DÜNDEN BUGÜNE ULUSAL ve SÖMÜRGELER SORUNU ve KÜRT SORUNU
Tarih: 13.04.2006 Saat: 12:31
Konu: Analiz Polemik


İstanbul’da önemli deri ihracatçılarından Cihaner derinin sahipleri Hamadi ve Cihaner ailelerinin Mardin kökenli sermaye grupları olduklarını ayrıca belirlemek gerekiyor. Muş'ta Kasım ailesinin otomobil bayiliğiyle başladığı işten, İstanbul'a 8 şirketle döndüğünü görmekteyiz. Yine İstanbul gıda piyasasının önemli isimlerinden Macit Bahçevan bir diğer Muş kökenli sermaye grubudur.
Alüminyum sektörünün önde gelenlerinden Feniş Holding sahiplerinden Sedat Aloğlu'nun Urfa kökenli bir sermayedar olduğunu ve inşaatlardan sağladığı ilk birikimlerle sanayiye el atarak palazlandığını söyleyebiliriz.

Daha adını buraya aktaramadığımız onlarca Kürt kökenli sermaye grubunun olduğunu ve bunların hem Kürdistan'da ve hem de Bau’da faaliyet yürüdüklerini ve emperyalist pazarın birer parçası durumuna geldiklerini görmekteyiz. Demek oluyor ki, Kürdistan'da önemli bir burjuva sınıfı doğmuş ve bunlar Batı pazarıyla bütünleşerek; Türk egemen sınıflarıyla, emperyalizmle el ele vererek Kürdistan'ın yeraltı / yerüstü zenginlik kaynaklarının yağmalanmasından pay sahibi olmuşlardır. Lenin'in “sömürgelerin ya sermayesi olmaz ya da pek sermayeye sahip değiller” yönlü sözlerini dikkate aldığımızda, bu durumun Kürdistan'daki gerçeklikle uyum içinde olmadığını ve Kürdistan'ın sömürge bir statüde bulunmadığını, Kürt burjuvalarının sermaye edinip, istedikleri alanda faaliyet yürüttüklerini, kredilerden ve teşviklerden yararlandıklarını görmekteyiz. Durum böyle olunca sermaye birikimi bağlamında da, Kürdistan'daki durum sömürge uluslara uymuyor ve daha çok ezilen bağımlı ulusun statüsüyle uyumlu olduğunu gösteriyor.
Açıklaya geldiğimiz tüm bu gerçekler bize, Türkiye'nin 1920'lerden itibaren emperyalizmin ekonomik denetiminden çıkmadığını ve pazarın, başından itibaren emperyalist sistemin ihtiyaçlarına göre şekillendiğini ve sermayenin de buna göre ilgili alanlara aktığını görmekteyiz. Türkiye’de gelişen kapitalizmin daha başından itibaren,  her yönüyle emperyalizme bağımlı ve onun istemlerine yanıt verebilecek bir biçimde örgütlendiğini ve yarı-feodal yapının adım adım yerini kapitalist ilişkilere bıraktıkça, Karadeniz, İç ve Orta Anadolu, Çukurova'nın bazı bölgeleri, Trakya ve Kürdistan'ın Ege ve Marmara’ya göre şekillendiğini ve bunu emperyalist sermayenin bilinçli bir şekilde körüklediğini görmekteyiz. 1950'lerden sonra gelişen kapitalizmin emperyalist pazara daha fazla eklemlendiğini ve onun istemleri dışında, tek bir alana bile yatırım yapmadığını izlemekteyiz. Türkiye pazarına kayıtsız-koşulsuz emperyalist tekellerin hâkim olduğu gerçeğini dikkate aldığımızda, bu aynı durumun Kürdistan açısından da geçerli olduğunu belirtmeliyiz. Emperyalist tekeller sermaye ihracı yaparak, gerek devlet tekellerini ve gerekse de özel tekelleri kendisine bağımlı kıldığı, teknoloji sattığı ülkelere hammadde, ekipman ve aramalarla daha fazla dışa bağımlı bir sanayi şekillendirdiğini ve sanayinin işleyebilmesi için emperyalizme muhtaç bir durum düşürüldüğünü, bu bakımdan da işbirlikçi tekelci burjuvazinin emperyalist tekellerden destek olmadan yaşayamayacaklarını ve bu bakımdan da, Kürdistan'ı emperyalist tekellere rağmen sömürgeleştirdiklerini söylemenin, Türkiye'nin ekonomik durumunu yeterince bilmeden hareket edildiğinin ve ulusalcı rüzgarlardan etkilenerek Kürdistan'a duygusal yaklaşıldığını söylemeliyiz.
Çağımızda emperyalist sömürgecilik dışında bir sömürgeciliğin düşünülemeyeceğini, yıllardır derin bir ekonomik kriz içinde debelenen 300 milyar doları aşan iç ve dış borçlar Türkiye'nin ekonomisinin bağımlı yapısını tartışmasız bir gerçeklikle ortaya koymaktadır. Peki, devlet bu çarkın dönmesi için parayı nereden buluyor? Dış borçlanmadan. Dış borcu kimden alıyor? Emperyalist mali kuruluşlardan ve tekellerden. Demek ki, devletten devlete kredi ve borçlandırmada da yine devlet emperyalist mali kuruluşlara el-avuç açmakta ve 70 sent’e bile muhtaç olmaktadır. Türkiye'nin sanayisi her yönüyle -hammadde, ekipman, aramalar ve ithalata bağımlı olması ve geri teknolojiyle çalışması bağlamında- gün geçtikçe daha fazla emperyalist tekellere bağımlı olmakta ve onlardan bağımsızca hareket edememektedir. Emperyalist sermayenin Kürdistan'a ne kadar fazla ilgi gösterdiği ise, aktardığımız belgelerden anlaşılmaktadır. Emperyalizm Konya'ya, Yozgat'a ne kadar ilgi göstermişse, Kürdistan'a da o kadar ilgi göstermiştir. Kapitalist eşitsiz gelişim yasası, Türkiye gibi ülkelerde daha net ve çarpıcı olarak yaşanmaktadır. Bir alanda sanayi ve bunun getirdiği değişiklikler yaşanırken, bir başka alan ise bu sanayileşme ve değişimini yaşayamamaktadır. Durum böyle olunca, bölgeler arasında önemli değişiklikler gündeme gelmektedir. Bu durum, bölgeler arası ciddi ekonomik-sosyal ve hatta kültürel farklılıkların da önemli bir unsuru olmaktadır.
Kürdistan'da madenler, enerji ve petrol emperyalist tekellerce direk denetim altında tutulurken, diğer alanlardaki etkisini ise dolaylı olarak, yani faşist diktatörlük ve egemen sınıflar üzerinden gerçekleştirmektedir. İşbirlikçi tekelci burjuvazi, emperyalist mali kuruluşlardan aldığı kredi ve borçları nereye ve nasıl kullanacakları talimatını da bu kuruluşlardan almaktadırlar. Türkiye ekonomisi emperyalizme o kadar göbekten bağımlı ki, Batı'da her gelişme daha derinlemesine Türk ekonomisini etkilemekte ve bunalımı derinleştirmektedir. Örnek vermek gerekirse, Türkiye imalat sanayinde ithalat bağımlılığını arttıran en temel neden, yabancı sermayenin yüksek ithal girdileriyle çalışmasıdır. Türkiye'nin iç pazarını elinde tutmak amacıyla gelen çok uluslu tekelci şirketin, ülkedeki uzantısı durumunda olan yabancı özel sermaye, yüksek ithal girdileriyle çalışmaktadır. Kimya sanayinde 27 firma 1973 yılında, yalnızca bir yılda 700 milyon lira civarında ithalat yapmıştır. Bu 27 firmanın başlangıçtan 1974 yılı sonuna kadar getirmiş olduğu yabancı sermayenin toplamı ise 300 milyon lira civarındadır. Kimya alanında yabancı sermaye geldiğinden bugüne kadar Türkiye, getirilen yabancı sermayenin iki mislinden fazlası ithalatı sadece bir yılda yapmaktadır. Bu ithalat Türkiye'ye yatırım yapan firmalardan yapılmaktadır. Böylece tekeller bir koyup üç-beş almaktadır.
Bu aynı durum Türk otomotiv sanayisi için de geçerlidir. Otomotiv sanayinin % 50 kapasiteyle çalışması halinde bile, 350 milyon dolarlık ithalat yapmak zorundadır. Burada 300 milyon dolarlık ithalat, otomotiv sanayinin sadece doğrudan ihtiyacıdır. Yine Türkiye'nin tarımı geliştirmede ve ürünün hem nicel ve hem de nitel olarak yükseltilmesinde büyük rol oynayan gübrenin hammaddesi için Türkiye, her yıl ortalama 400 milyon dolarlık ithalat yapmaktadır.
Bu durum kendisini, Türkiye'nin enerjisini sağlayan petrol ithalatında da göstermektedir. Türkiye'nin enerjisi esas olarak petrole bağımlı olduğundan dolayı, ithalat petrolün yeri her zaman yükselmiştir. 1973'te % 10,6 iken bu, 1980'in sonunda % 35,6'ya kadar yükselmiştir. 1990larda ise bunun % 50'lere ulaştığını söylemek hiç de abartıcı olmayacaktır. Döviz gelirlerinin yarıya yakınını petrol ithalatı alıp götürmektedir. Demek oluyor ki, sanayinin çıkarlarını işleyebilmesi için dövize, hammaddeye, ekipmana, ara mallara ve teknolojiye ihtiyaç var. Bunları ellerinde bulundurmada emperyalist tekeller. O halde Türkiye'nin her yönüyle emperyalizme bağımlılığı yine artan oranda sürmüştür. Türkiye'nin 70 milyar doları aşan dış borcu, % 12'lere ulaşan yüksek faiz ve erken faiz ve borç ödemeleriyle sürekli olarak, emperyalist tekellerin sermayelerine sermaye katmak için çalışılmakta ve bu ajanda yoğurdun kaymağını tekeller alıp götürmekte ve geriye işbirlikçi burjuvaziye az bir pay kalmaktadır. Kalan bu payla işbirlikçi tekelci sermayenin, emperyalist tekellere karşı pazar paylaşım savaşına tutuşması ve onunla rekabete tutuşarak, başka bir alan ve ülkeyi ekonomik olarak sömürgeleştirmesinin söz konusu olacağını söylemek, sömürgecilik sorununda bilimsellikten saparak, dar ulusalcılığa boyun eğmek demektir.
Kürdistan'ın sömürge olduğuna ilişkin ileri sürülen bir diğer sav ise, Kürdistan'da dışardan Türklerin getirilerek nüfus yerleşimi yoluyla Kürdistan'ın sömürgeleştirildiği görüşü. Ermenilerin katliama uğraması ve göçe zorlanmaların ardından, bazı bölgelere dışardan Türklerin yerleştirildiği bir gerçek. Ama bunun, Kürdistan'ın durumunu dikkate aldığımızda, devede kulak kaldığını ve Türk egemen sınıfların bu yolu kullanmadıklarını belirlemeliyiz. Aynı zamanda Türkler daha çok Batı’da konumlandırılmış ve buralarda en iyi topraklar dışardan gelen göçmenlere verilerek, faşizmin kitle desteği olarak tutulmaya çalışılmıştır. Demek ki, nüfus yerleştirme yoluyla Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi gerçekleştirilmemiş ve böyle ciddi bir gelişme de yaşanmamıştır. O halde Kürdistan’ın nüfus yerleştirme yoluyla sömürgeleştirildiği savı gerçekçi olmadığı gibi, Türk egemenlerine bu yol fazla çekici de gelmemiştir.
Yine; faşist TC'nin serbest rekabetçi dönemden kalan ve emperyalizm çağında devam eden bir sömürgecilik geçmişi de yoktur. Sömürge tezini ileri sürenler, daha çok faşist TC'nin Kürdistan'ı 1950'lerden sonra adım adım sömürgeleştirdiğini söylemektedirler Bu tezin ayakları yere basmıyor. Anlata geldiğimiz gibi, bugünkü Türkiye'nin pazarı ve işbirlikçi tekelci sermayenin durumu ve emperyalizmle ilişkileri, bağları ve emperyalizme göre şekillenmesi, bu döneminde daha fazla gelişmiş ve artış göstermiştir.
Türkiye ne zamandan bu yana emperyalizmin yarı-sömürgesi durumuna gelmiştir ve Türk egemen sınıfları bağımsız ilk birikimlerini ne zaman elde etmişler ve bunu emperyalist tekellere karşı kafa tutacak düzeyde ne zamandan beri kullanabilmektedirler? Tüm bu vb. sorulara açık ve net bilimsel yanıtlar verilerek doğru sonuçlara ulaşılabilinir. Niye böyle olmasın diyerek varsayımlar üzerine teori inşa edip, politikalar belirlemeye gidildiğinde, durum hiç de hoş olmayacaktır.
Yine sorunun bir başka noktasına gelince. Kürdistan'ın gerçekliği ve ekonomik durumun oldukça abartılarak, gerçeklerin üzeri örtülmeye çalışılıyor. Bugün TC'nin GSMH'sı içinde Kürdistan'ın yeri devede kulak kalmakta ve bir dönemler % 10,5 civarında GSMH içinde yer tutan Kürdistan ekonomisi, 1980'lerden sonra daha da gerileyerek yüzde 7,6'ya kadar düşmüştür. Türkiye'nin GSMH'si içinde % 7, 6 gibi düşük bir yer kapsayan Kuzey Kürdistan'ın, TC açısından çok büyük ekonomik öneme sahip olduğunu söylemek, gözü kapalı gerçekleri reddetmek demektir. Gerçekler su gibi orta yerde dururken, Kürt ulusal hareketinin 1984'den başlayarak ilerleyen yürüyüşünün baskısı altında kalarak, sınıfsal sosyalist bakıştan uzaklaşarak, olaylara dış görüngüleriyle yaklaşarak sınıf perspektifinden uzaklaşıldığı ve birçok akımın saflarında ulusalcılığın at başı gelişme gösterdiği bir ortamda, Kürdistan'ın sömürge olduğu tezi, gözü kapalı bir şekilde ve ciddi bir araştırma-inceleme yapmadan, sorunu Leninist bakışla ele alma başarısı göstermeden kabul gördü ve dönemin modası olarak Kürdistan'ın sömürge olduğu tezi yeniden keşfedilmeye çalışıldı. Herhangi bir ulusal ön yargıya kapılmadan, gerçekler üzerine teoriler kurulmalı ve politikalar bu nesnelliğin resmi olmalıdır. Gel gör ki, bir çok doğru pratiğin uğruna arkaya itilerek, olaylar ve olgular basit bir mantıkla ele alınıp, yanıt bulunmaya çalışıldı ve ML’in ulusal sorunda yetmezliği üzerine bol bol ahkam kesen, pusulasını şaşırmış oportünist-revizyonistler yeni arayışlar içine yöneldikleri gibi, Marksist saflarda bu durumdan etkilenerek, sınıfsal bakıştan sapan ve denenmiş-sınanmış Marksist görüşlere burun kıvırarak, yenileşmeye yönelenlerde oldu.
İşte devrimci hareketin saflarında Kuzey Kürdistan'ın sömürge olduğu tezi ya da iddiası da bu koşullarda ortaya çıktı ve yaygınlaşma istidadı gösterdi. Her yönüyle emperyalizme göbekten bağımlı bir Türkiye ekonomisinin bir başka ülkeyi sömürgeleştirecek düzeyde tekelleşerek, emperyalist tekellere kafa tutarak Kürdistan'ı sömürgeleştirdiğini iddia edenler, Türkiye'nin bağımsız bir ekonomiye sahip ve gelişmiş, kendi ayakları üzerinde durabilen bir Türkiye ekonomisinin var olduğunu örnekleriyle ortaya koyup, Türkiye pazarını ve büyük burjuvazinin emperyalizmle ilişkilerini netlikle belirlemelidirler. Biz Türkiye'nin emperyalizme bağımlı ve varlığı, gelişimi emperyalizme göre şekillenen bir işbirlikçi tekelci burjuvazinin olduğunu ve Türkiye pazarının her yönüyle emperyalizme göre şekillendiğini ve büyük burjuvazinin, devlet tekellerinin emperyalist mali kuruluşlardan ayrı hareket edemediğini ve onların istemlerine göre hareket ettiklerini, emperyalist tekellerin her yönüyle pazarı denetim altında tutarak, kendi çıkarlarına göre şekillendirdiğini ve Kürdistan pazarını da esas olarak emperyalist tekellerin sömürdüğünü ortaya koymaya çalıştık ve Türkiye'nin geçmişteki durumuna atıfta bulunarak, 1920'lerden sonraki gelişimine ana hatlarıyla dikkat çekmeye çalışarak, Türkiye'nin geçmişten kalan kapitalist temelde bir sömürgecilik mirasına sahip olmadığını ve zaten uluslaşmanın genel olarak Asya'da 1900'lerin başında yaşandığını ve kapitalizmin şafağında halkların uluslaşma sürecini yaşadıklarını ve bu anlamda da feodal dönemde fetihçilik ve talancılıkla, kapitalist dönemdeki sömürgeciliği bir birine karış durmamak gereği üzerinde durarak, sömürgecilik tanımı ve Türkiye'nin geçmişten bu yana ki sürecini irdeleyerek Portekiz’le ne kadar benzeştiğini açıklamaya çalıştık ve Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ülkelerin, emperyalizm çağında sömürge edinemeyeceklerini çeşitli örnekleriyle irdeledik. Buradan Kürdistan gerçeğine indik ve Türkiye pazarıyla ilişkileri, Kürt burjuvalarının ilk birikim ve sermayesinin neden Kürdistan'a ilgi duymadığını, herhangi bir önyargıdan uzaklaşarak aydınlatmaya çalışarak, gerçeklerden uzaklaşmamaya çalıştık. Nüfus yoluyla Kürdistan'ı sömürgeleştirmenin söz konusu olmadığını gerçeklerden hareketle irdeledik ve sonuçta Kürdistan'ın faşist diktatörlükçe zorla işgal edilerek ilhak edildiği ve ezilen bağımlı bir ulus konumuna getirildiğini ve buradan olarak da, Kürdistan'ın ekonomik olarak ilhak edilmediğinden sömürgeleştirilmediği sonucuna bir kez daha ulaştık
Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Şiarı Doğru Olarak Ulusların Devletlerini Özgürce Kurma Hakkı Olarak Anlaşılmalıdır!
Bilindiği gibi UKKTH şiarı, ulusun siyasal bakımdan ayrılma: ayrı devletini kurma hakkı anlamına geliyor. Marksist-Leninistler şiarın içeriğini her zaman böyle doldurmuş ve savuna gelmişlerdir.
UKKTH [Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı] şiarının anlamı bu olmasına rağmen, bu şiarın dolaysız bir tarzda ulusların kendi devletlerini özgürce kurma hakkı olarak formüle edilmesi yoruma, oportünist çarpıtmalara, liberal burjuva demagojiye karşı daha etkili olacağı için doğru olacaktır.
Biliniyor, ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin hakkı, Birleşmiş Milletler tarafından da bir ilke olarak kabul edilmiştir. Ama emperyalist dünya her rengi ve tonuyla liberaller bu ilkeyi, örneğin rahatça otonomi, ulusal kültürel özerklik olarak yorumlayabilmekte, yutturabilmektedirler.
Stalin, Çiçerin’le bir tartışmasında şöyle der: “Çiçerin yoldaşın üçüncü yanlışı, ulusal kaderin serbestçe tayin emperyalistlerin rahatça, kullandıkları soyut bir slogana dönüşmüş bulunan bu slogandan gereğinden çok söz etmesidir. Çiçerin yoldaş, bizim bu slogana iki yıldan beri veda etmiş bulunduğumuzu tuhaf bir biçimde unutmuş. Bu slogan artık programımızda yer almıyor. Programımızda, pek belirsiz bir slogan olan ulusal kaderini serbestçe tayin edilmesinden değil, ama daha belirgin bir vurguya sahip ve açıkça belirlenmiş bir slogandan, halkların devlet biçiminde örgütlenmek üzere ayrılma hakkı sloganından söz edilmiştir.” (Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu, S. 122)
UKKTH sloganı, Ulusların Kendi Ulusal Devletlerini Özgürce Kurma Hakkı olarak formüle edilmesi, her rengiyle oportünist ve emperyalist demagojinin daha vurucu bir tarzda teşhirine hizmet edeceğinden program ve ajitasyonumuzda sistematik tarzda kullanılmalıdır.
Örneğin, somut olarak Türkiye'yi düşünelim. Bugün liberal çözümün değişik tondaki temsilcileri (Türk reformcu aydınları, reformcu Kürt aydınları vb.) rahatça Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının savunuculuğuna soyunabilmekte, BM'in bu ilkeyi kabul ettiğinden dem vurabilmektedirler. Ama onlar Ulusların Kendi Kaderlerini Serbestçe Tayin Hakkı’ndan anladıkları, ayrı devlet hakkı değil, Türkiye'nin sınırları içinde, Türk devletinin denetiminde sınırlı bir özerkliktir.
Oysa UKKH biçimindeki şiarın yerine daha açık, ifade ettiği gerçek içeriği çıplak dile getiren Ulusların Ulusal Devletlerini Kurma Hakkı veya Özgürlüğü olarak ifade edilmesi, bu vb. demagojilerin peçesini daha rahat açığa çıkarılmasına hizmet eder. Bu bağlamda, yığınlara taşınacak slogan Stalin'inde ifade ettiği Ulusların Devlet kurma Hakkı sloganı olmalıdır. Yine Stalin, 1921'de “Ulusal Sorunu Koyuş Biçimi Üzerine” başlıklı makalesinde şunu vurgular:
“İkinci nokta, Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı belirsiz sloganının, uluslar ve sömürgelerin ayrılma, bağımsız devletler kurma hakkı belirgin sloganı ile değiştirilmesidir.”
Stalin 2. Enternasyonal oportünistlerinin de bu sloganı kullandıklarını, ancak bunu çoğu kez ayrılma hakkı olarak değil de ulusal-kültürel özerklik olarak anlayıp savunduklarını belirtir.
Devamla: “Kaderini serbestçe tayin etme sloganının kendileri bakımından elverişli bir özelliğini gören emperyalistlerin, bu sloganı kendi öz sloganları ilan etmiş bulunmalarına şaşılacak bir şey yoktur” der ve emperyalistlerin bu sloganı bayraklaştırarak paylaşım savaşını (1. Emperyalist Dünya Savaşı) sürdürdüklerini söyler.
Stalin'in artık bu sloganın gerici bir nitelik kazandığını, ezilen ulusların ezen ulus proletaryasına karşı duydukları güvensizliği yıkmanın ulusal eşitlik ve emekçilerin tam bir birliğine giden yolu “açmaya” elverişli sloganın devrimci bir slogan olan “Ulusların Bağımsız Devletlerini Kurma Hakkı” sloganının yükseltilmesi gerektiğini söyler.
Bizim de yapmamız gereken budur.
Proletarya ve Halk Yığınlarının Örgütlenmesi Sorunu
İşçi sınıfı için ulusal mesele, sınıf sorununa oranla ikincil bir sorundur, Lenin bunu şöyle belirtiyor “Marks'ın 'işçi sorununa' oranla, ulusal sorunun ikincil - bir sorun olduğu konusunda şüphe' yoktur.” (Lenin, ulusların Kaderleri Tayin Hakkı, S.102)
Marksist-Leninistleri en fazla proletaryanın kendi kaderini tayin etmesi ilgilendirir. “Öteki sorunlarda olduğu gibi ulusların kendi kaderlerini tayin etme sorununda da bizim her şeyden önce ilgilendiğimiz nokta belirli bir ulusun içinde, proletaryanın kendi kaderini tayin etmesidir,”(Lenin, ulusların Kaderleri Tayin Hakkı, S.922)
Aynı zamanda “gerçekten ciddi ve derin her siyasi sorunda, gruplaşma sınıflara göre oluyor, uluslara göre değil” (Lenin, Ulusların Kaderleri Tayin Hakkı, S.35)
İşte bu nedenlerle, proletarya, Enternasyonalist sınıfı; bayrağını yükseltmek, bütün uluslardan proleterlerin ortak düşmana karşı, en sıkı birliğini sağlamak, zorundadır, Aynı devlet sınırları içindeki proleterlerin en sıkı ve merkezi birliği; devrimci sosyalizmin örgütlenme konusundaki şiarı budur.
Aynı ilkeler sömürge ve metropol ülke proletaryası, arasındaki ilişkiler içinde tamamen geçerlidir, şayet; sömürge ve metropol ülke proletaryasının ortak örgütlenmesinin şartları varsa, bu mutlaka uygulanır ve uygulanmıştır, (burada sömürge kabulünün yapılması halinde dahi ayrı örgütlenmenin yanlışlığını belirtmek gerekir) İngiltere ve Hindistan gibi çelişkilerin birbirinden farklı biçimlendiği, dolayısıyla devrimin karakteri, hedefleri ve görevlerinin farklı olduğu alanlarda, ortak örgütlenme fiilen mümkün değildir, ama Rusya ile Kafkasya (örneğin Gürcü) proletaryasının ortak örgütlenmesi mümkündür , (Rusya'da demokratik devrim gündemdeydi, bu metropol ülke için de, sömürgeler için de geçerliydi)ve aynı örgütlenmeyi savunanlar Lenin ve Stalin tarafından ulusalcılıkları nedeniyle eleştirilmişlerdir. Ortak örgütlenme, çelişkilerin biçimlenmesinin sonucu devriminin karakteri, hedefleri ve görevleri bakımından aynılık taşıdığı yerlerde işçi sınıfının menfaatlerinin, birliğine dayanır, proletarya için sınıf sorunun birinci dereceden bir sorun olmasına dayanır, ulusal sorunun sınıf mücadelesine oranla ikincil ve tabi olmasına, ulusal baskının sınıf sorununun çözümüyle yok edilebileceği gerçeğine dayanır. Stalin, sömürge, Kafkasya'nın proleterlerinin ayrı partide örgütlenmesi ile ilgili olarak şunları söylüyor; “Kafkasyalı likidatörlerin Gürcü, Ermeni, Müslüman ve Rus) ulusal kültür özerkliğini Gürcü, Ermeni, Müslüman ve başka likidatörlerin partileri izleyecektir. Birleşik örgüt yerine, uluslara göre ayrılmış adeta bir Gürcü, bir Ermeni ve başka “Bund”lar oluşacaktır. “Kafkasya örgütlerinin diğer bölümü Gürcü, Rus, Ermeni ve Müslüman, sosyal demokratlar içinden partiye sadık unsurlar, Kafkasya'da enternasyonalizmin, şanlı bayrağına ihanet eden 'bu milliyetçi-likidatör baylar ile ilişkiyi en kararlı biçimde koparacaktır.” (Stalin, Bütün Eserleri, Cilt 2, S.279)
Herhalde, sömürgelik durumunun kabulü dahi aynı örgütlenmeye tek başına yeterli bir temel teşkil edemeyeceği yeterince açık. Tam tersine, sömürgelik durumu, ortak ve merkezi örgütlenmeye asla engel değildir. Değişik devletlerin bağımlılığı altında parçalara ayrılmış ulusun proleterlerinin öncü örgütlenmesi sorununa gelelim.
Bu konuda yüzyılın başındaki Polonya örneğini verecek ve komünistlerin tutumunu belirteceğiz. Bilindiği gibi Polonya, Çarlık Rusya’sı, Almanya ve Avusturya arasında bölüşülmüştür ve Polonyalılar bağımlı ulus, durumundaydılar. Bu durumda Marksistler, Polonyalı işçilerin, işgali altında oldukları devletin sahibi ulus ve diğer ulusların bütün işçileriyle ortak mücadelesini ve merkezi örgütlenmesini savunmuşlar ve bunun tersini; savunan Polonya Sosyalist Partisi'nin ulusalcılığına karşı mücadele etmişlerdi. İşte bunun örneği; Lenin, Mehring'den vardığı sonuçları tamamen onayladığını belirttiği şu alıntıyı yapıyor: “İşçi sınıfının çıkarları kesin olarak, Polonya'yı paylaşan üç devletteki Polonyalı işçilerin ardı düşünceleri olmaksızın sınıf arkadaşlarıyla bir ülke omuz omuza mücadele etmelerini emrediyor.” (Lenin, Proletarya Enternasyonalizmi, S.14)
Lenin şunları da belirtiyor: “Fark burada değildir; fark sınıfsal bakış açısının unutulmasındadır; bu bakış açısının şovenizmle gölgelenmesindendir; mevcut siyasal mücadelenin birliğinin yıkılmasındadır. İşte bizim PSP'yi gerçekten bir sosyal demokrat işçi partisi olarak görmemize engel olan budur.”(A.g.e. S.15)
“Çarlık, Alman, Avusturya vb. hükümetleriyle ve burjuvazisiyle gittikçe daha sıkı ittifaklar kurduğuna göre, bunun sonucu; Polonya proletaryası bugün tek ve aynı boyunduruğa karşı birlikte mücadele ettiği Rus, Alman ve diğer proletaryalarla ittifakını zayıflatmalıdır anlamları çıkıyor. Bu ise, proletaryanın temel çıkarlarının, ulusal bağımsızlığın burjuva demokratik anlayışına feda edilmesinden başka anlam taşımıyor.” (A.g.e, S.16)
            “Polonyalı işçilere her zaman şunu diyeceğiz yalnızca, Rus proletaryasıyla en tam en sıkı birlik; yapılmakta olan mücadelenin otokrasiye karşı güncel mücadelenin icaplarını tatmin edebilir; yalnızca böyle bir birlik tam bir ekonomik ve siyasal kurtuluş teminattı verebilecektir...” (A.g.e, S.17–18)
“Birliğin gerekliliğinin ne kadar fazla bilincindeysek, tam bir birlik olmaksızın otokrasiye karşı genel bir saldırının olanaksızlığına ne kadar kuvvetle inanmışsak, siyasi rejimimizde mücadelenin merkezi olarak örgütlenmesinin gerekliliği o kadar kuvvetlice de kendini hissettirir.” (A.g.e, S.18)
Varacağımız sonuç, bir ulusun çeşitli devletlerarasında, parçalanmış oluşunun, ezen ulus proleterleriyle ortak örgütlenmesine engel teşkil etmediğidir. Hiç şüphesiz, ulusların istedikleri gibi örgütlenmeye. Hatta proletarya için zararlı dahi olsa kendi ulusal kurumlarını korumaya hakları vardır. Bu haklar, çeşitli sınıflardan oluşan ulusa aittir. Ulusun haklarından bazıları (örneğin işçilerin ulus esasına göre örgütlenmesi hakkı), o ulus içindeki sınıflardan menfaati işçi sınıfının menfaatlerine aykırı olan sınıfların çıkarlarını ifade edebilir. Sözgelimi işçilerin ulus esasına göre örgütlenmesi burjuvazinin menfaatlerini yansıtmaktadır. İşçilerin ayrı ulusal örgütler içinde toplanmaları halinde, burjuvazinin menfaatlerine uygun düşen bir durum doğar, çeşitli uluslardan işçilerin sınıf düşmanlarına karşı birliği parçalanır. İşçi sınıfının mücadelesi zaafa uğrar. İşte bu durumda. İşçi sınıfının, ulusun hakları içinde yer alan bu haklara göre oluşturulmuş ancak kendi sınıf menfaatlerine aykırı düşen durumlara, örgütlere vb. karşı ideolojik mücadele vermesi zorunludur. Ulusun haklarının varlığı, işçi sınıfının bu hakların kullanılması karşısında kayıtsız kalacağı anlamına gelmez. 
Proletarya ama özellikle ezen ulus proletaryasının görevi; bir yandan şovenist baskıya karşı ezilen ulusun ulusal hareketinin örgütlenme özgürlüğünü savunmak ve gerçekleşmesi için militanca savaşım vermektir; diğer yandan özellikle ezilen ulusun proletaryasının görevi, ulusal hareketin kendisini ulusal ayrı örgütleme çabasına karşı mücadele etmek şeklindedir.
Ezilen ulus proletaryası açısından ayrı örgüt1enme hakkı, ayrı örgütlenme gerekliliği anlamına gelmez. Tam tersine, bu hakkın kullanılışı işçilerin ve diğer emekçilerin menfaat1eriyle çatıştığı zaman ve yerde, ayrı örgütlenme çabalarına karşı mücadele, özellikle ezilen ulus işçi sınıfı için bir zorunluluktur.
“Kendi kadro ve dinamiklerini ulusal-demokratik mücadele için seferber etme” içinde yanı şeyleri söyleyebiliriz. Bir burjuva ulusalcısı için uygulanabilir olan bu hakkı (uluslara göre örgütlenme ve ulusal kurtuluş mücadelesi verme) proletarya savunmalıdır. Ancak, emperyalizme, işbirlikçi tekelci kapitalizme ve büyük toprak sahipliğine karşı ortak mücadelede, güçlerini birleştiren, ortak sınıf örgütleri için birleşen çeşitli uluslardan proleterler elbette “kendi kadro ve dinamiklerini” bu mücadelesi için seferber edeceklerdir. Proletaryanın ortak (bütün uluslardan işçileri ilgilendiren) nedenleri vardır; kendisini dar ulusal çıkarlarla sınırlama proletaryanın tavrı değildir. Bu nedenle dikkatini kendi sınıfının genel menfaatlerinden, çeşit1i sınıfların ortak-menfaatlerini yansıtan kendi ulusunun genel menfaat1erine doğru çevirmek, proletarya için kabul edilemez olan ulusal dar görüşlülüğe düşmek anlamını taşır.
Devrimci sosyalizm “çok uluslu devletler”de, ezilen ulusun ya da ulusların kendi kaderlerini tayin etme özgürlüğü için, diğer bir anlatımla ayrı devlet kurma özgürlüğü ve tam hak eşitliği için koşulsuz olarak mücadele yürütürken, öte yanda ulusal sorunun kesin ve nihai çözüm yolunu ezen ve ezilen uluslar proletaryası ve emekçilerine önerir, bu yolda bıkmaksızın mücadele verir.
Devrimci sosyalizm, proletarya ve emekçilerin devrimci örgütlenmesi sorununu da, ulusal soruna kesin ve nihai çözüm önerisi üzerine şekillendirir. Çünkü proletaryanın devrimci sınıf mücadelesinin çıkarları, kendisini ulusal dar çıkarlarla sınırlandırmamasını gerekli kılar. Bu ülkelerde ezilen ulusların sorunu, Ancak proletarya önderliğindeki anti-emperyalist demokratik devrimin zaferiyle, işçi ve demokratik halk konseyleri federal cumhuriyetleri birliği içindeki demokratik çözümle ve sosyalist iktidar altında kesin ve nihai çözüme kavuşturulabilir. Ezilen ulusların proletaryasının devrimci çıkarları yönünde en ileri çözüm yolu bu olması nedeniyle, devrimci proletarya, ulusların kaderlerini tayin özgürlüğünü bu emekçi nitelikteki yönde belirlenmesi için mücadele yürütür. Bu bağlamda, örgütlenmesini de bu temele dayandırarak şekillendirir. Kendisini ulusunun çıkarlarıyla sınırlandıran uluslara göre örgütlenme yerine, aynı devletin sınırları içindeki tüm uluslar ve ulusal azınlıklardan proletaryanın birlikte tek bir öncü sınıf örgütlenmesinde toplanmasını, değişik uluslardan proletarya ve emekçilerin aynı kitlesel sınıf örgütlenmelerinde toplanmalarını kararlılıkla savunur.
Son





Bu haberin geldigi yer: DHB
http://www.halkinbirligi1.net

Bu haber icin adres:
http://www.halkinbirligi1.net/modules.php?name=News&file=article&sid=399