GENEL KURMAY ABA ALTINDA SOPA GÖSTERDİ
Tarih: 02.10.2007 Saat: 15:28
Konu: Politika Haber


Kara Harp Okullarının yeni öğretim yılının açılışı vesilesiyle, "Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel unsurlarını oluşturan ulus devlet, üniter devlet ve laik devlete yönelik tehdit ve risklerin değerlendirilmesi" konulu ilk dersi, Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ verdi.
Başbuğ, yine "terörün küreselleşmesi"nden girerek, "Türkiye geniş bir risk ve tehdit yelpazesiyle karşı karşıya" yaklaşımından girip anayasaya kadar bir çok konuda , Genelkurmay'ın kırmızı çizgilerinin altını bir kez daha çizerek esti gürledi. Genelkurmayın görüşleirni dillendiren geleceğin Genelkurmay başkan adayı İlker Başbuğ ulus devletin korunması ve ayakta tutulmasını merkezde tutan konuşmasıyla, TC devletinin dokunulmalık zırhına bürünen anayasanın ilk dört maddesinin tartışmasının dahi yapılamayacağını açıklayarak, devletin resmi politikasını ortaya koymuş oldu. Aslında Başbuğu’un konuşmasının ana eksenini demokrasi ve Kürt düşmanlığı oluşturuyordu. Başbuğa göre, “terörü engellemek için herşeyden vazgeçilebir".

Bunun içinde Kürt özgürlük hareketinin darbelenmesi ve etkisiz hale getirilmesi için kirli savaşın geliştirilmesi ve Güney Kürdistana yönelik provakasyon eylemlerin örgütlenerek Kürtlerin kazanımlarının darbelenmesi gerekiyor. Başbuğun tehdit yüklü konuşması da bu gerçeği ortaya oyuyor. Kürdistan da dur durmak bilmeden sürüdürülen operasyonlar ve kuşatma bu gerçeği yakıcı olarak ortaya koyuyor. İşçiler ve emekçiler kirli savaş dayatmasına karşı birleşik bir hatta direnmedikçe Generallerin faşist terörünün önünü almanın güç olacağı da bir gerçektir.
Genelkurmay adına konuşan Başbuş "İnsanların temel hak ve özgürlüklerinin gereksiz yere kısıtlanması nasıl kabul edilemezse, bu hak ve özgürlüklerin teröristler tarafından istismar edilmesi de kabul edilemez" diyerek , 12 Eylül Anayasasının ruhuna “ama”larla sahip çıkmaktan ve devletin resmi politikalaırnı birkez daha yinelemekten geri kalmaıd., kötü ünlü

Türkiye'de bir kısım insanlar "Terörün yok edilmesi güvenlik alanındaki mücadele ile olmaz; başka alanlarda tedbirler alınması ve çözümler üretilmesi gerekmektedir" diye düşünmektedir. İlk bakışta doğru olarak düşünülecek bu yaklaşım aslında yanlış ve eksiktir. Elbette terörün yok edilmesi yalnız güvenlik alanındaki mücadele ile olmaz. Ekonomik sosyo-kültürel ve psikolojik harekat alanında paralel ve eşzamanlı olarak hareket edilmelidir. Ancak burada kastedilen "güvenlik alanında mücadele etmeyelim diğer üç alanda mücadele edelim" ise bu zaten bölücü terör örgütünün savunduğu yaklaşımın ta kendisidir.

Türkçe'nin dışında bazı etnik grupların kendi dillerini öğrenmek istemelerini kabul etmek ve saygı göstermek farklı bir durumdur. Bu dillerde eğitim ve öğretim yapılmasını kabul etmek ise çok başka bir durumu ifade eder. İkincisini ulus devlet anlayışı ile bağdaştırmak mümkün değildir. Elbette Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır. Kültürel zenginliklerin yaşaması için gerekli düzenlemeleri de gerçekleştirmiştir.

Başbuğ, bol "Ama..."lı ifadelerinin arka planını açıklamaktan da geri durmadı. Buna göre, "Irak'ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askeri ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir." Yani, Kuzey Irak'ta kırmızı çizgilerimiz delinmiştir ve bu, ezmekten başka bir şey yapmadığımız Kürt "vatandaşlarımız" için bir çekim oluşturmakta; ne yapsak bunun önüne geçilememektedir!!
Başbuğ, aynı zamanda yeni Anayasa'da Başbakanlığın gücünün MGK aleyhine artırılması girişimine karşıda gardını almaktan geri durmuyor:

Yürütmeden sorumlu politik makamlar ile askeri makamlar arasında ortak görüşlere ulaşılmasının ve kararların ortak olarak alınmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılmasının çok yararlı olacağı düşünülmektedir.



Başbuğ'a göre, mevcut dengeler içerisinden özellikle Kürt sorununa ilişkin gerçekte özgürlük değil faşist şovenizmden başka bir şey olmayan en küçük bir kıpırtı, devletin ayarları ile oynanması anlamına geliyordu. Bu devletin kırmızı çizgileri bir zamanlar Kürtler sokaklarda, devlet dairelerinde, okullarda, hatta evlerinde Kürtçe konuşulunca bulandırılmış oluyordu. Şimdi ise, faşist şovenizmin rengi bir ton bile açılmaksızın özel eğitim ve öğretimde anadil kullanılmasından bahsedilmesi dahi kırmızı çizgiye tecavüz olmuş oluyordu.
Irak meselesine de
Irak meselesine de giren Başbuğ, örtük bir "Irak'a girme" tehdidinde bulunmayı da ihmal etmedi. Başbuğ, Irak’taki etnik ve bölgesel gruplar arasındaki mücadelenin esasının, "politik gücün ve Irak’ın gelir kaynaklarının paylaşımı" olduğunu tespit ettikten sonra, biz de payımızı artırmak istiyorsak politik-askeri inisiyatifimizi artırmalıyız anlamına gelecek laflar etti:

Irak meselesine de
"Irak’ın kuzeyindeki oluşum ve gelişmelerin bu bölgedeki Kürtlere tarihte hiç olmadığı kadar siyasal, hukuki, askeri ve psikolojik güç kazandırdığı da diğer bir gerçektir. Ayrıca bu durumun, vatandaşlarımızın bir kısmı üzerinde yeni bir aidiyet modeli yaratabileceğine de dikkat edilmelidir.
Şii nüfusunun çoğunluğu ve İran’ın desteğine sahip olması ise sorunu daha da karmaşık hale getirmektedir."

Eh, bu durumda TSK da seyirci kalacak değil ya, o da "terörle mücadele" ve Türkmen kartını oynayı versindi:

"Irak’taki soydaşlarımız Türkmenlerin durumu ve bir iç savaşta çatışan taraflardan birisi haline gelmesi ise Türkiye açısından çok ciddi bir durumun ortaya çıkmasına neden olabilir. Türkiye’nin bütün bu sorunları en iyi şekilde yönetebilmesi için, siyasi karar alıcılar, devletin ilgili kurum ve kuruluşları ile kamuoyunun, bu sorunların Türkiye’ye etkileri konusunda görüş birliğine sahip olmaları gerekir. Belki Türkiye’nin bulunulan şartlarda, tek başına Irak’taki gelişmelere yön verebilecek güce sahip olmadığı söylenebilir ancak Türkiye’nin gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetleri artırabilecek bir güce sahip olmadığı da söylenemez.
Başbuğ, laiklik meselesini de "değerlendirmeden" geri kalmıyor. Başbuğ, bu konuda da ordunun "küreselleşme" tahlillerinden derinleştiğini gösteriyor:

"Yeni kültürel kimlik arayışları, küreselleşme ve çok uluslu şirketlerin etkisiyle sosyal devlet olgusunun kaybolması, ekonomik beklentiler ve sorunlar, yaşanan büyük göç olgusu, toplumları ister istemez yeni dayanışma arayışlarına itmiştir. Bütün bunlar etnik ve dinsel kimliklere büyük bir alan açmıştır. Bu durum, cemaatleşme yapılanmasının gittikçe artmasına neden olmaktadır. Dinsel örgütlenme modelini kullanan bazı cemaatlerin yeni bir kültürel kimliğin oluşumunda dini düşüncelere büyük ağırlık verdiği de görülmektedir. Etnik kimlikleri öne çıkaran kesim ise Cumhuriyet tarihinde görülmediği ölçüde siyasallaşmıştır.
Küreselleşmenin olumsuzluklarına karşı koymak için küreselleşmenin baş aktörleri de hızla kendi ulusal yapılarını korumaya ve güçlendirmeye yönelmektedir. Bu durum ABD’de de, AB ülkelerinde de böyledir. Bu nedenle ülkeler tarafından izlenecek gerçekçi yol, "küresel düşünmek, ancak ulusal hareket etmek" olmalıdır."

Bunun içinde Kürt özgürlük hareketinin darbelenmesi ve etkisiz hale getirilmesi için kirli savaşın geliştirilmesi ve Güney Kürdistana yönelik provakasyon eylemlerin örgütlenerek Kürtlerin kazanımlarının darbelenmesi gerekiyor. Başbuğun tehdit yüklü konuşması da bu gerçeği ortaya oyuyor. Kürdistan da dur durmak bilmeden sürüdürülen operasyonlar ve kuşatma bu gerçeği yakıcı olarak ortaya koyuyor. İşçiler ve emekçiler kirli savaş dayatmasına karşı birleşik bir hatta direnmedikçe Generallerin faşist terörünün önünü almanın güç olacağı da bir gerçektir.







Bu haberin geldigi yer: DHB
http://www.halkinbirligi1.net

Bu haber icin adres:
http://www.halkinbirligi1.net/modules.php?name=News&file=article&sid=1082