Avrupa emekçilerinin hedefinde küreselleşme duruyor
Tarih: 13.04.2006 Saat: 12:43
Konu: Dış Politika


Avrupa emperyalist burjuvazisi küreselleşme adı altında işçiler ve emekçiler için yıkım anlamına gelen neo-liberal çalışma koşulları dayatmasıyla işçi sınıfı ve emekçi yığınları daha pervasızca ve vahşice sömürmek için peş peşe gerici yasalar çıkarmaktan geri durmuyor. Şubat ayında bu yana birçok Avrupa kenti, işçi ve emekçilerin bir dizi eylemlerine sahne oldu. Önce, Strasbourg’da Avrupa Parlamentosu önünde özelleştirmeleri, işçi kıyımını protesto eden deniz-liman işçilerinin, polisin müdahalesine karşılık vermesiyle parlamento önü bir anda savaş alanına döndü. Eylemler dört gün boyunca devam etti.
Almanya'nın birçok eyaletinde çalışma saatlerinin uzatılmasına karşı ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi için kamuda başlatılan grevler iki ayı geçkindir devam ediyor. Almanya'da son yılların en kapsamlı grevini yapan kamu çalışanları, işverenin hiçbir ücret artışı yapmadan haftalık çalışma saatlerini 38,5 saatten 40 saate çıkarmasına karşı çıkıyorlar. Ver di sendikası çalışma saatlerinin arttırılmasının, yerel yönetimlerde çalışan yaklaşık 6 bin kamu personelinin işten atılmasına neden olacağını kaydediyor.

Kamu çalışanlarının örgütlü oldukları Ver’di sendikası ile eyalet hükümetleri arasında yürütülen toplu sözleşme görüşmelerinde bir sonuç alınamazken, eyalet hükümetleri arasında da grev konusunda alınacak tutum konusunda görüş ayrılıkları giderek su yüzüne çıkmaya başladı. Eyalet hükümetlerinin geçen hafta sonunda Uzlaşma Komisyonu'nun getirdiği son önerileri de reddetmesinden sonra greve devam kararı alan Ver’di sendikası, haklarını alıncaya kadar eylemlere devam edeceklerini açıkladı.
Diğer yanda Fransız hükümetinin İş Kanunu’nda yaptığı değişikle; 20'den az işçi çalıştıran iş yerlerinde deneme süresini iki yıla çıkarması, 26 yaşından küçük gençlerin 20'den fazla işçi çalıştıran iş yerlerinde de iki yıl denemeye tabi tutulması, patrona hiç bir gerekçe göstermeden istediği zaman işine son verme hakkının tanınması, Fransa’da gençleri sokağa döktü. Liseliler Sendikası ve diğer işçi sendikalarının desteğiyle büyük kentlerde sayıları 400 bine ulaşan kitlesel eylemler yapıldı. Ardından 7 Mart’ta düzenlenen eylemlere 800 bin 18 Mart eylemlerine 1,5 milyar ve 28 Mart bir günlük iş bırakma eylemine milyonlarca işçi, emekçi ve gençlik katıldı. Avrupa da iş gücü pazarını liberalleştirmeyi amaçlayan “Bolkestein Direktifi”, Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve devrimci demokratların oluşturduğu platformlar tarafından, Strasbourg başta olmak üzere Avrupa’nın tüm büyük kentlerinde gerçekleştirilen kitlesel yürüyüş ve mitinglerle protesto edildi.
Avrupa Parlamentosu, dışarıdaki 50 bin işçi ve emekçinin sesine kulaklarını tıkadı ve söz konusu yasayı 215 ret oyuna karşı 394 çoğunlukla onayladı. Onaylanan yasada daha önceki taslakta yer alan “işçiler kendi orijin ülkenin yasalarına tabi tutulur” bölümü çıkartıldı. Fakat bu yasanın kabul edilmesi için bir makyajdan başka bir şey değil. Sonuçta yasanın neo-liberal özü değişmiş değil. Avrupa Parlamentosu'ndan sonra 25 Avrupa ülkesi de yasayı onaylarsa “Bolkestein Direktifi”, Ekim 2006’da yasallaşmış olacak.
Tüm bu gelişmeler ve özellikle son yıllarda Avrupa da yeniden kıpırdamaya başlayan emekçi yığınların mücadelesi, net olarak şunu ortaya koyuyor: Bir tarafta tekelci kapitalizmin neo-liberal politikaları ve diğer tarafta emekçi yığınların antikapitalist alternatif mücadelesi. Süreç daha geniş emekçi yığınlarının giderek daha çok sistemden hoşnutsuzluğunu dile getireceğini, sistem dışı çözümlere yöneleceğini gösteriyor.
Avrupa Anayasası ile birlikte bütün liberal politikaların reddi anlamına gelen 29 Mayıs referandumuna ve büyük kitleler halinde yapılan protesto eylemlerine rağmen sermayenin neo-liberal politikaları peş peşe uygulamaya sokmasının nedenleri ve rahatlığı ne olabilir? Anti neo-liberal mücadele buna cevap bulmak ve duruşunu ona göre yeniden konumlandırmak zorunda. Her şeye karşın sermayenin rahatlığı Avrupa’nın her yerinde üretimin devam etmesindedir. Harıl harıl çalışan bir Avrupa’da tekellerin rica ile politikalarından kolay kolay vazgeçmeyecekleri açık. Sendikalar neo-liberal politikaların engellenmesi demokratik hak ve özgürlüklerin daha da genişletilmesi için, sınıfın üretimden gelen gücünü de yeri ve zamanı geldiğinde ortaya koymalıdır. Koşullar eylemlerin ulusal ve uluslararası alanda daha geniş yığınları kapsamasını ve daha ileri boyutlara sıçratılmasını zorluyor.
Ne var ki sendikal bürokrasinin bugün yaptığı “yasak savmak”tan daha ileriye gitmiyor. AISK yönetiminin daha ileri eylem biçimlerini gündeme getirmesi bir yana, “Bolkestein Direktifi”nde yapılan değişikliği “memnuniyetle karşıladıklarını” belirterek yangına su dökmeye çalışıyor. Mevcut işçi sendikaların hemen hepsinde sınıf içindeki tüm farklı eğilimlerin tabanı ve temsilcileri yer alıyor. Bu nedenle siyasi partilerden farklı olarak sendikalar işçi sınıfının cephe örgütleridir ve bu nedenle işçi yığınların harekete geçirilmesinde kaldıraç rolü oynarlar.
Tabii bu rolü oynayabilmesi, onların yönetiminin tutumu ve aldığı kararlarla da bağıntılıdır. Yığınların mücadele azmini ve denetim gücünü kitlesel toplantılar, tartışmalarla canlı tutmayan, işçilerin görüşüne başvurmadan aldığı kararları tepeden inme dayatan sendikalar gerçek anlamda bir sınıf sendikası olamaz. Diğer yandan sendikal mücadeleyi yalnızca devrimci işçilerle sınırlandırılan bir anlayış da kitlelerden kopuk, marjinal olarak kalmaya mahkûmdur. Sorun Avrupa’da devrimci ve komünist hareketin yaratılması ve işçi ve emekçi yığın eylemlerinin saman alevi gibi sönüp gitmemesi ve iktidar perspektifiyle bütünleştirilmesi için daha çok çalışmak ve öncü örgütü yaratmak olarak devrimci ve öncü işçilerin karşısında duruyor.








Bu haberin geldigi yer: DHB
http://www.halkinbirligi1.net

Bu haber icin adres:
http://www.halkinbirligi1.net/modules.php?name=News&file=article&sid=407