İKTİDARSIZLIĞIN TEORİSİ YADA KAPİTALİZMİN KUTSANMASI OLARAK ANARŞİZM
Tarih: 12.01.2006 Saat: 20:48
Konu: Dünden Bugüne


Çünkü ona göre ikisi de, üçüncü dünya ülkelerinin ulusal bağımsızlığını savunan ilkelerdi. Wallerstein SSCB/ABD bağlılığını öngören akıl yürütmesine dayalı olarak, 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılışını benzetebilirse tek bacağı parçalanmış ABD hegemonyasının yıkılışı olarak göstermek istemektedir. Gerçekte ise yapmak istediği, aynayı karşıdan tutup özellikle ezilen ülkelerin devrimci ve ilerici/bağımsızlıkçı aydınlarında bir kafa karışıklığı yaratmaktır.
Hiç kuşkusuz, Wallerstein bu gün içinde nefes alıp verdiği Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya üzerindeki çıkarlarına oldukça bağlıdır. Öyle ki, ülkesinin dünya üzerindeki hegemonyasının sürmesi için kabul edilebilir düşünsel temeller arıyor. Wallerstein’in tavrı oldukça anlaşılır ve doğaldır. Çünkü emperyalist ABD hegemonyasının zarar görmesini, dünyanın geleceği için bir tehlike olarak görmesi bile onun yerini gözlerimizin önüne serivermektedir. O yüzden tekrardan konuya dönecek olursak…


ANARŞİZMİN SOYTARI BLOKU
Hareketlere kuşbakışı baktığımızda çok seslilik yanında, karnavalları aratmayan bir renklilik ve eğlence de görürüz. Hatta Paris toplantıları sırasında alkol ve eroin kullanımını sınırlandırmak için çağrılarda bulunulması ve ekipler kurulması olaya bir boyut daha koymaktadır. İşin esası bu eski/yeni kavramlarına dayanıyor. Soğuk savaş yıllarında Amerika propagandası aygıtlarının (Medya, Sinema endüstrisi vs…) batı gençliğinden, üçüncü dünya gençliğine kadar sosyalizm hakkında yarattığı imaj dikkat çekicidir. Tamamen gri renklerin hâkim olduğu, güneşin hiç yüz göstermediği, insanların gülmeyi dahi unuttuğu ağır sanayi toplumları bu imajı betimler. Amerikan ruhunda batı haklarını vs… temsil ettiğini düşünürsek çok renkliliğin ideolojik geri planını nereden kaynaklandığını da daha iyi anlarız. Hareketin merkezindeki önemli gruplarının birinin ismi daha fazla cümle kurmamızı gereksizleştiriyor: Anarşist Soytarılar Bloku. (Bu konuda, the revolutionary anarchist clown bloc ismiyle internette arama yapıp ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.)
Çürüyen sistemin kirlilerini örten ve uyuşturma mekanizmasına dönüşen bu sahtelik, kabuğunu çoktan kırmış ve giderek serpilen sosyalizmin devrimci kültürüyle boy ölçüşemezdir. Bu bağlamda tarihin kültürler üzerindeki en büyük kanunu, üretim güçlerindeki gelişmeyle eskiyi tasfiye edecek yeni sistemin kültürel alanda da büyük bir patlamaya ve yaratıcılığa yol açmasıdır. Fakat açıkça ortadadır ki, küreselleşme karşıtı hareket, kültürel referans olarak çürüyen sistemi almaktadır.

HAREKETİN İDEOLOJİK REFERANS KAYNAKLARI
Almanya Enternasyonalizm Koordinasyonu’nun Frankfurt’ta 9–12 Mayıs 2002 günlerinde düzenlediği 25. yıl kongresinin sonuç bildirgesinin ilk cümleleriyle başlayalım:
“Küresel kapitalizmde bir hayalet dolaşıyor: Küreselleşme karşıtlarının hayaleti.” Kongreye ilişkin Praksis Dergisi’nde çıkan değerlendirmede tartışmaların Hardt/Negri fikirleri Lenin/Rosa Luksemburg fikirleri arasında geçtiği belirtiliyor. İktidar kavramı tartışıldığında Hardt/Negri üzerinden Foucault’ya, kapitalizmin eleştirisi tartışıldığında Lenin/Rosa Luksemburg üzerinden Marks’a yapılan vurguların artması dikkat çekicidir. Açıkça sistemin genel eleştirisinin üstüne iktidarsızlık kavramını inşa edildiği ortadır. Tukakalaşan eski düşüncenin yapıcı tarafları terk edilirken yıkıcılık, “Anti”lik, “Karşıtlık” kavramları temel haline geliyor. Aşağıdan yukarıya örgütlenmelerin merkeze oturması ve daha birçok parlatılan benzer fikirleri sıralayabiliriz. (Emre Arslan, Olay Mahalli: Küreselleşme A. E. Koordinasyonu (BUKO) Kongresi, Praksis, Yaz 2002)
Tüm hareketi kapsamada Antonio Negri ve Michael Hardt’ın “İmparatorluk” kitabında daha da sistematikleşen, hatta bazı aydınların gözünde mücadele programına (Manifesto) dönüşen bu fikirlerin bazı saptamalarına alt başlıklar halinde değinmek gerekiyor.

KÜRESEL BURJUVAZİ KÜRESEL PROLETARYA
Neo-liberalizmi benimseyen aydınların diline pelesenk olan “Küresel köy” kavramsallaştırılmasının kaçınılmaz uzantısı olan dünya vatandaşlığı, simgesel olarak “Artık sınırların kalktığı…” ile başlayan o bildik tekerlemeyi anımsatıyor. Hardt ve Negri’ye göre küresel yurttaşlık kendi programlarının ilk politik talebidir. (Antonio Negri ve Michael Hardt, İmparatorluk, Ayrıntı Yayınları, Syf. 401, İstanbul 2001) Tabii ki bu yönelişin kökeninde ulus devletin aşıldığı iddiası var.
Robinson ve Harris’in çalışmalarında da eskiden sınıflar arası ilişkiler ulus devlet altında gerçekleştirilirken, yeni uluslar üstü süreçte ulus devlet kapitalizmin örgütlenme temeli olmaktan çıktığı, dünya küresel burjuvazi ve küresel proletarya şeklinde bölündüğü iddiası yer alır. (Robinson ve Haris’ten aktaran Hayri Kozanoğlu, Küreselleşme ve Uluslar Üstü Sermaye Sınıfı, Doğu Batı, Syf. 57 2002)
İmparatorluk kitabında daha muğlâk olan çokluk kavramı, Robinson ve Harris’in çalışmasında sınıf olarak tanımlanıyor. Bu: Almanya’daki, Peru’daki, Tayvan’daki işçi sınıfı düzlemi olarak aşıp, tek bir dünya sınıfının oluşturmasıdır. Yalnız “Aşma” sınıfsal çatışmayı da yok saymaktadır. Çünkü ulusal düzlemde işçi sınıfıyla çelişkili bir düşman da kalmıştır. Küresel proletaryanın düşmanı, ulusal sınırların üstüne çıkmış, sermayenin küresel örgütlenmeleridir. Oysa İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumlar özel ulusal sermayelerin ajanlarıdır. Sahip oldukları yaptırım güçleri de ulus devletlerden gelir. (Ellen M. Wood, Mutsuz Aileler: Küresel Kapitalizm ve Ulus-Devlet, Der. J. Petras, 2000’li Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak Yayınları, Syf. 20, İstanbul 2000) Tabii ki iddia ettikleri gibi Türkiye’nin İMF’ye üye olması, orayı yönlendirdiğimiz anlamına gelmiyor. “Avrupa’da yönetici kurumları oluşturan uluslararası anlaşmalar, Avrupa burjuvazilerinin dışında veya üstünde oluşmuş şeyler değillerdir.” (G. Albo ve A. Zuege, Bugünün Avrupa Kapitalizmi Euro ve Üçüncü Yol Arasında, Der. J. Petras, 2000’li Yıllara Girerken Kapitalizm, Kaynak Yayınları, Syf. 92, İst. 2000)
Ulusal devletlerin oluşturduğu yaptırım araçlarından farklı olarak, ulusal sermayelerin biçimsel ve nitelik anlamda değiştiği, sonuçta “Ulus ötesi” kimlik taşıdığı da politik çıkarsamaların devamı olarak iddia ediniliyor. Hemen hemen bu bakış açısıyla kalem oynatmış bütün yazarların ortak kavramsallaştırması “Ulus üstü” sermaye biçimidir. Bu noktada da sermayenin merkezileşmesinin sonucunu teşkil eden tekellerin “Sıçrama” yaparak ulusal devletlerinden kurtulduğu ya da kurtulmaya çalıştığı kansında değiliz. C. Somel’in de belirttiği gibi, küreselleşmeyi sürükleyen büyük şirketler, dünyadaki sayılı gelişmiş ülkenin örgütleridir. Mülkiyet hisseleri bakımından da incelersek bu şirketler gelişmiş ülke milli ekonomilerinin birer uzantıdır. (Cem Somel, Azgelişmişlik Perspektifinden Küreselleşme, Doğu Batı, 18, Syf. 143, 2002) Ve bu az sayıdaki ezen devletin şirketleri kendi ulusunu oluşturan tüm toplumsal tabakalar (işçi sınıfı dâhil) adına sömürüsünü devam ettirmeyi, genişletmeyi hedefler. “Emperyalizmi tanımlayan sermaye ihracı ile birlikte diğer ülkelerin sömürüsüyle yaşayan ülkenin topuna asalaklık damgasını vurur. (Vladimir İliç Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, Syf. 107, Ankara 1990)

MERKEZ-ÇEVRE ÇELİŞKİSİNİN ÖNEMİNİ YİTİRMESİ
MAI Karşıtı Çalışma Grubu tarafından yayımlanan “MAI: 21. Yüzyılın Sömürgecilik Bildirgesi” başlıklı kitapçıktan alıntıyla başlayalım: “Bugüne kadar bu paylaşım kavgası, ülkeler arasında olduğu zamanlarda savaşlarla (dünya ölçeğine yayılabilen) ve ülkeler arasında klasik emperyalist bağımlılık biçiminde yürümekte idi. Ancak, emperyalizmin özellikle son yirmi yıldır, içine girdiği yoğunlaşma ve merkezileşmenin biçimlendirdiği yeni yönelimi farklılaşmıştır. Artık paylaşım ülkeler arasında yürümemekte, neredeyse işkollarına kadar bir düzlemde, ülkeler ya da emperyalist ulus devlet güçlerinin birlikteliği düzleminde değil, onları da aşan ulus ötesi sermayenin belirlediği zeminlerde gerçekleşmektedir. (…) Dolayısıyla ulus ötesi en egemen sermaye kesimlerinin, işlevini değiştirmeye çalıştıkları ulus devlet, emek sınıfları açısından bir mevzi olarak kabul edilip, bu perspektifle savunulmamalıdır.
Venezüella’da Hugo Chavez’e karşı yapılan darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmeler günümüz sınıf mücadelesindeki saflaşmaya ilişkin tartışmalara verilebilecek girişim sadece, giderek artan oranda, daha acımasız türden bir küresel sistem tahakkümü, güçsüzlük ve yoksulluk anlamına gelecektir. (Michael Hardt ve Antonio Negri, İmparatorluk, Ayrıntı Yay. Syf. 297 İst. 2001) Görüldüğü gibi direnmek, uluslararası tekellerin ülke kaynaklarını sömürmesine karşı çıkan ulus devleti savunmak: “Yoksullaştırıcı” bir yönelim olmaktadır. Oysa tarih, ekonomik büyümeyi ve refahı sağlamanın nasıl olursa olsun, birinci koşulunun emperyalizme direnmek olduğunu göstermiştir. “Üçüncü Dünya’nın ilerlemesi, bu koşullarda birikimin doğal yasasına uymak yerine ona karşı koymayı gerektiriyor. Bu sonuç, gelişme, halkçı sosyal ittifakları ifade eden iktidar biçimleriyle evrimci ilişkiler temelinde olduğu zamanda geçerlidir. Kore ve Tayvan’ın başarılarının nedeni ancak böyle kavranabilir. Her ikisi de egemen eğilimlere ve liberal öğütlere karşı direndiler. (Samir Amin, Kaos İmparatorluğu Yeni Kapitalist Küreselleşme, Kaynak Yay. Syf. 45 İst. 1993)
Ezen/ezilen çelişkisinin yok olması belli bir hedefin kalmamasına da yol açıyor. Margulies’e göre piyasa ekonomisinin hayatın her alanına egemen olması, önce Amerika ve Avrupa’da başladı. Dolayısıyla bu siyasetlerin Amerika’nın değil uluslararası sermayenin, Üçüncü Dünya ülkelerine değil tüm dünyaya dayattığı siyasetler olduğunu iddia ediyor. Ve yazara göre direniş de doğal olarak buralardan başladı. (Roni Margulies, Seattle Öncesi ve Sonrası, Der. L. Wallac ve M. Sforza, DTÖ: Kimin Ticaret Örgütü, Metis Yay. Syf. 8 İst. 2002) Hedef ise gayet muğlâk olan sermayenin küresel örgütlenmeleri, Margulies bu görüşlerini son yaşanan Irak işgaliyle umarım değişmiştir. Ama yinede çok umutlu olmamak lazım çünkü bu görüşlerin belli amaçlarla imal edildiği de ortadadır.

EMPERYALİZM ve TEK KUTUPLULUĞU MUTLAKLAŞTIRMA
“Bağımsız (bağımsızlığı savunan devletler) hükümetler, globalizsayonla ilgili olarak kaçınılmaz biçimde bozguna uğrayacaklardır.” (World Bank, 2000, Aktaran Cole, Syf. 44, 2002) Bu kaçınılmazlık, küreselleşmenin karşı durulmaz bir süreç olduğu bilinçlerde yer ettiği zaman alternatif yerine, direnme ya da dönüştürme ön plana çıkar. Petrol-İş Sendikası’nın 2000–2003 yıllığında Prof. Dr. Meryem Koray imzalı yazıda da küreselleşmeyi dönüştürmekten bahsetmenin daha anlamlı olacağından bahsediliyor. (Meryem Koray, Küreselleşmeye Eleştirisel Bir Bakış ve Yeni Küresel Bir Anlayışın ve Örgütlenmenin Kaçınılmazlığı, 2000–2003 Yıllık, Petrol-İş, Syf. 65 İst
-devam edecek-







Bu haberin geldigi yer: DHB
http://www.halkinbirligi1.net

Bu haber icin adres:
http://www.halkinbirligi1.net/modules.php?name=News&file=article&sid=277