kurtuluş hareketleriyle emperyalizme karşı ittifaktan geçer. Ulusal sorun, proletarya devriminin genel sorununun bir parçasıdır, proletarya diktatörlüğü sorunun bir parçasıdır.”
Stalin, ezilen ulusların kurtuluş hareketinin devrimci olanaklar taşıdığını, bu olanakları proleter devrimi yararına kullanmak gerektiğini, bağımlı ülkeleri ve sömürgeleri, emperyalizmin yedek gücü olmaktan çıkarıp proletaryanın yedek gücü haline getirmenin mümkün olduğunu söyledi. O, “’Egemen’ ulusların proletaryasının, ezilen ve bağımlı halkların ulusal kurtuluş hareketini bütün azmi ile ve etkin olarak destekleme zorunluluğu bundan ötürüdür” demekte ve sözlerini şöyle sürdürmektedir: “Kuşkusuz ki bu, proletarya, her ulusal hareketi her zaman ve her yerde, her özel somut durumda desteklemelidir anlamına gelmez. Desteklenmesi söz konusu olan ulusal hareketler, emperyalizmi devam ettiren ve sağlamlaştıran hareketler değil, emperyalizmi zayıflatan ve devrilmesini kolaylaştıran hareketlerdir. Öyle durumlar olabilir ki, ezilen belirli bir ülkenin ulusal hareketi proletarya hareketinin gelişmesinin çıkarlarına aykırı düşebilir. Böyle bir durumda desteğin hiç sözkonusu olmadığı açıktır. Ulusların kaderlerini tayin etmeleri sorunu tecrit edilmiş, kendi kendine yeten bir sorun değildir; bütüne bağlı ve bütün içinde ele alınması gereken proletarya devrimin genel sorunun bir parçasıdır.”
Stalin, ulusal hareketlerin ezici çoğunluğunun devrimci karakterinin göreli ve kendine özgü olmasının yanı sıra, belirli bazı ulusal hareketlerin de mümkün gerici niteliğinin göreli ve kendine özgü olduğunu belirtti. O, emperyalist baskı koşullarında ulusal hareketlerin devrimci niteliğinin, “harekette mutlaka proleter öğelerin varlığını, hareketin devrimci ya da cumhuriyetçi programının varlığını, hareketin demokratik bir temelinin varlığını” gerektirmediğini söyler. Stalin özetle şöyle demektedir: “Lenin, ezilen ülkelerin ulusal hareketlerinin biçimsel demokrasi bakımından değil emperyalizme karşı genel mücadele bilânçosundaki gerçek sonuçları bakımından, yani ‘soyutlanarak değil, dünya ölçüsünde’ değerlendirilmesi gerektiğini söylerken haklıydı”.
Stalin, ulusal sorunun çözümünde Leninizmin dayandığı tezleri açıkladı. Bu tezler özetle şöyledir: birincisi, dünya bir yanda emperyalist uluslar, diğer yanda ezilen halklar diye iki kampa bölünmüştür. İkincisi, sömürgeler ve bağımlı ülkeler, emperyalizmin yedeği ve güç kaynağı durumundadır. Üçüncüsü, ezilen halkların biricik kurtuluşu emperyalizme karşı mücadeleden geçer. Dördüncüsü, sömürge ve bağımlı ülkelerde ulusal kurtuluş hareketleri gelişmekte ve kaçınılmaz olarak emperyalizmin bunalımına yol açmaktadır. Beşincisi, metropollerdeki proletarya hareketiyle sömürgelerdeki kurtuluş hareketinin çıkarı, emperyalizme karşı tek cephede birliği gerektirir. Altıncısı, ortak devrimci cephe kurulup sağlamlaştırılmadan, metropol proletaryasıyla sömürge halklarının kurtuluşu gerçekleşemez. Yedincisi, ezilen halkların emperyalizme karşı kurtuluş hareketini metropol proletaryası desteklemelidir. Sekizincisi, bu destek, ezilen ulusların bağımsız devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunmaktan geçer. Dokuzuncusu, ulusların ayrılma hakkını tanımadan ulusların tek bir dünya ekonomisi içinde birleşmelerini örgütlendirmek olanaksızdır. Onuncusu, bu birlik, ancak gönül rızasıyla ve karşılıklı güven ve kardeşçe ilişki temelinde kurulabilir.
Kapitalizm koşullarında ulusal sorunda iki eğilim görülür; “Emperyalizmin bağlarından siyasal kurtuluş ve bağımsız ulusal devletler kurma eğilimi”, “bir dünya pazarının, bir dünya ekonomisinin kurulmasından doğan ulusların ekonomik yakınlaşma eğilimi”. Kapitalizmin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim, tekelci kapitalizmin niteliğidir. Her iki eğilim, “kapitalizmin evrensel yasasıdır”. Emperyalizm, “ancak ilhaklar ve sömürge fetihleri yoluyla” ulusları birbirine yaklaştırabilir. Oysa komünizm, gönüllü birlikle bu bütünü oluşturur. Gönüllü birlik yolu, bağımlı ülkelerle sömürgelerin emperyalist “bütün”den ayrılmasından geçer.
Stalin, ezen ulus sosyalistleri, ezilen ulusların bağımsız devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunmadan, emperyalizmi zayıflatan kurtuluş hareketlerini desteklemeden ve ezen ulus şovenizmine karşı azimli bir mücadele yürütmeden; ezilen ulus sosyalistleri ise, kendi ülkelerinin kurtuluş hareketleriyle egemen ülkelerin proletarya hareketi arasındaki bağı anlamadan, ezilen ulus milliyetçiliğinin “ulusal içe kapanma, sınırlılık ve tecrit politikası”yla mücadele etmeden dünya proletaryası ve ezilen halkların enternasyonalist dayanışması gerçekleşemez demektir.
İşçileri ve emekçi kitleleri enternasyonalizm ruhuyla eğitmeden sosyalizmin yüklendiği bu ikili görevi Lenin şöyle somutlaştırıyor:
“Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak, her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermelidir. Yoksa ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratlarını, emperyalist ve alçak saymak hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının binde bir olması durumunda bile, bu istem mutlak bir istemdir.”
“Bunun karşıtı olarak, küçük bir ulusun sosyaldemokratı, ajitasyonunun ağırlık merkezini bizim genel formülümüzün son sözcüğü üzerine getirmelidir: ulusların ‘serbestçe kabullendiği birlik’. O, enternasyonalist olarak görevlerine sırt çevirmeden hem kendi ulusunun siyasi bağımsızlığından yana olabilir, hem de ulusun bir komşu devlet ile birleşmesinden yana olabilir. Ama o, her durumda küçük ulus dar kafalılığına karşı, kendi içine kapanmaya karşı savaşım vermeli, bütünü ve geneli göz önünde tutmalı, özeli genel çıkara bağımlı kılmalıdır.”
Ve nihayet Lenin, ikili görevi şu sözleriyle daha da çarpıcı hale getiriyor.
“Sorunu derinliğine incelememiş olanlar, ezen ulusların sosyaldemokratları “ayrılma hakkı” üzerinde ısrar ederlerken, ezilen ulusun sosyaldemokratlarının ‘birleşme özgürlüğü’ üzerinde direnmelerinin çelişki olduğunu düşünürler. Ama biraz düşününce, enternasyonalizme ve bugünkü durumdan hareket ederek ulusların birbiriyle kaynaşmasına varabilmek için başka yolun olmadığı, olamayacağı anlaşılır.
Gerçek ulusal eşitliği sağlayan, proleter devrimidir. Muzaffer devrim, iktidar zaferiyle kapitalist düzeni yıkar, toplumsal eşitsizlikleri tasfiye görevini yerine getirir. Bütün ulusları eşit ilan eder, ezilen uluslara ulusal haklarını teslim eder. Sosyalist uluslar isterse federasyon şeklinde ortak bir devlette birleşirler, isterlerse ayrı devletler şeklinde örgütlenirler. Bunda uluslar tamamen özgürdür. Ancak sosyalizmin genel çıkarları, güçlü sosyalist devletlerden yanadır. Bunun propagandası yapılır. Buna ikna olan uluslar, istedikleri ulus ya da uluslar topluluğu ile birleşebilirler. Federasyon şeklinde birleşen sosyalist uluslar istediklerinde ayrılabilirler. Kısacası, birliğe katılma da, birlikten ayrılma da tamamen ulusun iradesine dayalıdır. Hiçbir zorlama unsuru yoktur, çünkü bu birlik, gönüllü bir birliktir.
Federasyon şeklinde birlik, ulusları tek bir dünya ekonomisinde birleştirmede bir geçiş biçimidir. Sosyalist ulusların ekonomik, siyasal birliği önce federasyon biçiminde somutlaşır. Süreç içende bu birlik, federasyonların birliği biçiminde genişleyerek, tek bir dünya ekonomisi biçiminde tamamlanır. Federasyon şeklinde birleşen sosyalist uluslar, ikili yönetime sahiptirler. Bunlardan biri merkezi yönetim, diğeri yerel yönetimdir. Federal sosyalist cumhuriyetler merkezi yönetimde eşit şekilde temsil edilirler. Eğer federal cumhuriyetler, içinde farklı milliyetleri bulunduruyorsa, özerk cumhuriyetlerin birliğinden oluşurlar. Özerk cumhuriyetlerin altında da özerk bölgeler özerk iller vb. bulunur. Yurttaşlar, hem merkezi yönetime, hem de yerel yönetime temsilci seçerler. İşte, burjuvazinin “azgın diktatörlük” dediği sosyalist yönetim budur. Lenin’in deyimiyle, bu, demokrasinin en yüksek biçimidir.
Ulusal sorun, proletarya diktatörlüğü koşullarında da varlığını sürdürür. Ama bu, kapitalizm koşullarındaki ulusal sorundan nitelikçe farklıdır. Proletarya devrimi, ulusal boyunduruğu parçalayarak uluslara eşit haklar tanıyarak ulusal sorunu temelden çözmüştür. Ama bu, ulusal sorun diye artık bir sorunun olmadığı anlamına gelmez. Tarihten gelme fiili eşitsizlikler daha giderilememiştir. Çünkü kapitalizm, sosyalizme ekonomik siyasal ve kültürel farklılıkları taşıyan uluslar devretmiştir. Sosyalizmin bu farklılıkları kısa zamanda gidermesi olanaksızdır. Nispeten uzun bir zamanda, ileri ulusun geri ulus ya da uluslara ekonomik, siyasal ve kültürel desteğiyle bu farklılıklar giderilir. Öte yandan, proletarya diktatörlüğü koşullarındaki kapitalist etkilenmeler (sapmalar) ulusal giysili biçimiyle de kendisini gösterir. Yani ulusal sorun, milliyetçi sapmalar biçiminde varlığını sürdürür. Hakim ulus milliyetçiliğinin daha tehlikeli olduğu şeklindeki eski tespitler artık koşullarda geçersizdir. Çünkü hakim ulus, ezilen ulus olgusu çoktan tarihe karışmıştır. Sosyalist ulusların eşit olduğu bu koşullarda en tehlikeli milliyetçi sapma, en az kendisine karşı mücadele edilen ve dolayısıyla sosyalizm için en çok tehlike arz eden sapmadır. İşte sosyalizmin ulusal soruna yaklaşımının kısa özeti bundan ibarettir.