
Emekçileri aldatmanın bir aracı olarak “Din” nedir?
Tarih: 13.04.2006 Saat: 12:32 Konu: Temel Kavramlar
Üzerine sıklıkla tartışmaların yaşandığı ve emekçilere umutsuzluk ve örgütsüzlük koşullarında sığınacakları bir liman olarak sunulan din nedir? Sosunun yanıtı her geçen gün daha bir önem kazanmaktadır. Din’in toplum nezdinde önemli bir etkide bulunduğu Türkiye gerçeğinde bu konu üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Peki, nedir milyonları etkileyen ve egemen sınıfların ayakta kalmasında önemli bir payanda rolü gören din? İnançlara dayanan doğaüstü tasarımlar ve işlemler bütünü olarak da tanımlayabileceğimiz Din, insanlığın belirli bir tarihsel döneminde ortaya çıkmış ve günümüze dek süregelmiştir. Yapılan araştırmalar dinsel düşünce ve inançların ancak elli bin yıldan beri var olduğunu, bir başka ifadeyle insanların milyonlarca yıl din düşüncesinden uzak yaşadıklarını kanıtlamıştır. Yani Din ne öncesizdir nede sonsuza dek varlığını sürdürecektir. O belirli bir tarihsel toplumsal dönemde ortaya çıkmıştır ve yine belirli bir tarihsel toplumsal dönemde tümüyle ortadan kalkacaktır.
İnsanların din konusundaki ilk inançları, insanların doğa karşısında duyduğu güçsüzlük duygusu sonucunda doğmuştur. Ve yine insanla doğaüstü güç arasındaki ilişki daima efendi ile köle arasındaki ilişki olmuştur. İnsanlar ölüm karşısında çaresiz kalışlarından ötürü sürekli bir korku taşımışlar, ölümün nedenini anlayıp açıklayamamak, ölümün önünde boyun eğilmesini beraberinde getirmiş, ölümün kendisi bir efendi, insan ise bu efendinin kölesi olmuştur. Öyle ki, insanlardaki bu ölüm korkusu ona tabii olanların, boyun eğmenin yanı sıra daha da ileri gidilerek ölüm sonrasına teslimiyeti de beraberinde getirmiş, ölüm sonrası yaşanılacak saadeti, “Cenneti” düşünmeyi mantığının doğal ve kaçınılmaz sonucu saymıştır. Böylece efendi ile köle ilişkisine dönüşen ölümle insan arasındaki ilişkide, bu ilişkinin efendi lehine yerleşip kökleşmesi sonucunu doğurmuştur. Ve insanlar, efendilerinden ölüm sonrasında da koruyuculuk ve yardımlarını beklemiş, ölüm sonrası yaşam için efendiden medet umulmuştur. Nedenini anlayıp açıklayamadığı ölüm karşısında insan, ölümü bir efendi olarak algılamış, bu efendiyi bitkilerde, hayvanlarda arama yolunu tutmuş, zaman ilerleyip bitki ve hayvanlardan ümidini kesince de bunların yerini yeryüzü ve gökyüzündeki bilinmezliklerle dolu maddi dünya almış, bir dönem bitkilerde-hayvanlarda cisimleştirdiği tanrıların umduklarını sağlayamayışı yeryüzü ve gökyüzündeki doğal afetlere (deprem, yanardağ faaliyetleri, sel vb.) güneş’e, ay’a, yıldızlara ve insan bilincinin henüz sırrını çözemediği maddi dünyaya, maddi dünyanın gizemine boyun eğmelerine, bunlarda tanrılarını bulmalarına yol açmıştır. Ve bu kez de yardım ve medet umdukları, koruyuculuğuna sığındıkları, korkularını yenmenin, -daha doğru bir ifadeyle korkularına yenik düşerek teslimiyetlerini ilan etmelerinin- ifadesi olarak bu güçlerde boyun eğdikleri tanrılarını bulmuşlardır. Böylece insanlar, gürleyen gök, patlayan toprak karşısında kapıldıkları korkularını, onlar önünde secdeye durarak, ölüm sonrası ulaşacaklarını zannettikleri mutluluğun tesellisiyle yenmeye çalışmışlardır. Önceleri ölüm karşısındaki korku ve acizliklerinin avuntusu olarak yarattıkları Tanrı’ları, zaman içerisinde yoksulluk ve düşkünlüklerinin, yaşam zorlukları karşısındaki çaresizliklerinin avuntusu olmuştur. Marks Hegel ' in Hukuk Felsefesine Giriş adlı eserinde din konusunda şunları söyler; “Din, ya kendisini henüz bulamamış yâda kendisini tekrar kaybetmiş bir insanın kendi bilinci ve kendine saygısıdır”, “Dinsel inanç insanın zavallılığıdır. İnsanın kendi gücüne inancı arttıkça dinsel inancının etkisi azalıyor. Baskı dönemleri çaresizlik dönemleridir, insanın kendi gücüne inancı azalıyor. İnsanın kendi gücüne inancı azaldıkça dinin gücü artıyor. İnsan doğaya ve kendi yazgısına egemen olduğu ölçüde insanlaşıyor. Ve İnsan doğaüstü güçlere bağımlılıktan vazgeçtiği ölçüde insanlaşıyor. Baskı dönemlerinde insan insanlığını yitirsin diye uğraşılıyor. Din’in işlevi de, bu İnsanlıktan uzaklaştırma misyonunu yerine getirmek oluyor. Din’de, insan bir kendini ifade etme tarzı ve yolu buluyor. Baskı dönemleri acılı dönemlerdir. Din gerçek acının gerçek dışı çözümü oluyor. Baskı ve çözümsüzlük dönemlerinin bilinç malulü insanlarını rahatlatıyor ve onlara yanılsamalı bir mutluluk sağlıyor”, “Dinsel acı gerçek acının anlatımıdır ve gerçek acıya tepkidir de. Din, ezilen yaratığın haykırmasıdır ve tıpkı ruhsuz koşulların ruhu olması türünden bir kalpsiz dünyanın kalbidir. Halkın afyonudur.” Marks'ında belirttiği gibi din sınıflı toplumlarda, sömürücü egemen sınıfların insanları insanlıktan uzaklaştırma çabalarının bir aleti, bir aracı durumundadır. Egemen sınıfların egemenliklerini devam ettirebilmek için üzerinde baskı kurdukları sömürülen emekçi kitleleri, yoksulluk ve sefaletin dipsiz kuyusuna atarak sürdürdükleri saltanatlarını ebedileştirebilmek için mevcut durumu kutsama yoluna gider, onları yoksulluk ve sefaletlerinin ‘Allah’tan geldiğine inandırmaya ve sahte cennet masallarıyla avutmaya çalışır. Ve insanlar cehaletlerinin sonucu olarak bu dünyadan umudunu keserek mutluluğu “Öbür” dünya hayallerinde ararlar! İşte “Din”, bu işlevi nedeniyle “Halkın afyonudur.” Tarihsel toplumsal süreç, insanlığın ilkel, köleci, feodal ve kapitalist sistemlerin birbiri ardına yaşandığı bir süreç olmasına ve her bir dönem bir öncekinden ekonomik-siyasal-toplumsal bakımdan nitelik olarak farklı olmasına ve yine her dönemde din ve dine karşı tutum biçim olarak değişmesine rağmen içerik olarak hep aynı kalmıştır. Sosyalist sistem ise diğer baskıcı-sömürücü sistemlerden temelden farklı karakterinden dolayı dine karşı tutumu da diğer sömürücü sistemlerin tutumundan temelde farklı olmuştur. Çünkü biliyoruz ki, sınıfların ortaya çıkmasıyla başlayan sınıf mücadelesinin, kaldırıp bir kenara fırlattığı fikir, tarafsızlık fikri, “Din” karşısındaki tutum bakımından da işlevsizleşmiş, “Sınıflara bölünmüş bir toplumda tarafsızlık büyük bir yalan ve demagoji, güçlüden yana, yanlıştan yada haksızdan yana olunduğunun gizlenmesinden başka bir şey değildir” gerçeğini din sorununda ortaya koymuş, dine karşı tutum bakımından tarafsızlık fikri dinsel doğma ve gericiliğin dolaylı yada dolaysız desteklenmesinden başka bir anlama gelmez olmuştur. Bu bakımdan din karşısında takınılan tutum her zaman ya dinin karşısında yâda yanında olunduğunu gösteren olgu olmuştur. Ve işte tam da bu noktada sömürücü sınıflar, burjuvazi ve gericilik dinsel doğma ve tabuların yanında yer almış, bu dinsel tabu ve doğmaların korunmasına ve hatta gelişip güçlenmesine ön ayak olmuşlar, sadece sosyalistler ve militan materyalistler dinin karşısında ve ona karşı mücadele içerisinde olmuşlardır. Bu nedenle sadece sosyalist sistemde devlet dini, bireylerin vicdan özgürlüğü temelinde ele almış,dev1et dinden tümüyle elini çekmiş (hatta bu ifade bile gerçeği yansıtmakta yetersizdir. Çünkü devlet zor yoluyla dini tasfiye etmek, kitlelere zor uygulayarak dini inançlarını yaşamalarına olanak tanımamak gibi bir tutum içinde olmasa da izlediği politikalarla dini tümüyle ortadan kaldırmayı hedeflediğinden) ve hatta yeri ve koşulları farklı olduğundan buna uygun mücadele araç ve biçimleriyle ama her zaman Din’in zararlı uyuşturucu etkilerine karşı mücadele içinde olmuştur. Buradan olarak; Köleci ideoloji her zaman, köle sahibi efendilerin, güçlerini tanrıdan aldıkları inancını yaymış, köleci devlet; köleci egemenlik ilişkilerini kölelerin efendilerine boyun etmeleri ve itaat etmeleri, aksi halde hem bu dünya da hem de öbür dünya da tanrıları tarafından cezalandırılacakları temeli üzerine oturtmuştur. Ve boyun eğip itaat edenlerin, acı çekenlerin cennetle ödüllendirilecekleri; boyun eğmeyip isyan edenlerin ise cehennemle cezalandırılacakları inancını yerleştirmeye çalışmıştır. İlkel dönemlerin çok Tanrıcılığının yerini köleci düzende köleci Monarşik düzeninin başkanına (Monarşik düzenin tek Tanrı’sına) bırakması da yine ilkel dönemin süreç içerisinde ekonomik toplumsal yaşamın bir üst aşamaya -köleci- evrimiyle birlikte olmuştur. İnsanların Ay’a, yıldızlara, güneşe hatta kendi yaptıkları putlara tapması bunların yerini zaman içerisinde kutsal varlıklar olarak hayvanlara vb. bırakması, insana benzer tanrılar edinilmesi, dahası her olay ve durum için ayrı bir tanrıya gereksinim duyulması ve bunlar için ayrı ayrı Tanrı’lar edinilmesi toplumsal sürecin gelişim ve değişimiyle birlikte biçim değiştirerek gelişen Din’in çeşitli dönemlerde yaşanmış biçimleri olagelmiş en son olarak da tek Tanrıcılık olarak üç büyük “Din”; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık ortaya çıkmıştır. Bugün varlığını sürdüren tek tanrılı dinler olarak Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın birbirleriyle olan ortak noktaları yâda ayrıldıkları noktalar üzerinde çok değişik fikirler ileri sürülebilir ve sürülmektedir. Ancak kesin olan bir nokta var ki o da bu üç dinin ortak özelliği olarak tek tanrı fikrine dayanmalarıdır. Toplumumuzda egemen olan dinin İslamiyet / Müslümanlık olması, tek tanrılı dinler arasında Müslümanlığın toplumumuzda özel bir yere ve öneme sahip olması, özellikle bu dinin kural ve özellikleriyle ilgilenmemize de vesile olmuştur. Dahası, toplumumuzda egemen olan bu dinin, şeriatçı güçler tarafından toplumumuzun gelişiminin önünde ayak bağı olarak dikilmesi, İslam’ın şeriatçı güçlerin politik amaçları için ideolojik bir dayanak olarak kullanılmaya çalışılması bizi bu dinin, Müslümanlığın kaynağına, Kur-an’a eleştirel bir bakışla yönelmeye sevk ediyor. Genel olarak dini bir afyon olarak tanımlayan materyalist tezin temelinde; dinin insanları edilenleştiren, mevcut egemenlik ilişkilerinin kutsanmasına yol açan, sınıfsal sömürü ve zulmün ahirete dek devam edeceği yolundaki uyuşturucu, sofist mantığı beslemesi yatmaktadır. Bu nedenle Lenin; “İşçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. İşçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. Ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır. Başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünya da azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeği, sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir” der. O halde toparlamak gerekirse: Din; bir sömürü aracıdır. Din; afyondur. Din; ilkel insanın korkularından ortaya çıkmış, toplumların gelişmesine paralel olarak gelişmiş ve karmaşıklaşmış bir sosyal olgudur. Din; insanın doğa ve evrenle olan çatışmasında anlaşılamayan, bilinemeyen sırlarına karşı geliştirdiği bir savunma düzeneğidir. Bu sırlar çözüldükçe Din gerilemiş ve yeni biçimler altında varlığını sürdürmeye çalışıyor. Dinsel insan ilkel insana yakın bir düşünce yapısına sahiptir. Kesin ve tartışılmaz yargıları vardır. Şüphe etmez ve tartışmaz. Oysa bilgiye ulaşabilmenin ilk adımı şüphe etmektir. Sonra araştırmak daha sonra gerçeğe ulaşmak gelecektir. Yakın zamana kadar kutsal zannedilen birçok şeyin bilimsellik sayesinde hiç bir kutsallığı olmadığı anlaşılmıştır. Bu gelişme yakın gelecekte insanın zihnine vurulan zincirleri kıracaktır. Böylece insan daha özgür daha mutlu olabilecektir. Din; terimi bilimselliğe, çağdaşlaşmaya, uygarlaşmaya, akılcılığa, ilerlemeye karşı duruşu, direnmeyi, tutuculuk ve gericiliği kapsar. Marks'a göre din, somut dünyanın “Ahlaki tedbiri, kutsal tamamlanması,” bu dünyanın haklı çıkarılması ve avunmak için evrensel temeldir; din insan öz varlığının düşsel tasavvurudur, çünkü insan öz varlığı (ruhu) doğru gerçeğe sahip değildir. Din’e karşı mücadele, Din’in “Ruhsal kökü olduğu” bu dünyaya karşı dövüştür. Din, baskı altındaki ezilen yaratığın “İç çekişidir, kalpsiz dünyanın kalbidir, ruhsuz durumun ruhu olduğu gibi ve halkın afyonudur.” Marks'a göre, halkın, “Düşsel mutluluğu” olan Din’in kaldırılması halkın gerçek mutluluğunu gerektirir; düşlerden vazgeçme isteği, bu düşlere muhtaç olan koşullardan vazgeçme isteğidir. Yani, düşleri ortaya çıkaran ve düşlerle beslenen koşulların ortadan kalkması ve aynı zamanda gerçek mutluluğu sağlayan koşulların gelmesiyle düşler silinip gider. Marks'a göre, tarihin amacı (yani insanın amacı) bu dünyanın gerçeğini kurmaktır. Böylece cennetin eleştirisi dünyanın eleştirisine, dinin eleştirisi doğrunun eleştirisine ve teolojinin eleştirisi siyasetin eleştirisine dönüşür (Marks, 1844: 226, 227) Lenin’e göre, burjuva maddecilerinin halkın cahilliği olarak gördükleri dini, hiçbir propaganda, eğitim ya da eğitici kitap kitlelerin beyninden söküp atamaz. Tek çare, kitlelere, dinin kökenlerine karşı, yani kapitalizmin her tür yıkıcı egemenliğine karşı toplu, örgütlenmiş, planlı ve bilinçli bir şekilde mücadeleyi öğretmektir (Lenin, 1909: 245) .
|
|