
AB-AFRİKA ZİRVESİ VE SÖMÜRGECİLİĞİN ÇİRKİN YÜZÜ
Tarih: 08.01.2008 Saat: 10:58 Konu: Dış Politika
Uzun bir zamandır bir türlü toplanmayan AB-Afrika Zirvesi Aralık ayının ilk haftasında yoğun tartışmalar ve atışmalar eşliğinde Portekizin Lizbon kentinde yapıldı. 52 Afrika, 27 Avrupa ülkesinin katıldığı zirvede asıl olarak; Almanya, Fransa ve İngiltere’nin, Afrika’nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını talan etmesi, AB mallarına gümrük duvarlarının kaldırılması gibi temel istemler Afrika ülkeleri tarafından kabul edilmeyince, zirve AB açısından başarısızlıkla sonuçlandı. AB emperyalistleri bir dönemler egemenlikleri altında tutuklaır Afrika ülkelerine istediklerini kabul ettiremedikleri için yağıp gürlediler ve sömürgeci kirli yüzlerini dışa vurmaktan geri kalmadılar. Başta İngiltere ve Almanya olmak üzere AB’nin birçok ülke yöneticisi kendi uygulamalarına bakmadan Zimbabve Devlet Başkanı Robert Mugabe’yi “diktatör” diye niteleyerek, bir arada görünmek istememeleri üzerine yıllardır yaşanan gerilimin sözcülüğünü bu kez Almanya Başbakanı Angela Merkel üstlendi. AB adına Mugabe’yi zirvede isim vererek açıkça insan haklarını ihlal eden “diktatör” ilan eden Merkel’in bu tutumu, birçok Afrika ülkesinin lideri tarafından tepkiyle karşılandı ve Merkel açıktan eleştirildi.. Afrika’nın yoksul ülkelerine tepeden bakarak aşağılayan Merkel’in tavrının, geleneksel sömürgeci mantığın bir sonucu olduğu açıktır. AB ve ABD’nin elbirliğiyle yıllardır devirmeye çalıştığı, ancak deviremediği için “kanlı diktatörü” olarak ilan ettiği Mugabe, bölgede AB ve ABD’nin çıkarlarına aykırı olarak hareket ediyor. Bu arada yıllarca Batı dünyasının hedefinde bulunan Libya lideri Muammer Kaddafi’nin, zirvenin “parlayan yıldızı” olduğunu belirtelim. Uzun bir süre “teröre verdiği destek” gerekçesiyle ABD’nin öncülük ettiği Batılı güçler tarafından izole edilen Kaddafi, şimdi özellikle Fransa lideri Nicolas Sarkozy ile ilişkileri geliştirmiş bulunuyor. Bütün tepkilere rağmen Paris’e giden Kaddafi, milyarlarca Euro’luk silah ve ticaret anlaşmalarının altına imza attı. Sarkozy’nin Kaddafi ile geliştirdiği ekonomik ve diplomatik ilişkiler ve Lizbon’daki tavrı, Fransa’nın Afrika’ya yönelik “Almanya ve İngiltere’den daha farklı ikili bir politika (izleyerek, eski sömürgeleri üzerindeki etkisini kimi zaman günah çıkararak, kimi zaman da tehdit savurarak sürdürmeye devam etmeye çalıştığını gösteriyor. Son AB-Afrika Zirvesi’nin, yoksul kıtanın ekonomik ve politik olarak kimin egemenliği altında olacağını gösterdiği; yapılan bütün zirvelerin, kalkınma yardımlarının amacının da daha çok sömürgeleştirmeye yönelik olduğu açıktır. Günümüzde Afrika’daki işbirlikçi rejimler, emperyalist devletler tarafından genellikle “kalkınma yardımları” adı altında satın alınıyor. Militarist politikalarla ülkeleri işgal etme yerine “kalkınma yardımı” adı altında aynı sömürgecilik siyaseti izleniyor. “Afrika’ya en çok ‘kalkınma yardımı’nı tahmin edilebileceği gibi AB yapıyor. Sadece 2006 yılında toplam 46.9 milyar Euro’luk yardım yapılmış. Bunun yüzde 56’sı OECD üzerinden gönderilmiş. Avrupa ülkelerinin eski sömürgelerine teknik yardım sağlamak üzere 1957’de kurulan Avrupa Kalkınma Fonu da 2008’den 2013 yılına kadar 22.68 milyar Euro gönderecek.” (Junge Welt, 7.12)
Bu kurumun 2000-2007 yılları arasında Afrika kıtasına 13.5 milyar Euro gönderdiği göz önüne alındığında, önümüzdeki beş yıllık zaman dilimi için ayrılan meblağdaki önemli artış, AB’nin çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi için kesenin ağzının açıldığını gösteriyor. Rakamlar milyarlarca Euro’yu gösterse de, Afrika’da kişi başına düşen kalkınma yardımının AB’de bir ineğe verilen sübvansiyondan az olduğu, Alman basınında yer almıştı. AB ülkelerinin bugün “kalkınma yardımı” adı altında sürdürdüğü politika, özünde 15. yıldan itibaren başlayan sömürgeciliğin modern tarzda sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Afrika’nın keşfiyle birlikte bu kıta, Batı dünyası için köle ticareti ve yeraltı kaynakları bakımından bulunmaz bir kaynaktı. Başta Fransa olmak üzere Avrupalı emperyalist-kapitalist ülkeler tarafından yüzyıllar boyu sömürülen Afrika’nın kaderine hep yoksulluk ve sefalet düşmüştür. “Altı zengin üstü yoksul” bu kıtada ekonomi ve bilimdeki bunca gelişmeye rağmen her gün milyonlarca insan açlık, sefalet ve çeşitli hastalıklardan ötürü yaşamını yitirmeye devam ediyor. Bu zenginlik ve yoksulluk bugün emperyalist-kapitalist devletler ve onların tekelleri için yeni pazar ve işlenmemiş yeraltı kaynakları açısından iştah kabartıyor. Bu nedenledir ki ABD, AB, Çin arasında süren pazar kavgasını kaybetmek istemeyen AB, 2005 yılında Afrika ile “yeni bir stratejik ortaklık” siyaseti geliştirmeye başladı. Afrika çapında ekonomideki büyüme oranı yüzde 6-7 arasında seyrediyor. Çin ve Hindistan ihtiyaç duyduğu enerji ihtiyacını karşılamak için kıtaya özel bir önem veriyor. Çin’in kıta çapında önemli bir pazar alanı yarattığı (55 milyar dolar) ifade ediliyor. Afrika kıtası çapında petrolün yüzde 30’unu Fransız Total tekeli işletiyor. Özetle; AB’nin Lizbon’da ortaya attığı “stratejik ortaklık” önerisi, tam anlamıyla Afrika’yı modern sömürge olarak elinde tutmayı amaçlıyor. Bunun bilincinde olan Afrika ülkeleri, Brüksel tarafından hazırlanan ve 1 Ocak 2008’den itibaren yürürlüğe girmesi beklenen Ekonomik Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayı reddetti. Buna rağmen AB, 2013 yılına kadar geçici bir anlaşmanın imzalanmasını dayatıyor. Afrika’nın yoksul ülkeleri, Lizbon’da sergiledikleri ortak duruşu ileride kendilerine sömürgeciliği anlaşmaları ellerinin tersiyle itmeleri ve yoksulluğa karşı mücadele edebilmeler için başta emperyalist zinciri kırmaları ve kendi kaderlerini kendi ellerine almaları ve işçilerin ve emekçilerin devrimci iktidarlarının işbaşına getirilmesi gerekiyor. Aksi halde AB’nin Afrika halklarını iliğine dek sömürerek açlık ve yoksulluğa mahkum etmeleri devam edecektir.
|
|