
ERMENİ SOYKIRIMINI TARTIŞMALARI ,İTTİHAT VE TERAKKİ RUHUNUN CANLANMASIDIR
Tarih: 13.10.2005 Saat: 16:05 Konu: Politika Haber
Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek olan ancak mahkemece 23 eylülde yapılması durdurulan “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konulu konferansı TC devletinin Ermeni soykırımını tartışmaktan bile ne kadar koktuğunu ve gerçeklerin dillendirilmesine tahammül edemediğini bir kez daha ortaya koydu.
Her ne kadar ertelenen konferansın 24 Eylülde Bilgi üniversitesinin salonunda yapılmamış olsada aslında ermeni sorununun tartışılmasında bile TC devletinin ve faşist gerici partilerin farklı ulus ve ulusal azınlılıklara ve onların haklarına karşı nasıl bir inkarcı faşist şovenist bir çizgide yüründüklerini birkez daha açığa serdi. Ermeni soykırımının 90. yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde, Türkiye toprakları üzerinde 90 yıl önce yaşanan trajedinin unutulmak bir yana, onun etrafındaki ideolojik ve siyasal savaşımın adeta daha da yoğunlaşarak sürmesine tanık olmaktayız. Bunun, dünya ve özellikle bölgedeki gelişmelerle çok yakından ilişkili olduğu ve asla bu gelişmelerle ilişkisi gözardı edilerek, kendi kendine yeterli bir sorun olarak ele alınamayacağı açıktır. Ne zamanki ermeni sorunu tartışma gündemine gelmiş işte orada Türk egemen sınıfları generaller ve burjuva düzen partilerinin Ermeni ,Rum,Kürt düşmanlığıyla yoğrulmuş oldukları ve hem de ezilen sınıfları da onyıllardır bu temelde “eğitmiş” ve onları da bir ölçüde kendilerinin suç ortağı kılmış oldukları ortaya çıkmıştır. Öyle ki, Ermeni halkının büyük bir bölümünün yokedildiği ya da yurtlarını terketmek zorunda kaldığı 1915-16 Tehcir olaylarının üzerinden 90 yıl geçtiği halde egemen sınıfların sürdürmekten vazgeçmediği Ermeni düşmanlığı söylemi, Türk işçi ve emekçilerinin geri kesimlerini hala etkisi altında bulundurmaktadır. Dolayısıyla, bu alanda verilecek ve verilmesi gereken savaşım, Türk işçi ve emekçilerinin egemen sınıfların ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtarılması ve enternasyonalist bilincin etkin kılınması bakımından son derece büyük bir önem taşımaktadır Bir dönemler “Adriyatik'ten Çin Seddine kadar uzanan Türk dünyası” sloganını atan Türk egemen sınıfları, ABD'nin şemsiyesi altında geçmişte kurmuş oldukları Pantürkizm hayallerini yeniden canlandırmaya koyulmuşlardır. Ortadoğunun emperyalistlerce yeniden dizayn edilmesi ve TC devletine bu paylaşımda özel bir rol verilmeis Türk faşist gericiliğinin İttihat ve Terakkinin yayılmacı Pantürkist ruhunun yeniden canlanmasına vesile olduğunu gösteriyor ve Türk egemen sınıfları ve burjuva düzen partilerinin Osmanlı/ İttihat ve Terakki gericiliğinin mirasını daha fazla sahiplenmesine eşlik ediyor. Onların Ocak 1991'de ABD ve bağlaşıklarının Irak'a saldırısıyla patlak veren İkinci Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Güney Kürdistan'ın Türkiye ile federatif bir ilişkiye girmesi düşüncesiyle oynamaya başlamaları, Türk dünyasındaki nüfuzlarını arttırmak amacıyla Ocak 1992'de Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı'nı (TİKA) kurmaları, Temmuz 1996'da Enver Paşa'nın naaşını Tacikistan'dan getirmeleri, 26 Aralık 2004'de, Enver Paşa'nın 90.000 dolayında Osmanlı askerinin Allahüekber Dağı'nda donarak ölmesine yolaçan ve Ermeni jenosidinin arkaplanını oluşturan Sarıkamış seferinin 90. yıldönümünü şaşaı gösterilerleanmaları; bu yeni yaklaşımın hemen akla gelen dışavurumlarından sadece bir kaçıdır. Bu noktaya gelmiş olan Türk faşist gericilerinin, Ermeni jenosidini kabul etmek şöyle dursun, geçmişte savundukları “karşılıklı çatışma” gerici-şoven tezinden de geriye giderek olayı “Ermeni ayaklanması” ve devletin bu “ayaklanmaya karşı kendini savunması” olarak tanımlamaya başlamalarında şaşılacak bir yan olmamalıdır. Nitekim gelinen durumda TC devletinin Kıbrıs'ta köşeye şıkışması, Güney Kürdistan'da bir Kürt devletinin kurulmasının mutlaka önlenmesini öngören stratejik yaklaşımlarının ,ABD'nin Irak'ı işgali nedeniyle boşa çıkması, Ermeni jenosidinin dünya ölçeğinde giderek daha fazla tanınması, AB'ne üyelik hayallerinin bir kez daha rafa kalkmakta olması ve Ortadoğu'da ABD-Britanya ittifakının emperyalist savaşı tırmandırması; bölünme ve dağılma parnoyasında bir türlü kurtulamamış olan Türk egemen sınıflarını ve özellikle generalleri köşeye sıkıştırmaktadır. Bu koşullar altında, tek bayrak,tek dil,tek vatan vb demegojisiyle Türkçülükte ayak direyen faşist diktatörlük ve emir erleri, kendi içindeki nüanslara rağmen hiçbir yeni açılım ortaya koyamamakta,iç politikada dikkatleri başka yöne çekerek emekçi yığınları aldatarak sisteme bağlamak ve kitle desteğini güçlendirmek için bir kez daha Ermeni düşmanlığını körükleme, Kürt tehlikesi ve bölücülüğü üzerine yaygara koparma, Rum ve Yunan düşmanlığını kaşıma vb. biçimindeki geleneksel faşist Türk şovenizmine dönmekten başka bir yol bulamamaktadır. Tıpkı “Kürt tehlikesi ve bölücülüğü ” korkuluğu gibi Ermeni sorunu korkuluğu da daha çok ve esas olarak, ABD-Britanya-İsrail saldırgan bloku ve Türk egemen sınıflarının bu blokla daha yakın ve kölece bir ilişki içine girmesini isteyen kesimleri tarafından sallanmaktadır. Daha çok askeri klik içinde yuvalanmış olan ve MHP ve BBP gibi faşist partilerin yanısıra diğer burjuva partileri içindeki “milliyetçi” öğeler tarafından da desteklenen bu kesim, “bayrak krizi” ve sonrasında da görüldüğü gibi sivil faşist bir kitle temeli yaratmayı, işçi ve emekçiler üzerindeki sömürü ve zulmü daha da arttıracak daha gerici sivil ya da askeri bir rejim kurmayı, Kürt halkına karşı daha şoven ve saldırgan bir politikayı yaşama geçirmeyi de hedefliyor. Çünkü iç politikada daha gerici bir konuma savrulma, dış politikada daha gerici bir konuma savrulmayla elele gittiği bir gerçektir. Bilindiği üzere ulusal sorunun ve özelde Türk-Ermeni ulusal sorununun gerçek ve nihai çözümü ancak proleter enternasyonalizmi temelinde ve Türkiye'deki çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin ve diğer sömürülen emekçi yığınların birliği ve emperyalizme ,faşizme ve kapitalizme ortak savaşımı zemininde gerçekleştirilebilir. Kuşkusuz bunun olması, Osmanlı-Türk egemen sınıflarının Ermeni halkına karşı 1915-16 yıllarında gerçekleştirmiş olduğu soykırımın üstünün örtülmesini ya da yadsınmasını değil, tam tersine açık bir biçimde kabulünü, özgürce tartışılmasını ve sorumlularının lanetlenmesini/mahkum edilmesini gerektirir. Bir kez daha yinelemek gerekirse, jenosidin kabulünü gerektiren tek, hatta en önemli faktör, asla Ermeni halkına karşı işlenmiş ağır bir suçtan ötürü özür dilenmesi ve böylelikle tarihsel bir haksızlığın bir ölçüde giderilmesi değildir; bu, aynı zamanda, daha doğrusu öncelikle Türk işçi ve sömürülen emekçilerinin kendi tarihleriyle yüzleşmeleri, Osmanlı-Türk egemen sınıflarının ideolojik-siyasal boyunduruğundan kurtulmaları ve devrimci bir siyasal bilinç edinmeleri için gereklidir. Türk ve Kürt halklarının da jenosid suçuna bir biçimde ve bir ölçüde bulaştırıldığı dikkate alındığında, bu uzun ve karmaşık sürecin, işçi sınıfının ve Kürt halkının öncü ve ileri güçleri tarafından başlatılmasını beklemek ve talep etmek hiç de yersiz olmayacaktır. Türk faşist gericileri,ermeni soykırımı tartışmalarının ardından gündeme gelebilecek bir özür dilemenin tazminat ve toprak taleplerinin geleceği vb. demegojisini ileri sürerek, bu yolla Türkiye'nin parçalanmasının yolunu açacağı yalanıyla emekçi yığınları türk şovenizmiyle zehirlemeye çalışıyor.Bazı Ermeni milliyetçi çevrelerinin bu konuda yanlış ve gerçekçi olmayan istemleri,TC devletinin ermeni soykırımı karşısında tartışmakda bile kaçmasını haklı çıkarmaz.Dahası Ermeni, Kürt ,Kıbrıs vb. sorunlarını enternasyonalist ve tutarlı demokratik bir tarzda çözmeye girişecek, emperyalist saldırganlığa cepheden tavır alacak, komşularının toprağına göz dikmekten kesinkes vazgeçmiş ve bölge işçi sınıfları ve halklarının yanında saf tutacak devrimci bir Türkiye'nin, tüm sorunların çözüm kaynağı olacağı bilinmelidir. Bununsa bir devrim sorunu , işçi ve emekçilerin kendi iktidarlarını kendi ellerine alma sorunu olduğu unutulmamalıdır.
|
|