
DERSİMİZ TARİH: UNUTMAYIN KALDIĞIMIZ YERİ
Tarih: 15.07.2005 Saat: 00:00 Konu: Gençlik Yıldızı
“Kim size ‘siz kendinizsiniz’ sözünden
daha övücü bir söz söyleyebilir?”
(W. Shakespeare. )
Yüreğimizin başı ezim ezim eziliyor;kolay mı?
Jean Baudrillard’ın, “Artık büyümüyor, ur hâlini alıyoruz”;
ya da W. Blake’ın, “Aşkı tamamen yitirdik. Terör
geliyor yerine, ” diye betimlediği kapitalist vahşet (ve terör)
dünyasının orta yerindeyiz. . .
“Orta yer”; burası, umut ile umutsuzluk arasında, “Araf” gibi bir yer...
Kimileri umutsuzluğu gövdelendirmek için akıl almaz bir terör ve
saldırganlıkla umudun ordusuna saldırıyor; kimileri de -sadece umut
etmekle yetinmeyip- bizatihi umudu yaratıyor...
Umudu bizimkiler, “Aşk olsun sana” dedirten “Bizim Çocuklar” yaratıyor...
“Bizim Çocuklar”a hayran olmamak, minnet duymamak, “Aşk olsun sana” dememek mümkün mü?Elbette değil...
Onlar; onlar “her şeyin kolay olduğu bir umutsuzluk”un orta yerinde
umudu yaratırken, sanki, J. J. Rousseau
gibi, “İnsan; düşünmek, sevmek, inanmak için dünyaya
gelmiştir, ” diyenlerdir...
Kolay mı?
Murathan Mungan’ın ifadesiyle, “Her şeyin bu kadar kolay ‘olduğu’ bir
ülkede (...), her şey bu kadar kolay olunuyorsa, ‘sahiden’
bir şey olunamıyor demektir...
“Geçmiş kimseye yük değildir Türkiye’de (...) Arsızlık, ısrar herhangi bir şey olmanıza yeterlidir...
“Kana, karanlığa bulaşmadan politikacı olmak;‘köyün delisi’
olmadan aydın olmak;kadınlığınızı unutmadan kadın olmak; aslını inkâr
etmeden Kürt olmak... zordur bu memlekette...” (Murathan Mungan,
“Bu Ülkede Rezil Olmak”, Vatan, 7 Haziran 2005, s. 6.
)
İnsana “kolay mı?” dedirten bu postmodern koordinatlarda,
bilinçli-adanmış yiğitleriyle ezim ezim ezmek pahasına Onlar; yani
“Bizim Çocuklar” ne “zor”un ne de “zorunluluk”ların kölesi
olmamışlardır...
Ve Onlar biz(ler)e; Alfred de Vigny’in, “Her sorunun
karşılığında, bir o kadar hayır, bir o kadar evet
vardır. Onu seçmek, kişiye düşer”; Herbert George Wells’in,
“Gerçeği her zaman savun, anlayan olmasa bile vicdanına karşı
hesap vermekten kurtulursun”; W. Benjamin’in, “Devrimci mücadele
kapitalizmle akıl arasında değil, kapitalizmle proletarya
arasındadır”;ya da “Keskin bıçak olmak için çok çekiç yemek gerekir, ”
atasözü’ndeki gerçeği anımsatan Onlar; toplumsal mücadeleler tarihinin
Phoneix Kuşları’dır...
Onlar gün gelir Prometheus’dur; Kawa’dır, Şeyh Bedrettin’dir;
Rosa Luxembourg’dur; Nurhak’tır; Vartinik Mezrası’dır; Kızıldere’dir;
Botan’dır; Mercan Vadisi’dir...
* * * *
Devlet dağları hiç mi hiç sevmez. Bir türlü zapt-u rapta
alınamayan, sınırsız özgürlük alanlarıdır çünkü dağlar.
Nasıl soluk alıp vereceğimiz, neyi yiyip içeceğimiz, nasıl
evlenip nasıl boşanacağımız, nasıl uyuyacağımız, neleri
konuşacağımız, neleri okuyup neleri yazacağımız, hangi TV
programlarını izleyeceğimiz, nasıl giyineceğimiz, nasıl
muhalefet yapacağımızın yasa-yönetmeliklerle sıkı bir denetim ve
disiplin altında tutulduğu, kentlerinin sokakları güvenlik
kameralarıyla parsellenmiş düzlüklere hiç benzemezler. Hiç
büyümeyen, müthiş cüretli, müthiş asi çocuklara kucak açar,
onları rahimlerinde gizlerler.
Kanun/ferman tanımaz dağlar. Ne padişah takmışlardır şimdiye dek, ne
işgalci, ne korucu ne komutan. Efenin, kızanın,
eşkıyanın, kaçakçının, isyancının doğal yardakçısı,
yardım-yatakçısıdır, hesapsız. Dadaloğlu’ları, Otuzüçleri,
Che’leri, Sinangilleri, İbrahimgilleri, Zapatist
rebelde’leri aynı cömertlik, aynı gözükaralıkla buyur
edegelmiştir koynuna. Ekmek-su vermiş, gece uyunacak
kovuklar sunmuştur onlara. Kendisine sığınanları teslim
etmemeye yeminlidir; nizam-intizam adına peşlerine düşenleri usta
şaşırtmacalarla yanıltmaya, yollarını kaybettirmeye
didinir.
Bu nedenle tarih, dağlarıyla barışık bir devlet kaydetmemiştir
daha. Kolcusu, jandarması, korucusu ile onları
zaptetmeye, denetim altında tutmaya çabalar boş yere.
Bazen de “turizme açarak”, “festivaller düzenleyerek”
evcilleştirmeye.
“Dağdakini düze indirmek” her devletin birincil gayretidir. Çünkü
hükmünün düzlüklerde, yalnızca düzde geçeceğinin,
çiftçiyi, ırgatı, işçiyi, memuru, öğrenciyi
kendi koyduğu yasalara tabi tutma, haracını, vergisini
tahsil etme olanağına yalnızca düzde tam olarak sahip olacağının
bilincindedir.
Bu nedenledir ki kişi, özgür iradesiyle dağın çağrısına
uymaya karar verdiğinde, devletin yasalarının da dışına düşmüş
sayılır. Devletin yasasının dışında, onun
erişemediği, hükmedemediği doğa yasasının mekanıdır dağlar.
Dağdakini, başka hiçbir şey yapmamış olsa da “yasanın dışına
düşmüş”, dolayısıyla da çoğu kez “katli vacip” anlamında “yaban”
kılan, tam da budur. Burada dünyanın bütün devletleri
sözsüz bir uzlaşma içindedir. “Hikmet-i hükümet”e, “sebeb-i
devlet”e aykırı, tehditkâr bir şeyler barındırır çünkü
dağlar. Ve bu nedenden dolayıdır ki, üzerlerine kurşunlar
yağdırılması “Sivil Haklar”ın ihlâli sayılmaz. Çünkü devletin
denetimi altındaki “sivil hayat”a dahil değildir “dağdakiler”. Ve
“devletin denetimi” yoksa, “sivil” den de söz edilemez,
“hak”larından da… Sınırlarını belirlemediği bir özgürlük, devlet
için bir “tierra incognita”dır, yok sayılır,
“yok”tur. Bu tierra incognita’nın sakinleri ancak “ölü ele
geçirilmiş” delik deşik bedenleri yan yana dizilip teşhir edildiğinde
bir “var”lığa bürünür; o da, bir “gözdağı” olarak, “ibret-i
alem” için …
Çünkü “dağdaki”, hele ki oraya düzdekilerin hakları,
özgürlüğü adına çıkmışsa, kendi iradesiyle seçtiği özgürlük ve
kayıt-sınır tanımazlığı içinde tehlikeli bir simgedir.
Başkaldırının, tutkunun, aşkın, pervasızlığın,
çocuksu bir cüretin, sınır-tanımazlığın simgesi.
Düzdekilere yönelen bir özgürlük çağrısı… Hayır, sınırlarını
kendisinin çizmediği bir özgürlükten haz etmez devlet…
Dersim dağlarından indirilen on yedi kurşunlanmış beden, on yedi
can, yüreklerimizin ve akıllarımızın musalla taşına bir kez daha
dizildi boylu boyunca. Sakalı yeni terlemiş ölü
delikanlıların, ipince, gencecik kızların susturulmuş
çığlıkları, bizleri bezgin akl-ı selimimiz, yılgın
sağduyumuz, kof nikbinliğimiz, hayırhah suskunluğumuz
içerisinde ürktüğümüz, bastırdığımız, gömdüğümüz,
duymazdan geldiğimiz bir şeyleri anımsamaya çağırıyor.
Toz-dumanında boğulduğumuz umutsuzluğun, umarsızlığın kendi
eserimiz olduğunu, örneğin… Uğradığımız akıl tutulmasının içine
aklımızı kendi ellerimizle soktuğumuz cendereden başka bir nedeni
olmadığını… Delinin hâlâ ve her zaman “usludan yeğ” olduğunu… “Gerçekçi
ol, imkânsızı iste!” şiarının nostaljik bir “vecize”den ibaret
olmadığını…
* * * * *
Yeri geldi bir kez daha anımsatarak, bizimkilerle paylaşalım: Hiçbir şey son değildir; ama her şey bir başlangıçtır...
“İnsanın insanlığı kayıplarından, yenilgilerden doğar...” diyen söz boşuna değildir...
Spartaküs’ü dost düşman herkes bilir-tanır; ama onu “yenen” Romalı
generali kim hatırlıyor şimdi? (Okullarda öğretilen onca kral,
imparator, padişah adlarından hangisi toplumsal hafızamızdadır
hâlâ?)
Köleliğe başkaldırdı... Ve “yenildi...” dediler... Gerçekten yenildi mi?
Evet, evet; özgürlük, zaferlerin değil, yenilgilerin
birbirine eklenmesiyle oluşan zincirin halkalarını kıra kıra
gerçekleşir...
Bir tür “Marksizm”in -Perry Anderson’ın ifadesiyle- “halk pratiğinden”
koptuğu; kitlelerin reel sorunlarına ve taleplerine “yabancılaştığı”;
“postmodern” gevezeliklerle -Harvey’in işaret ettiği gibi-
“postkapitalizm evresi” yaygaralarına sarıldığı koşullarda da; Rosa
Luxemburg’un ifadesiyle “Koskoca bir eski dünya devrilmeyi ve tamamen
yeni bir tanesi inşa edilmeyi bekliyor. Fakat biz bunu yapacağız
değil mi genç arkadaşlar? Yapacağız! Kuşlar kadar özgür olmak için...”
İşte bu yolda -tek yol olmasa da-; dedik ya, bizatihî isyancıdır
dağlar. Denetlenmeye gelmezler. Kimi zaman ormanları
tutuşturulsa, böğürlerine kocaman obüs yaraları açılsa da boyun
eğmezler… Mağrur, dikerler başlarını bulutlara doğru. Bize
başka, tahakkümsüz, özgür, kardeşçe bir
yaşamın, başka bir dünyanın mümkün olduğunu anımsatırcasına…
Murathan Mungan’ın, “Karanfil” dizelerini paylaşarak noktalayalım diyeceklerimizi:
“Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları
Atlanın gidiyoruz.
Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara
Eski zamanlarda olduğu gibi
Dersimiz Tarih:Unutmayın kaldığımız yeri
ve yenilmedik daha
Masal alın koynunuza. Belki dönmeyiz uzun zaman
masallar hatırlatır size doğduğunuz yeri
ilişkiler ikliminde çocukluk taşınabilir bir şeydir
alınsa da elinden geçmişi.
Tütün ve tarih koyun torbanıza. Kekik ve dağ ateşleri
Şafağın bin yıllık anlamını,
suların ve çağların sesini ezberleyin,
bilinmez otlarını adını hatırda tutar gibi
Ten rengi aya bakın son defa
yani yaşanmış ve yaşanacak tüm yaz geceleri...
kaçak aşıkları, uçurum bakışlı firarları,
mağrur eşkiyaları saklar gibi
kilitleyin yüreğinizin giz kalelerini
Anka ve Anahtar, ikinci bir emre kadar
Kaf Dağı’nın ardına gitti...”
SİBEL ÖZBUDUN - TEMEL DEMİRER
19 Haziran 2005 Ankara.
|
|