Marks ve Engels’in yaşam ve mücadelelerini bilmek ve onlarda her fırsattan öğrenerek sağlam bir zemin üzerinde savaşım vermke büyük önem taşıyor. Komünist mücadelenin başarıya taşınmasında, fedekarlık, militanlık ve özgüven özel bir önem taşır. Biz bunu Marks ve Engels yoldaşların yaşamlarından yakıcı olarak görüyoruz. Bu bakımdan her fırsattan onlardan öğrenmeli ve onların yaşamlarını, mücadelelerini her bakımdan tanımalı ve erdemleriyle donanmalıyız.
Marks ve Engels zorluklara karşı savaşımda feda ruhu ve militan bir hatta yürümüşler ve bu yaklaşımlarıylada rakiplerinin dahi saygılarını kazanmışlardır. Onlar asla burjuva aydınları gibi zorluklarda yılan ve korkan, sistemle uzlaşan bir hatta durmamışlar, aksine her fırsatta sistemle savaşım içinde olmuşlardır. Devrimlerin yenildiği gericilik dönemlerinin zorluklarında umudu taze tutan ve burada ileriye doğru hamle yapmaya çalışan Marks ve Engels, yenilgi ortamının yarattığı gericilik dönemlerinde asla zorluklara teslim olmamışlar ve bu olumsuz çemberin kırılmaıs için militan bir savaşım içinde oldukalır gibi yoldaşlık dayanışmasınında en ileir örneğini vermişlerdir.
Hatırlanacağı gibi, 1849 yılının yazında Avrupa’da, özellikle de Almanya, Fransa ya da Belçika gibi ülkelerde kalması olanaksızlaşan, daha doğrusu can güvenliği açısından tehlikeye giren Marks, çözümü geçici bir süre için Londra’ya gitmekte buldu. En azından orada Britanya krallığının temsilcileri kellesini şimdilik istemiyorlardı! Engels de ayni yılın Kasim ayının sonunda Londra’ya, italya’dan bindiği bir gemi vasıtasıyla ulaştı. Bu durumda ikisinin neler yapabileceklerini daha iyi değerlendirebilmek için yaşadıkları dönemi ve ortamı biraz daha yakından incelemekte yarar var.
Bilindiği üzere, Marks ve Engels hem Almanya’daki devrimi, hem de Fransa’daki Şubat-Haziran 1848 devrimini yakından izlemiş, hatta önemli bir kısmını bizzat aktif olarak yaşamış insanlar. Avrupa’nın çesitli ülkelerinde devrimci dalganın patlak vereceğini çok önceden görüp tüm çalışmalarını, komünistlerin ve işçi sınıfının bu gelen dalgayı göğüsleyip yönlendirebilmelerine yöneltmişler, bunun için her türlü özveriyi ve tehlikeyi göz almışlar. Bu ortamin doğurduğu bir gerekçe olarak Komünistler Birliği’ne katılıp onun programıı oluşturması amacıyla da Komünist Partisi Manifestosu’nu kaleme almışlar. Manifesto daha dizgiden yeni çıkmışken Fransa’da ve de ardından Almanya’da devrim patlıyıvermiş.. Tüm diğer Komünistler Birliği üyeleriyle birlikte devrime aktif olarak katılmışlar. Devrim her ülkede kanla bastırılış, ve de ardından acımasız bir gericilik dönemi izlemiş. Bu ortamın süregeldiği Avrupa’da Londra’ya kendilerini atıp canlarını kurtaran Marks, Engels ve diger Komünistler Birliği üyeleri yeniden tüm çalismalari gözden geçirip ortama uygun olarak düzenlemek durumunda kalmışlar.
Tahmin edilebileceği gibi, ortam tam bir gericilik ve karşı-devrim ortamı, yenilgi ağır. Gerçekten, 1848 yilinin Subat-haziran devrimiyle ilgili olarak bugüne kadar çok yazip çizmedik. Genellikle 1871’deki Paris Komünü’nün üzerinde durduk. Neden olduğu gayet açık, dünyanın ilk işçi devleti, topu topu yetmiş iki gün için de olsa Fransa’nın başkenti ve kalbi Paris’te erk işçi ve emekçilerin elinde, sonradan gelecek olan devrimler için bir denek tasi niteliğinde vb. Oysa 1848 devriminden o kadar söz etmedik.
Aslında sade biz değil, Fransızların çoğunda da, Fransa’da tam olarak neler olduğu, özelikle Paris’te, üzerine pek ayrıntılı bir bilgilerinin olduğunu görmedik. Özünde bunda pek şaşılacak bir yan yok. Çünkü olup biteni ne kadar çok eselemeye baslarsanız, burjuvazinin devrimi bastırmak için işçi sınıfı ve emekçi halka ne kadar büyük bir kin ve gaddarlıkla saldırdığını görecekseniz. insan kiyimi, Paris Komünü’nü hiç aratmayacak düzeyde. Tabii durum böyle olunca da sözünü etmek yerine unutturmak, belleklerden silmek politikası daha uygun gelmis burjuvaziye.
Ancak gelgelim, Marks’in iki yapıtı var ki, her ikisi de dünya işçi sınıfı yazınının en önemli yapıtları arasında yer alırlar, hem de tam da bu dönemi (daha doğrusu 1851 Aralık ayında Louis Bonaparte’in darbe yaparak krallığı yeniden kurmasına kadar olan dönemi) kapsar. Sözünü ettiğimiz yapıtlardan ilki Fransa’da Sınıf Savaşları, ötekisi ise Louis Bonaparte’in 18.Brumaire’i (Brumaire dilimizde Brümer diye okunur. Birinci Fransiz cumhuriyetinin takviminde ikinci ayı oluşturuyor ve 22 Ekim’den 20 Kasim’a kadar olan dönemi kapsıyor). Her iki yapıtın da yazari Marks.
Bu yapıtların konumuzla ilgili olmalarının bir diğer yönü de şu ki, Fransa’da Sınıf Savaşları, Fransa’da 1848 devrimi sürerken Marks’in kaleme aldığıi bir dizi makaleden oluşuyor. Sıcağı sıcağına yaşanmakta olan olayları Marks işçi sınıfının biliminin süzgecinden geçirip olanca duruluğuyla aktarıyor.
Engels’in yazdığı Haziran Günleri adli makalede de 22-15 Haziran tarihleri arasında burjuvazinin Paris’te işçi ve emekçileri nasıl kıyımdan geçirdiğini anlatan en çarpıcı örnekleri bulmak olasıdır. Marks ve Engels çesitli kez yapıtlarında Fransa’da meydana gelen devrimci patlamaların her keresinde ‘‘sonuna kadar, tükenene dek’’ dövüşüldüğünü belirtirler. Hiç çekinmeden söyleyebiliriz ki 1848 devrimi de böyle, sonuna dek yiğitçe savaşılan bir devrim olmustur işçi sınıfı açısından.
Böylesi kanlı geçen bir devrimin ardından kendilerini İngiltere’nin göreceli sakin ortamında bulan Marks ve Engels ne yaptılar? Karşı devrimin egemen olmasıyla birlikte Avrupa topraklarında yeni bir devrimci dalganın patlama olasılığı yok denecek kadar azalmıştır deyip köşelerine mi çekildiler? Tabii ki hayır! Tam tersine, karşı-devrimci dönemin fazla uzun ömürlü olmayacağını, ardından hiç bir sorunu çözülmemiş Avrupa topraklarından devrimci patlamaların yeniden gündeme geleceğini her firsatta tekrarlıyorlar. Bu dönemde ise vakit kaybetmeden hazırlıkların tamamlanması gerektiğini bıkmadan usanmadan vurguluyorlardi.
Londra’da Avrupa’daki karsi devrimin hışmından kendini kurtarmayı beceren epey Alman, Fransiz, Belçikalı devrimci toplanmıştı. Marks ve Engels bir yandan Komünistler Birliği’nin yeniden çalışmalarının hızlandırılmasını, diğer yandan da edindikleri zengin deneyimler ışığında yaşanan olayların yazılı bir dökümünü yapmak istiyorlardı.
Diğer bir sorun daha vardi ki, gün geçtikçe kendini daha fazla hissettirmeye baslayacaktı. İkisinin de geçinecek paraları yoktu. Engels için sorun o kadar canalıcı değildi, çünkü bakması gereken bir aile yoktu, ayrıca tekstil fabrikalari sahibi olan ailesi son çözümlemede yardıma gelebilirdi. Marks’in durumu çok daha farklıydı: Hem çoluklu çocukluydu, hem de dönüp yardım isteyebileceği kimsesi yoktu. Marks’in karısı Jenny Von Westphalen varlıklıbir aileden geliyordu, ancak Marks’in başı Avrupa’nin çesitli ülkelerinde siyasal tutumu nedeniyle derde girdiğinden beri herkes ilişkisini en aza indirmiş, bu arada Marks da Avrupa’nın çesitli ülkelerinden sinirdışı edile edile iki-üç valize kalakalmıştı.Tabii tüm parasını da bu arada çıkarttığı gazete ya da dergilerin finansmanına vermiş, parasal sorunların, yayının çıkmasında gecikme yaratmasına izin vermemişti. Şimdi ise Londra gibi koca bir kentte parasız pulsuz ne kadar süreceği pek belli olmayan bir göçmenlik yaşamına kendini hazırlıyordu.
Bu dönemde Marks ve Engels’in birbirlerine gösterdiği dayanışma, dostluk, yoldaşlık iliskişi herhalde eşine ender rastlanan türdendir. Marks, ailesiyle birlikte ufacık bir dairede, çoğu kez günlerce patates ve ekmek yiyerek yasamak savasi vermistir. Ancak bu zor kosullarda yaptığı, örneğin Louis Bonaparte’nin 18. Brumaire’ini kaleme almak, ekonomik araştırmalara hiz vermek olmustur.
Marks ve Engels’in yaşamında 1848-1849 devrimlerinin ne kadar önemli bir yer tuttuğunu yukarıda ve önceki yazımızda anlatmaya çalıştık. Karşı-devrimin Avrupa’da devrimlerin ardından estirdiği terör, başta Marks ve Engels olmak üzere tutuklama ya da sınırdışı etme politikasinin sonucu olarak Londra’da önemli sayıda Alman, Fransız, İtalyan, Macar, Polonyali, İsviçreli göçmenler toplanmıştı. Evet, Londra’da barikat savaşı verilmeyecekti, ancak en az onun kadar ciddi olan bir yaşama ve yeniden örgütlenme savaşı verilecekti. Marks ve Engels, Komünistler Birliği’nin yöneticileri olarak kolları sıvadılar. Bir yandan demokratik yığın örgütü aracılığıyla siyasal sığınmacı olan militanların günlük pratik sorunlarının halledilmesiyle ilgilendiler, öte yandan da Komünistler Birliği’nin bağrından yeserme emareleri gösteren çesitli küçük-burjuva siyasal akımlara karşı ideolojik savaş vermeye devam ettiler.
Buradan da anlasilacagi üzere, Marks ve Engels’in ister Komünist Manifesto’da olsun, isterse diger yayinlarinda olsun gelistirdikleri isçi sinifinin bilimsel dünya görüsü konusunda Komünistler Birligi’nin içinde fikir birligi yoktu. 1844-1848 yillarindan gelistirdikleri ekonomik-siyasal görüslerini Komünistler Birligi’nin bagrinda egemen kilabilmek için Marks ve Engels’in kiran kirana bir ideolojik savas vermeleri gerekiyordu. Bunu yapabilmenin tek yolu, o ana kadar yazip çizdiklerini 1848-1849 devrimlerinden kazandiklari genis deneyimleri ve dersleri de gözönünde bulundurarak yeniden ele alarak daha da ilerletmek, saglam bilimsel temellere oturtmakti.
Londra’da siyasal siginmacilik döneminin ne kadar sürecegini kimsenin bilmedigi bir anda Marks ve Engels’e o anda günün dayattığı ve ertelenemez nitelikteki çalışma programi böyleydi. Gelgelelim böylesi yoğun ve derinlemesine yapılması gereken bir çalışmayı başarıyla yürütebilmek için de zaman ve maddi sorunlardan bagimsiz olmak gerekiyordu. Yukarıda da kısaca anlattigimiz gibi, ne Marks, ne de Engels maddi sorunlardan bağımsız değildi, ikisinin de geçim savaşımı vermeleri zorunluydu. Zaman konusuna gelince, Marks ve Engels küçük burjuva liberalleri gibi kendilerini günlük pratik devrimci çalışmadan çekip ayırarak değil, komünist militan gibi, yani önce Komünistler Birliği ya da diğer demokratik yığın örgütlerinin gerektirdiği çalışmayı sürdürdüler, geri kalan zamanlarını da teorik çalışmalara ayırdılar.
Maddi sorunların ne kadar yakici (özellikle ailesi oldugundan dolayi Marks için) olduğunu daha iyi anlayabilmemiz ve bunun çözümü için de Marks ve Engels’in bir yandan ne kadar yaratici, bir yandan da ne kadar derin dostluklarının olduğunu az da olsa açiklamak gerekiyor. Parasizlik özellikle Marks’i daha çok yipratiyor, çünkü hem ailece kalabalıklar, hem de Marks’in İngilizcesi her işi yapabilmek için yeterli düzeyde değil henüz. Hatta bir defasinda İngiliz devlet demiryollarında memur arandığını duyduğunda müracaat eden Marks, el yazısının okunaklı olmadığı gerekçesiyle geri gönderiliyor. Bu arada iki çocuğu da küçük yaşta bakımsızlıktan dolayı ölüyorlar. Marks’in üretebilmek için yaşamasının işçi sınıfı ve komünistler açısından yaşamsal bir önemi olduğuna inanan Engels, Londra’yi terkedip babasinin Ermen ve Engels adındaki şirketinin pamuk dokuma fabrikalarında yönetim kadrosunda çalışmak üzere Manchester’e yerleşmeye karar veriyor. Senelerdir birlikte çalismis iki yoldaş için de bu ayrilik kolay degil. Engels tam yirmi yıl kalıyor Manchester’da. Sabahtan akşama kadar fabrikada çalisip akşamlarıda kendi teorik çalışmalarıyla birlikte Manchester’deki işçi derneklerindeki faaliyetlerini sürdürüyor. Birbirine gece ve gündüz gibi zit iki çalışmayı olağanüstü bir kararlılıkla götürmek her babayiğidin harcı değil. Hem de ailesinin tüm israrlarına, santajlarına rağmen. Engels bunu kendisi için de yapmiyor, Marks’in kapitalizmin ekonomik temellerini derinliğine arastırabilmesinin maddi olanaklarını yaratabilmek için yapıyor. Kazandığı maaşının önemli bir kısmını düzenli olarak Londra’ya Marks’a yolluyor yıllarca, ta ki Marks kitaplarının satışlarından ve yazdığı makalelerden elde ettiği gelirlerle kendi yaşamını finanse edene kadar...
Engels’in özverileri bununla da kalmıyor: 1850 yilinin Kasım ayının ortalarına doğru Manchester’e yerleşen Engels, maaşını alıp düzenli ve daha da önemlisi yeterli bir miktarda para yollayana kadar Marks da çalmadık kapıbırakmıyor. Bunlarin içinde bir tanesi var ki, hem ortaya çıkan ürün hem de Engels’in özverisinin ve de yoldaşıyla dayanışmasının ne kadar üstün bir düzeyde olduğunu göstermesi nedeniyle değinmeye değer:
1851 yılının yazında Amerika’da basilan New York Daily Tribune gazetesinin uluslararası haberler bürosunun sorumlusu Charles Dana’a, mektup yazarak gazeteye Marks’in düzenli olarak yazı yazmasını önerir. Öte yandan Amerikan proletaryasina doğrudan seslenebilmesinin olanaklı kılanacağını düşünmektedir.
Ancak gel gör ki Marks, düğmeye bastın mı yazı çıkaran türden değil Engels gibi, makale yazması ekonomik araştırmalarına ayırdığı değerli zamanın önemli miktarını alıp götürüyor. Dahası, Marks’ın o andaki İngilizce bilgisi gazete makalesi yazacak düzeyde değil! Ne yapacak? Tabii imdada yetişmesi için Engels’e sesleniyor. Ona alelacele yazdığı mektupta kendisine Almanya’da devrimle ilgili İngilizce bir makaleyi dergi için yazip yollamasını istiyor.
Engels sabahtan akşama kadar babasının fabrikasında çalışmasına, akşamları da kendisini yakından ilgilendiren askersel stratejiler, felsefe, yabanci dil öğrenme (Engels tam 14 dilde yazı yazıyor ve konuşabiliyordu) çalışmalarına kendisini vermesine rağmen yoldaşına yazdığı cevapta istenen yazının ufak bir çerçevesini, içeriğini istiyordu, o kadar. Ardından da 1852 yilinin Ekim ayına kadar süren zaman içinde tam 19 makale yazıyor Engels, New York Daily Tribune için! Yazılar, Marks’ın adıyla yayımlanıyor, ancak bunları Engels’in yazdığını ikisinden baska kimse bilmiyor! Sözünü ettiğimiz makaleler seneler sonra, 1996’da ‘‘Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim’’ basligiyla bir kitap olarak yayımlandı. Bildiğimiz gibi dünya işçi sınıfının biliminin baş yapıtlarından biridir, ‘‘Almanya’da devrim ve karşı-devrim’’.
Engels’in bu gazeteye Marks adına yaptığı katkılar sadece bu 19 makaleyle de kalmıyor: 1861’e kadar süren on yıl içinde, Marks’ in isteği üzerine, 120’den fazla makale yazıyor Marks imzasıyla. Bu yazıların bazılarını Charles Dana baş makale olarak da kullanıyor, ancak Engels’in adı hiçbir zaman geçmiyor... Bunun dışında Marks’in bizzat kendisinin yazmış olduğu çeşitli makaleleri de Almanca’dan İngilizce’ye çevirip yoldaşının maddi koşullarının iyileşmesine katkıda bulunuyor.
Bu olağanüstü tempodaki çalışmayı o zamanın koşullarında değerlendirip tartmamızda yarar var: ne telefon, ne faks, ne de elektronik posta var! Marks Londra’da, Engels ise Manchester’de yaşıyor. Engels’in belli zaman süresine son derece itaat etmesi gerekiyor islerin düzenli yürüyebilmesi için: Yazıların, çevirilerin belli günlerde belli saatlerden önce postaya verilmesi gerekiyor ki ertesi günü Marks’in eline geçsinler, Marks onları değerlendirsin ve de imzalayıp vakit kaybetmeden Liverpool kentinden Amerika’ya hareket edecek olan vapurun posta servisine ulaştırabilsin. Engels bu zaman sınırlamalarına uyabilmek için çoğu kez sabahlara kadar çalışıp ertesi günü babasının fabrikasında çalışmaya gidiyor, tüm dinlence ve hafta sonlarını Marks ile birlikte başladıkları araştırmalarla geçiriyor. Tabii bu arada sık sık görüşemedikleri için de yoğun bir mektuplaşma gidiyor, her konuda ve toplam yirmi yıl boyunca! Marks ve Engels’in yazışmalarını Lenin, ‘‘Marksizmin servet hazinesi’’ olarak niteler. Gerçekten de öyledir, hemen her konuda karşılıklı fikir alışverişinde bulunmuşlar, görüşlerini gelistirmişlerdir.
Marks ve Engels’in zor koşulladaki militan duruşları,dayanışma içinde olmaları,fedakarlıkları ve özgüvenleri komünistler açısından örnek olmalı ve onların yaşamlarından ve mücadelelerinden öğrenmeye devam etmeliyiz.