
Küçük burjuvazinin 'kalıtsal' özellikleri-devrimci
Tarih: 15.03.2009 Saat: 15:22 Konu: Devrimci Teori
Küçük burjuva, uzun yıllar sürecinde oluşmuş düşünce ve alışkanlıkların dar
çemberi içinde sıkışıp kalmış, bu çemberlerin dışına çıkamayıp kurulu makine
gibi düşünen bir varlıktır. Ailenin, okulun, kilisenin, “hümanist” edebiyatın etkisi, “yasaların ruhu”, burjuva "gelenekleri”
denilen bütün şeylerin etkisi küçük burjuvaların kafalarında bir saatin
çarklarına benzer. Küçük burjuva düşüncelerinin küçük çarklarını, küçük
burjuvanın rahatına düşkünlüğünü harekete getiren bir zemberek, pek karmaşık
olmayan bir cihaz yaratır. Küçük burjuvaların bütün duaları, belagat
niteliklerini hiç kaybetmeyen şu kelimelerden ibarettir: “Tanrım, bize acı!”
Bu dua biraz daha yetiştirilip, devlet ve toplum karşısında bir hak ve istek
olarak ifade edilecek olursa, şu şekli alır: “Beni rahat bırakın, dilediğim gibi yaşayayım.”
Gazeteler küçük burjuvaya her gün; İngilizce (olarak-nba) dünyanın en iyi
insanı; Fransızca, yine dünyanın en iyi insanı; Almanca ya da Rusça, her zaman
asil, her zaman dünyanın en iyi insanı olduğunu aşılar.
Oysa “medeni” dünyanın bu en
iyi vatandaşı, neresinden bakarsanız bakın, Hıristiyan misyoneri tarafından
sorguya çekilen vahşiye benzer. Misyoner vahşiye sormuş:
- Ne istersin? demiş.
Vahşinin verdiği karşılık çok sadedir:
- Çok az çalışmak, çok az düşünmek ve daha çok yemek.
Öyle bir başka insan tipidir ki küçük burjuva, ciddi bir şekilde öğrenilen
düşünme tekniği, onda düşüncenin gelişmesini durdurur. Olayların etkisiyle
kendisine yabancı bir takım düşünceleri benimsediği olur küçük burjuvanın. Ama
bu düşünceler onu hasta eder. Örneğin bir cilt hastalığına tutulmuş gibi, sanki
böbreklerinde taş varmış gibi olur. O zaman din, karamsarlık, içki, sefahat,
rezalet çıkarma, vb. gibi hastalığı, sancıları dindiren ilaçlara sık sık
başvurur.
Bütün bu söylediklerimizin boş ve havada kalan birtakım sözler olmadığını
göstermek için bir örnek vereceğiz: Bundan on bir yıl kadar önce isyan eden Rus
işçilerinin ve köylülerinin kararlılığı sayesinde, halkın kitle halinde
öldürülmesine, kazançlarını artırmak amacıyla Avrupalı efendiler tarafından
dört yıldır sürdürülen bu öldürme işine (Birinci Paylaşım Savaşı'na) son
verildi. Para babalarının ve siyasi maceracıların bu kanlı ve canice
eylemlerinden dolayı küçük burjuvalar hem maddi, hem de ekonomik bakımdan büyük
acı çektiler. Peki ama, bu çekilen acılar küçük burjuvaların “düşünce” yaşamına
ne getirdi?
Bu çekilen acılar küçük burjuvalara hiçbir şey getirmedi, boşlukta dönüp duran
düşüncelerinin o her zamanki sürecinde hiç bir değişiklik yapmadı. Küçük burjuva
şuna inanmıştır: Din ahlakın temelidir, din olmadıkça devlet de olamaz. Oysa
burjuva devletinin ahlaksız olduğu, hırsızlığa, yağmaya, emekçi halkın
sömürülmesine dayandığı gün gibi apaçıktır. Savaş sırasında birbirlerini iğrenç
bir şekilde öldürme ve boğazlama işinden, “Hiç bir zaman öldürmeyeceksin” ve “Kendi cinsinden olanı, kendi sevdiğin gibi seveceksin” diye
buyuran Tanrıyı imdada çağırmayı gayet doğal bulmuşlardır.
Savaştan sonra, küçük burjuvaların “hümanizma”sı
sadece sözden ibaret ve savaştan önceki gerçeği yabancı bir “insanseverlik”
olarak kaldı. Bu hümanizm, insan kişiliği yararına hâlâ biraz teskin etme
kabiliyetine sahip ise de, halk kitlelerinin çektiği acılara, bunlara yapılan
zulme karşı tamamen ilgisizdir. Savaştan
alınan korkunç dersler, sivrisineklerin, kurbağaların, hamam böceklerinin
alışkanlıklarını nasıl hiçbir şekilde değiştirmemişse, küçük burjuvazinin
psikolojisini de hiç mi hiç değiştirmemiştir.
Savaşın pazarlanışı
Kapitalist Avrupa devletleri süratle yeni bir savaşa hazırlanmaktadırlar.
Askeri uzmanlar, yeni savaşın kimyasal bir savaş olacağını ve yıkımları,
insanlara saldığı dehşet ve korku, 1914-1918 savaşından önceki savaşları
gölgede bırakacağını ifade etmektedirler. Askeri meselelerde uzman olan bir
yazar, yanılmıyorsam general Douhet, Mattina (Sabah) adlı İtalyan gazetesinin
15 Ocak 1929 tarihli sayısında Amiral Battavia’nın şu sözlerini aktarmaktadır:
“Mühendis - general Bourloen’in yaptığı hesaplara göre, uçak kullanmak koşulu
ile bunlardan atılan 500 ton kadar fosgen gazı on bir hektarlık bir alanı, yani
Paris şehrinin kapladığı araziyi yarım saat içinde yerle bir etmeye yeter de
artar bile”.
Albay Bloch ise, şunları söylüyor:
“Bir eve düşen 500 kiloluk bir fosgen bombası, burada oturanların hepsini
öldürür”.
Bu bomba patlayınca, 100 bin metreküplük bir bulut vücuda getirecek, etkisi
korkunç mu korkunç olacak. 30 metre genişliğinde, 100 metre uzunluğunda bir
sokak düşünelim, bu sokağın havası yerden 35 metre yüksekliğe kadar
zehirlenecek. Eğer hava rüzgarlıysa, çapı bir kilometre olan bir çember
içindeki delikleri, kapı ve pencere aralıkları iyi tıkanmamış evlerin hepsi
zehirlenecektir. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun kimya levazımı
hizmetlerinin şefi olan general Fries şunları söylüyor:
“450 kiloluk bir levist bombası, New York’un 10 mahallesini oturulmaz hale
getirecek, bu sevimli mamulü ihtiva eden yüzlerce tonluk bomba bütün New
York’taki canlı şeyleri, suyu ve bütün gıda maddelerini zehirleyecek ve bunlar
bir hafta süre ile kullanılamayacaktır”.
Lord Nalsburg ise, 11 temmuz 1929 tarihinde Lordlar Kamarası'nda yaptığı bir
konuşmada, 40 tonluk arsin gazının bütün Londra halkını öldüreceğini haber
vermişti.
“Kimya savaşının etkilerine karşı mücadele vasıtaları da
mükemmelleştirilmektedir. Hızla üreyip çoğalabilecek bir mikrop ve bu mikroba
karşı bir serum aranıyor. Böylece bu mikroba bulaşmış olan halk iyileşmek için
serum isteyecek, serumu icat edenler de, örneğin veba aşıladıkları halka kendi
koşullarını izah edeceklerdir”.
Avrupa gazeteleri yaklaşan savaş hakkında bu türlü ya da buna benzer haberleri
sık sık yayınlamaktadırlar. Bu makaleleri okuyan Avrupalı küçük burjuvalar hiç
şüphe yok ki, bu gazlarla çocuklarının, karılarının, ihtiyarlarının
zehirleneceklerini anlayacaklardır.
Burjuvazinin sahtekarlığı
Londra’nın, Paris’in, Berlin’in büyük meydanlarından birinde birkaç hırsız,
birkaç haydut toplanıp hangi mahalleyi soyalım, bu işi nasıl kıvıralım diye
uluorta tartışmaya kalkışacak olsalar, küçük burjuvazi, “toplumsal bakımdan tehlikeli” olan bu vatandaşların bu mütevazı
niyetlerini şu ya da bu tarzda önlemek için mutlaka harekete geçecektir. Oysa,
milyonlarca insanı kitle halinde öldürme tasarılarını herkesin önünde
gazetelerde, Millet Meclislerinde, Cumhurbaşkanlarının verdikleri ziyaretlerde
tartışan son derece, ama cidden son derece cani ve toplumsal bakımdan tehlikeli
olan “insanlara kıyanların”
niyetlerini önlemek, küçük burjuvaların hiç mi hiç akıllarından geçmez.
“Hümanizma”yı bir tarafa bırakalım. Mülkiyet hakkındaki içgüdüsü ile
insanoğlunun yeryüzünde yaşamasını sağlama içgüdüsü, küçük burjuvalarda bir
korku, bir tasa uyandıracak gibi gelir, küçük burjuvadaki rahatına düşkünlük
eğilimi kendisini: “Savaş
istemiyorum!” diye haykırmaya zorlayacak gibi gelir. Yoo, hiç de böyle
bir şey yaptığı yok.
Sovyet iktidarı, Avrupa hükümetlerine derhal silahları bırakma (silahsızlanma),
sonra da silahları dört yıl içinde bırakma tasarısı önerdiği zaman, küçük
burjuvazi bu teklifleri duymamazlıktan geldi. Bu teklifleri elbette ki duydu.
Ama, dar ve gelenekler altında ezilip
kalmış alan düşüncesinin işleyiş tarzı kendisine, bu basit, aydın ve
kelimenin tam anlamıyla insanca olan önerinin gerçekleşmesi mümkün olmayan,
tamamen hayalci bir şey olduğunu düşündürdü.
Daha başka bir çok şey küçük burjuvazinin gözüne gerçekleşemez ve hayali gibi
göründü. Örneğin, Fulton’un buharlı gemisi, Yabloçkin’in elektrik ampulü, özgür
ve cesur zekanın kültürü yaratan, yaşamı zenginleştiren bu gücün kazandığı
sayısız zafer küçük burjuvazinin gözüne böyle görünürdü.
“Böyle gelmiş, böyle gider”
Küçük burjuvanın temel kuralı şudur: “Böyle
gelmiş, böyle gider”. Bu kelimelerin çıkardığı ses, bir saat rakkasının
otomatik hareketini düşündürür. Küçük burjuvazi sahiden çürümektedir. Tıpkı “her balık baştan kokar” dedikleri
gibi.
Küçük burjuvazi, Sovyetler Birliği'ndeki devrimci düşünceye sahip işçilerin ve
köylülerin “yırtıcılardan ve
asalaklardan temizlenmiş işçi devleti kurmak” amaçlarını da hayali ve
gerçekleşemez bir şey sayar.
Sovyet gazetecileri, “evdeki
pislikleri” süpürüp sokağa atmakla küçük burjuvalara bol bol yedek “düşünce gıdaları” vermiş oldu. Bu
çürümüş artıklarla beslenen küçük burjuva tekrar canlanır, mutlulukla gülümser,
kendi soyundan olanlara göz kırpar: “Göreceksiniz
bu tutmaz, yine bizim dediğimiz çıkacak”.
Sevinmeye ne hakları var: Evi her türlü pislikle kirleten, hâlâ da kirletmeye
devam eden kendileri değil mi? Kibirlenmeye ne hakları var: İşçi köylü
iktidarının demir bir süpürge ile temizlemeye çalıştığı pislik, çamur, toz
yığını, her şey yüzyıllar boyunca bunların yarattıkları gerçek, küçük burjuva
gerçeğidir.
Tanrının inayetine ve “ahiret”te
cennetteki güzellerine inanmasına, lafta kalan “düşüncesi”ne rağmen, küçük burjuva son derece “maddi”dir. Her şeyden önce
yeryüzündeki refahı ile, ekonomik refahı ile meşguldür. “Çok yemek, pek az çalışmak, pek az düşünmek” ister. Onun için: “İşte bak şeker azaldı, yumurta bulunmuyor,
tereyağı ise aslanın ağzında…” diye mırıldanır, söylenir, sızlanır
durur.
Bunların 1916′dan beri azaldığını, devrim düşmanı generaller ve küçük
burjuvazinin ideolojik önderlerinin “Rusya’yı
kurtarmak için” emekçi halkı öldürdüğü ve ekonomisini mahvettiği
yıllarda bütün bu “gıda maddelerinin”
hemen hemen yok olduğunu elbette ki unutmuştur. Örneğin Napoleon’un Moskova
Seferi'nin, Kornilof, Denikin, Kolçak, Vrangel tarafından girişilen ve özel
mülkiyetin türlü “idealistleri”nden
ilham alan gemi azıya almış daha başka “yurtseverler”
tarafından girişilen harekat yanında çocuk oyuncağına benzediğini küçük burjuva
unutmuş gibidir. Yedi yıl süren savaş yüzünden mahvolan ülke ekonomisinin daha
geniş çapta ve teknik bakımdan 1914 yılından öncesine oranla da mükemmel
şekiller içinde geliştirildiğini küçük burjuva görmek istemez. Alışkın olduğu değerlendirmeler çemberi
içinde sıkışmış kalmış olduğundan, kendisini şahsen ilgilendirmeyen her şeye
karşı kayıtsızdır; ıslık çalıp: “Eskiden
ne çok vardı, şimdiki ne kadar az!” der ve Sovyetler Birliği'nde aklı
başında insan, işçi ve köylü kitleleri arasından çıkmış kültürlü emekçi
sayısının hızla artışına da gözlerini yumar. Tabii, bunun böyle olması işine
gelmez, onda düşmanlık duyguları uyandırır.
“Düşünceye karşı düşmanca bir tutum...”
Rus küçük burjuvasına, bilinmeyen zamanlardan beri karşı bir güvensizlik, hatta
bir düşmanlık aşılanmıştır. Kilise buna göz kulak olmuş, edebiyat da yardım
etmişti. Gogol’un Mektuplar’ından bugüne kadar gelen büyük Rus yazarları
arasında, aklın yaratıcı gücünü, insanlığa ettiği büyük hizmetleri gözönünde
tutarak değerlendirmiş bir kimseye pek rastlamayız. Leon Tolstoy, Günce’sine 1851
de şunları yazmıştır: “Bilinç insanın
başına gelebilecek en büyük beladır”. Daha sonra Arsenyeva’ya yazdığı
bir mektupta ise: “Üstün zeka insanı
tiksindirir” demişti. Bu düşünce, bu büyük yazarın bütün ahlak
felsefesine sızmış, büyük sanat eserleri üzerinde de etkisini göstermiştir.
Dostoyevski’nin de akılla hiç başı hoş değildi. Bilinçaltının korkunç
güçlerini, içgüdünün güçlerini dahice göstermiştir ama, zararlı da olmamış
değildir: Leonid Andreyev’e göre düşünce insanın düşmanıdır; ayrıca, düşünceyi o
bir “şehvet prensibi” heyecanın
bir yüzü olarak düşünürdü. Günümüz yazarlarından yetenekli biri ise şöyle
demişti:
“Düşünce acı kaynağıdır. Düşünceyi öldürecek kimsenin anısını insanlık şan ve
şerefle anacaktır”
Söylemeye gerek yok. Yazar, örneğin Andreyev’in yaptığı gibi, kahramanlarına
kendi duygularını ve düşüncelerini zorla kabul ettirecek yerde, Stendhal’in,
Balzac’ın, Flaubert’ın yaptığı gibi bu duyguların ve düşüncelerin mantıki
gelişmesini objektif bir şekilde gösteriyorsa da, bu kahramanların düşüncelerine,
duygularına ve eylemlerine karşılık vermiyor. Söz konusu olan şey filan ya da
falan yazar değil, son derece esaslı olan şu olaydır: Burada düşünceye karşı
düşmanca bir tutum ifade edilmiştir. Oysa, gerçekten ve son derece devrimci olup, yeni sınıfın azim ve iradesini
örgütleyen düşünce, yaşamı anlamlı bir eylem olarak, yaratıcı bir çalışma
olarak, bütün kültür yaşamını kolektif temeller üstünde yeniden kurmak hedefini
güden bir oluşum olarak düşünür. İşte bu oluşumun yanında akla düşman
olan bir akım açıkça görünmektedir. Devrim hakkında saygılı bir tavırla, hatta
isteyerek yazılmış birtakım kitaplarda, yazarın belki bilmeyerek, elinde
olmayarak, aklın oynadığı rolü inkar etmek, aklın “akli olmayan” ya da “bilinçaltı” karşısındaki
güçsüzlüğünü göstermek arzusunda olduğu sık sık görülüyor, anlaşılıyor. Bu iş
iyi yapılsa, öğretici olur. Sanki bu kitapların pekçoğu kötü yazılsın diye
çıkarılmış bir kanun var. Bu kitapların yazarlarının teknik zaafları yüzünden,
bunlarda küçük burjuva düşüncesinin etkisini sezmek pek kolaydır. Yazar kitabın
bir yerine öyle bir gaz yerleştiriyor ki, etkisinin güçlü olmamasına rağmen,
hele gençleri yine de pekala zehirleyebilir.
Okuduğu zaman insana eski bir fıkrayı hatırlatan pe çok kitap var.
Fıkra şu:
Dazlak kafalı biri, uzun saçlı bir adama sormuş:
- Saçlarınızı niçin bu kadar uzattınız?
- O uzun saçlar altında benim de çıplak bir kafam var.
Verilen karşılık pek nükteli olmadıktan başka, pek doğru da değil. Bazı insanlar vardır ki, kaba saba devrimci
cümleler harmanı etrafında kafalarının dazlaklığını gizlemek istedikten başka,
ruhlarının boşluğunu bile kendilerinden saklamak isterler. Donetz
havzasından mektup gönderen bir işçi de aşağıdaki cümleleri her halde bu türlü
kitaplar yüzünden yazmış olacak:
“Kitabı açıp yirmi sayfa kadar
okuyorum. Sıkıcı. Kullandığı kelimeler, hep bizim kullandığımız kelimeler ama
ne yazık ki yavan, içi boş. Bu tür kitapları elime aldım mı, şu manzara gelir
gözümün önüne: Bir toz bulutu kalkar, bir çıngırak sesi duyulur, arkasından bizim
Zahariç çıkagelir. Bizim Lipetok kasabasında, Aleksander Zahariç diye babacan,
sarhoş tipli bir polis komiseri vardı. Ara sıra oturup bizimle içki içtiği,
gençlerle top oynadığı olurdu. Sonra bir kadeh yuvarladı mı sırtımıza vurur:
- Gidi melunlar, derdi, isyan etmek için daha ne bekliyorsunuz? Çünkü, burada
hiç bir şeycik yok, hep endişe içinde yaşayıp duruyoruz.
Zahariç’in zoru, derdi, Anayasa'ydı. Anayasa olunca çarın yaşaması da daha
kolaylaşacakmış”.
Mektubun bu bölümünü, işçi kitlelerinden birinin düşüncesinin orijinal ve ilgi
çekici rolünü gösterdiğinden almadım, halk
kitlelerinden bir insanın kitaplardaki samimiyetsizliği büyük bir incelikle
anlamaya çoktan başladığını anlatmak için aldım. Yeni bir şey değil
elbette bu. Ama bir kere daha hatırlatmak iyi olur. Evet, küçük burjuvazi
büyüyor, yine palazlanıyor. Okuyucuların bundan sık sık şikayet eden mektupları
geçiyor elime:
“Küçük burjuvanın zafer kazanmak için yarattığı hücuma geçiş havası içinde
yaşamak çok zor”.
Bu mektubu yazan, partili olmayan, edebiyatçı ihtiyar bir kadındır. Partili
olmayanlar arasında küçük burjuvanın havayı bozduğunu ilk anlayan yalnız bu
kadın değildir. Yine partili olmayan bir okur, yolladığı mektupta tuhaf tuhaf
homurdanıyor:
“Bir marş bestelemişler: ‘Özel ticaret yapan kadın’ın haline herkes acısın
istiyorlar… Bu ne bayağılık…”
Küçük burjuvanın çevresini küçük burjuvayı yavaş yavaş “kahramanlaştıran” kendi
edebiyatı sarmaktadır. Bu gayet basit bir şekilde yapılıyor: Yazar, Gogol’un
Kaput hikayesinde en anlamsız kişi olan Akaki Akakyeviç’i ele alıyor, bunu İvan
İliç’in ya da Leonid Andreyef’in Düşünce adlı eserindeki kahramanın düşüncesi
ile süslüyor ve bu uydurma insan müsveddesini günümüzün koşullarına uyarlayarak
yeni bir karakter yarattığını sanıyor. Küçük burjuva bunu okuyor, zevk alıyor,
hoşuna gidiyor: “Yahu benim de derin
duygularım varmış meğer!” diyor. Bizim eski bildik Makar Davuşin ve daha
birçok “ezilenler ve hakaret görenlerin” yeni kitaplarında dirilttikleri şeyler
işte bunlardır. “Şeker, yumurta, tereyağı
bol değil” diye neredeyse Dostoyevskivari acılar çekecekler.
Kendine hayran “eşsiz kişilik”...
Görülüyor ki, küçük burjuvaların pek sevilen “eşsiz kişiliği”, mutlak özgürlüğe
susamış adam “benliğini” göstermek emelinde olan ve küçümsediği gerçeği hiç mi
hiç öğrenmek, bilmek istemeyen insan, modern edebiyatta yavaş yavaş yine
görünmektedir. Büyük söz ustalarımızdan alınan malzeme ile yaratılmış bir
kahraman hikayesini okuduktan sonra modern küçük burjuva kendine bakıp kutsal
bir vecde gelir, bir mektup kaleme alır, bunda kendi portresini çizer :
“Bütün ömrümce yürüdüğüm yol taklit edilemez, eşi bulunmaz, bireysel yoldur.
Çünkü, dünyada hiç kimse ömründe ne bu yolda yürüyebilir, ne de bu yolun benden
önce geçilmemiş aşamalardan ilerleyebilir”.
Bereket versin bu satırları yazan kimse, kendini seyredip duyduğu hayranlığı
sadece mektubunda ifade etmekle yetinmiş. Çünkü, bazen, aşağıdaki sözlerle dolu
olan kitaplar da var:
“Bence eserim, şarabın verdiği mestlikten üstün, aşktan daha güçlü, uykudan
daha tatlıdır”.
O kimse bu cümlenin şüpheli üslubu ile hiç şaşkına dönmeksizin, sözlerine devam
ediyor:
“Sanatçıyı sıradan bir insan sayan şüphecileri, ‘yaratma’ ile mest olduğum,
sıradan insandan üstün olduğum ve her şeyi bildiğim anlarda ancak kandırabilirim.
Ah! Ben kanun yapan bir insan olsaydım, yeryüzünün her yerini keskin bakışları
ile delebilsinler diye sanatçılara trenlerde ve uçaklarda yolculuk etmek
imtiyazını verirdim”.
Yazar, büyük bir şevkle sevdiği saçma kahramanının uçup giden ve yüzeysel olan
şeye karşı açıkça gösterdiği eğilimin ne kadar gülünç ve saf olduğunu
anlamıyor. Edebiyat eleştirisi de bunun farkında değil. Yazarlar daha şimdiden
kendilerinin “zekanın aristokratları”
olduklarına inanıyorlar. Bunların eserlerini basıp yayan temiz yürekli, soylu
ruhlu kimseler de bunların çok güzel olduğunu düşünüyor ve okuyucuya gittikçe
daha çok lafebesi romanlar sunuyorlar. Eleştiriler birbirini yiyip
duracaklarına, birbirlerinin karşısına ideolojik çizgiyi çıkarmakla
uğraşacaklarına, hiç su katılmamış küçük burjuvanın edebiyata sokulduğunun
farkına biraz olsun varsalar, daha iyi ederler.
Yalanın ve çürümenin 'evrimi'
Gelişen, mükemmelleşen sadece gerçek
olmakla beraber, yalan da hâlâ yaşamaktadır. Yalan çok uzun zamandan
beri elde ettiği mevkiini sağlamlaştırmıştır. Gelişmiyor, artık daha ince
olamıyor; çelimsiz yavanlığını, bayağılığını her geçen gün biraz daha ortaya
koyuyor. Burjuva düşüncesi, elli yıldır hiç bir yeni “toplumsal felsefe
sistemi”, burjuvazinin dünyaya egemen olmak için doğa, tanrı, tarih tarafından
yaratıldığını güçlü biçimde kanıtlayacak sistemler kuramadı. Nietzche'nin: “Yaşam saçmadır, yalan şarttır”, “insanın
üstüne atılan kurttur” hakikatinde yüz kızartıcı, doğaya aykırı bir şey
yoktur gibi boş laflar etmek için giriştiği teşebbüsten sonra, Spengler’in
Batının Çöküşü adlı kitabı, bu soydan daha birçok kitap, burjuvazide
kahramanlık, azim ve iradenin tükendiğini bütün çıplaklığı ile anlatmış,
burjuvazinin kesin bir çürümeye doğru adım adım ilerlediğini göstermiştir.
Elimizde Batının Çöküşü kitabında gösterilen delillerden daha çok delil var.
Batı edebiyatında, vaktiyle tamamiyle yabancısı olduğu etkiler gün geçtikçe
artmaktadır. Buna delil olarak, örneğin Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, İbsen’in
etkilerini sayabiliriz. İbsen’in Nora’sı ve Denizden Gelen Kadın adlı eserleri,
daha başka kahramanlar, gün geçtikçe İngiliz, Fransız ve Alman romanlarının ve
tiyatrolarının kadın kahramanları haline gelmektedir. “Devletin temelinin” -sağlam burjuva ailesinin- sarsıldığını
gösteren de işte budur. Batı edebiyatçıları, bağımsız bir ömür sürmek için,
eski küçük burjuva geleneklerini cesaretle çiğneyen “özgür kadını” gün geçtikçe daha sık olarak ele almaktadırlar.
Sözde kalan bir kurtuluş mu bu? Hayır, eylem halinde olan bir kurtuluş. Kadın,
büyük ticaret kurumlarının başına geçiyor, gazetecilik mesleğine, siyasete,
karaborsa maceralarına atılıyor. Felsefe doktoru Eleonore Kun, Almanya’da,
kadınların iktidarı ele almalarını salık vermektedir. Bunun yanında da cinsi
sefahat almış yürümüştür. Kulamparalık ve zurefalık, aşağı yukarı normal bir
olgu sayılıyor. Bunu salık veren dergiler çıkarılıyor. “Kulampara ve zurefa” kulüpleri, lokantaları açılmasına kanun
izin veriyor. Büyük burjuvazi içinde intiharlar çoğalmış, cinayetler almış
yürümüştür. Burjuva gazeteleri bunları hemen her gün hiçbir kaygı duymadan
yazmaktadır. Batı Avrupa yazarları, kahramanlarını, küçük burjuvalarımızın
aleyhine, Stendhal, Balzac gibi burjuva gerçeğinin ne türlü bir yalan olduğunu
çoktan anlamış sanatçılardan ve bilgelerden aldıkları malzeme ile
yaratmaktadırlar.
Yarınlar için didinenler...
Eleştirici düşüncenin toplumsal yaşamın bugünkü koşullar karşısında
ilerlediğine işaret etmek yerinde olur. Bu ilerleme en çok Amerika Birleşik
Devletleri edebiyatında hızlıdır.
Gerçek büyümekte ve
mükemmelleşmektedir. Bilimsel gerçek olarak emekçileri doğa güçlerine egemen
olmaya, bilincin gerçeği olarak emekçi kitleleri toplumsal üstünlüklerini,
siyasi iktidarı yürütmek haklarını anlamaya doğru götürüyor. Eski
toplumsal yalanın, Sovyetler Birliği'nde pek yakında birbiriyle kaynaşacak bu
iki yaratıcı güç karşısına çıkarabileceği hiçbir şey yoktur. Bu yalan, kendini
ancak topla ve zehirli gazla savunabilir. Bu türlü şeyleri ve küçük
burjuvazinin ideolojisini böyle anlamalıdır.
Küçük burjuvaların ideolojisi ve
ahlakı, kolektifçiliğe doğru yönelen insan azminin ve aklının elini kolunu
iyice bağlamaya çalışır. Bu ahlak bizde dağılıp gitmekte,
kaybolmaktadır. Çok çetin ve ıstıraplı olan bu oluşum, insanoğlunun kendi
çevresine karşı giriştiği mücadele sayesinde kazanılmıştır. Bundan üzücü, ama
önüne geçilmesi mümkün bir olgu doğmuştur. Aynı amacı güden insanlar, yarın için didinen çalışma arkadaşları,
birbirleriyle ilişkilerinde ihmalci, kuru davranıyorlar, birbirlerinin
değerlerini takdir etmiyorlar. Hataları göstermekte bir acelecilik ve bir
üstünlük eğilimi var. İnanmış kolektifçiler oldukları halde, arkadaşları ile,
hele hele kadınlarla kişisel ilişkilerinde çoğu zaman haddinden fazla bireyci
davranıyorlar. Bunun küçük burjuva düşüncesinden ileri geldiğine hiç
şüphe yok. Onun bıraktığı marazlı bir miras. Ama, insanoğlu kendini on yılda
yeniden gençleştirecek ve bu süre içinde yeni bir ahlak, yeni “tavır ve hareket kuralları”
yaratacak güçte değildir.
Bununla beraber bana öyle geliyor ki, belki de yeni bir ahlakın temelini teşkil
edecek biyolojik- toplumsal bir sağlık sistemini kotarma işine şimdiden tezi
yok girilebilir. Bu oluşumun kaynağı, milyonlarca küçük patronu kültürlü
emekçiler, yeni devletin bilinçli kurucuları haline getirmek için bunları
yeniden eğitmek gibi pek büyük bir görevle karşılaşan insanlar arasında daha
zeki ve daha dostça bir birliği gerçekleştirmekteki bilinçli bir azim
olmalıdır. Bu sağlık sistemini geliştirmek, insanları tatlı insan haline
getirmek, küçük burjuva “ideolojisi”
zehrinin dirilmesine karşı “ezilen ve hakaret gören” küçük burjuvaları
kahramanlaştırmayla mücadele etme işinin eleştiricilere, siyasi yazarlara
düştüğünü söylemeye hacet var mı?
Günümüzün kahramanı, “halk kitlesi”nden olan insan, kültür
işçisi, partinin basit üyesi, mektup yazarı işçi, köylü, asker, okuma odasının
başı, idareci görevi yüklenmiş emekçi, köylerde çalışan köy öğretmeni, genç
doktor ve genç ziraat mühendisi, “tecrübeli”
ve eylemli köylü, buluş yapan işçi, genellikle halk kitlelerinden olan
insandır! Dikkatimizi en çok halk kitlesi içindeki bu kahramanların
yetiştirilmesi üstünde toplamalıyız…
Eleştiri ve tartışma...
Halk kitlelerinin birçok şeye ihtiyacı vardır. Bu kitleye son derece az kitap verildiğini iddia
ediyorum. Bu kitle edebi belagatın tatlı dilini ne yapsın. Ona gerekli olan şey
modern yaşam, emekçi halkın daha iyi bir gelecek uğrunda başka memleketlerde
giriştiği mücadele hakkında açık ve kesin bir şekilde ifade edilen bir gerçekle
yoğrulmuş ekmektir.
Jiga Yoldaş, “dergiciliği” örgütlemekle,
okuyucu kitlesinin Sovyetler Birliği'ndeki yaşamı tanımak ve öğrenmek
istediğini anladığını gayet güzel gösterdi. “Kurulu makinaları andıran vatandaşlar”, beni “söz, kişi özgürlüğü” ve daha başka
kutsal gelenekler aleyhinde bulunmakla eleştirme fırsatını belki de
kaçırmayacaklardır. Evet, özgürlük düzensizlik haline geldiği anda, özgürlüğe karşıyım.
Oysa biliyoruz ki, düzensizlik kendi gerçek toplumsal ve kültür değeri
hakkındaki duyguyu kaybeden insanın içinde saklı eski küçük burjuva bireyciliğini
başıboş bırakıp: “Ne sevimli, ne
ilginç, ne eşi bulunmaz insanım, ama, gel gör ki, bırakmıyorlar dilediğim gibi
yaşayayım” diye haykırmasıyla başlar. Haykırmaktan başka bir
şey yapamadığına yine bin kere şükretsin. Çünkü, dilediği gibi hareket etmeye
başlarsa, bir yandan, devrim düşmanının biri; öte yandan, adeta devrim düşmanı
kadar iğrenç ve zararlı farfaranın biri olup çıkar.
Devlet yayınları daha çok dergi çıkarmalıdır. Bu dergiler birçok okuyucu
yetiştirir. Ama ben dergilerimizin okuyucu kitlesinin bilinç düzeyini gerektiği
kadar gözönüne aldığını ve zekasını yeteri kadar besleyebildiklerini
sanmıyorum.
Polemiklere gelince; dergilerde bunların başarılı örnekleri var. Ama, işin ne
olduğunu az çok bilen bir kimse olduğum halde, ben bunun neden böyle bir renk
aldığını bir türlü anlamıyorum. Z yoldaş X yoldaşla niçin bir düşmanla tartışır gibi
tartışıyor? Her ikisindeki o acayip ve yersiz kişisel kırgınlık tavrı nereden
geliyor? Birbirlerine niçin onurlarını
kırarcasına saldırıyorlar?
Polemiğe girenlerin birbirlerine hiç saygı göstermediklerini, tabii, kültür
sahibi olmadıklarını da anlatan. iki düşman gibi, aynı diller kullanmalarına ne
gerek var?
Edebiyat kavgalarını inceleyen birçok kitap gözümün önünde duruyor. Eski
marksistler, burjuva eleştirisi ile polemiğe girmeleri eğilimlerine sakin bir
tavır ile anlaşmasını bilirlerdi. Bu yüzden makaleleri son derece büyük bir
ikna becerisi kazanırdı. Genç eleştirmenlerimizin, kendilerine “ideolojik çizgiyi” aslında tam bir
doğruluk ve açıklık vasfına sahip çizgiyi çizerek bu örneğe uydukları
söylenemez. Genç, eleştiri
tartışmasının harareti içinde unutuyor ki, lafazan belagat, çoğu zaman “ana çizgi”yi karartmakta ve kalem
tartışması da, hele taşradaki gençler tarafından pek anlaşılmamaktadır. Edebi eleştirinin “karanlık, karışık”, “zıtlıkla dolu”
olmasından sık sık şikayet ediyor.
Edebiyata yeni yeni başlayan bir genç, Ural’dan yazdığı mektubunda diyor ki: “Moskova’da aile halinde toplanmışlar, sanki
dünyada kendilerinden başka kimse yokmuş gibi tartışıyorlar”. Bir
başkası ise, yazdığı mektupta alay ediyor: “Her biri kendisinin en ortodoks Marksist olduğunu iddia ediyor. Sonuç:
Hepsi de ortodosks Marksisttir. Öyleyse, tartışmaya ne gerek var?”…
Eleştirmenler düşünce ayrılıklarını ve küçük ihtilafları dergilerde çıkan
makalelerde öfkeli öfkeli yazılmış yersiz makalelerde değil de,
düzenleyecekleri konferanslarda bir yola sokmaya başlasalar daha pratik, daha
faydalı olmaz mı? Bana öyle geliyor ki, genellikle, edebiyat meseleleri
hakkında kardeşçe konuşmalar yapmak için küçük küçük eleştirici ve yazar
konferansları düzenlemeleri “bugünkü
zihniyet”in emrettiği bir şeydir.
Maksim Gorki
1929'da yayınlanan “Küçük Burjuva İdeolojisi” adlı makalesinden
|
|