KİMİN İÇİN “SOSYAL DİYALOG?”
Tarih: 02.10.2007 Saat: 15:20
Konu: İşçi Memur


Sendika ağaları sınıfı sermayanin arabaısına bağlamak için “ sosyal diyalog” sınıf işbirliğini ve işçilerin sermayenin insafına terkedilmesi için yoğun bir çaba içinde bulunuyorlar. Sınıfı her adımda arkadan hançeleyerek sermayenin değirmenine su taşıyan sendika ağaları bunlar yetmemiş olacak ki, şimdi de Avrupa Birliği desteğinde “sosyal diyalog” adına sınıfın sermayeye karşı mücadelesi etkisizleştirmeye ve sendikalrın dibine kibrit suyu dökülmek isteniyor.

Nitekim, Hak-İş ile TİSK’in ‘AB’ desteğinde yürüttükleri “İş Kanunu’nun Etkin Uygulanmasında İkili Sosyal Diyalog Modeli Oluşturma Projesi” çalışmalarının “taraflar” arasında bir “sosyal diyalog protokolü” imzalanmasıyla sonuçlanması, kendini “işçi sendikası konfederasyonu” olarak tanımlayan ve sendikalı işçilerin bir kesimi tarafından da öyle görülen bir sendika ile tekelci büyük kapitalistlerin en önemli örgütü arasındaki işbirliğinin, alenen resmileştirilmesiydi. İmzalanan “sosyal diyalog protokolü”nün, bir emperyalist “birlik” olan AB tarafından desteklenmesi ve de “fonlanması” ise, işbirliğinin niteliği açısından, belirleyici bir diğer unsurdu. “İki taraf” adına yapılan “uzlaşmacı sendikacılık” övgüleri ve “ortaklık” toplantılarında, “bilim insanı” etiketiyle konuşan ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurhan Süral’ın, “sosyal diyalogun kurumsallaşması”nın “ekonominin daha iyi yönetilmesi açısından önemli olduğu” vurgusu, patronların ve hükümetlerinin yıllardır sürdürdükleri “hepimiz elimizi taşın altına koyup birlikte çözüm bulmalıyız, heimiz aynı geminin yolcularıyız” vb. söylemlerinin tekrarlaması ve “emeğin sömürülmesini esas alan hukukun günümüzde farklı anlam kazandığı, girişimciliğin olabildiğince teşvik edilmesi ve İş Yasası temelinin bu olması gerektiği” iddiaları, bu “diyalogun” geriic ve sınıf işbirlikçisi amacı ve niteliğini ortaya koyuyordu.

Dahası, işçi ve patronlar adına konuşanlar, “sosyal tarafların değil sosyal ortakların olduğunu”; “Türkiye’de bir ilke; ‘ülkenin ihtiyacı olan sosyal diyalog modeline’ imza attıklarını”; sendikacılığın “ideolojik değil, uzlaşmacı temelde yapılması gerektiği”; bunun ve iş ve çalışma koşullarında “esneklik”in “istihdam yaratılması, işletmenin büyümesi, iç ve dış rekabete anında uyum” vb. açısından önemli olduğunu ileri sürerek yaptıkları işin ne kadar önemli ve ilerletici olduğuna işçileri ve emekçileri inandırmaya özen gösteriyorlardı! Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik de, “hükümet olarak”, Hak-İş ve TİSK yöneticilerini, “eski anlayışı, alışılagelmiş kalıpları” kırdıkları için kutluyordu!




Bilindiği gibi işçi ile kapitalist; proleter ile burjuva; işçi sınıfı ile burjuvazi, kapitalist toplumun birbirleriyle iktisadi-sosyal ve politik-ideolojik-kültürel ilişki içindeki sosyal varlıkları/gerçekleridirler. İşçi ile kapitalist, kapitalist üretimin; sosyal konumları ve sınıf çıkarları birbirleriyle uzlaşmaz çelişki içindeki iki tarafını oluştururlar. Birbirleriyle tümüyle karşıt-uzlaşmaz çıkarlara sahip sınıf ve kesimler arasında “sosyal diyalog”un olması, işbirlikçi sendikacılığın ve kapitalistin çıkarlarını savunmayı görev edinmiş “bilim insanları”nın yeni bir buluşu olarak değil, üretim sürecinin somut bir olgusu olarak zaten vardır. “Sosyal diyalog”un ama, sınıflardan biri (burjuvazi) tarafından, ötekini (işçi sınıfını) hak, çıkar ve taleplerini savunmadan vazgeçme olarak alınması, bir sınıf hilesi olmaktan da çok bir şey; işçinin kapitaliste boyun eğmesi, onların çıkarları için kendi talep ve çıkarlarını feda etmesi, kapitalistin kârının daha fazla olarak gerçekleşmesi için daha ucuza, daha uzun süre ve daha hızlı çalışması, daha kısa zamanda daha fazla mal üretmesi, zihni ve bedensel gücünü daha çok harcamayı kabullenmesi; bunun da ötesinde farklı bir sınıf olduğunu unutması anlamında alındığı bir gerçektir.

“Sosyal diyalog” projede ve imzalanan “diyalog metni”nde öngörülen ve övgüye boğulan da, “işçi sendikası konfederasyonu”nu HAK-İŞ bu durumu kabul etmesi, “ideolojik sendikacılık yapmayacağını” taahhüt etmesi, yani sınıfın çıkarları için sermayeye karşı mücadele etmeyeceğinin ilanıdır. Zaten bugüne kadar İzlemiş olduğu çizgisiyle bir patron ve hükümet sendikası ve herşeyi Alllaha havale eden dinci HAK-İŞ yöneticilerinin büyük kapitalistlerin örgütüyle ‘ortaklaştıkları’ şey, burjuva çıkarların savunulmasını ve işçilerin çıkarlarının bu çıkarlar için feda edilmesini öngören ideolojik (burjuva ideolojisi) sendikacılıktır.

Kapitalistlerle temsilcilerinin sınıf mücadelesi yürütmelerine; hiçbir koşul ve durumda bundan vazgeçmemelerine karşın, ideolojilere “karşı çıkmaları”(!) ve “sosyal ortaklık”tan söz etmelerinin de bir sınıf mücadelesi yöntemi olduğunu biliyoruz. İşçilerin tüm kapitalist ülkelerdeki mücadelesinin ve bu mücadelenin bazı ülkelerde kapitalizmin yıkılmasıyla sonuçlanması üzerine zorunlu olarak geri adım atarak sosyal haklarda ve ücret gibi iki sınıf arasındaki çatışma alanlarında geri adım atarak iyileştirmeleri kabullenen burjuvazinin, sosyalizmi geçici yenilgisi ve geriye çekilmesi durumu emperyalist kapitalist burjuvazinin saldırıyı son sınırına kadar sürdürme politikası izledikleri oldukça açıktır.
“Sosyal taraf değil, sosyal ortak olma” söylemi de bu çok yönlü gerici halk düşmanı saldırının bileşenlerinden biridir. İşçiyi, burjuvanın ve “işletmesi”nin “ortağı” ilan etme, onu mücadeleden alıkoymaya yönelik aldatmadan, boyun eğmeye razı etmeye yönelik bir burjuva manevrasından; bunları da içeren bir ideolojik tutumdan ibarettir. Kapitalistlerle devlet ve hükümetleri ve öteki tüm kurum ve temsilcileri için işçi, “boğaz tokluğuna” bile denilemeyecek bir ücretle çalışacak ve üretecek bir “canlı araç”tan başka bir şey değildir. O, öyle bir “sosyal ortak”tır ki (!), ücretini, sosyal haklarını, çalışma koşullarını ve yaşamını iyileştirmesi için talepleri baskı ve ret ile; polis gücü ve yasaklarla; işten atmalar ve açlığa mahkum bırakmalarla karşılanır; örgütlenmesi (sendikal ve politik) patronların çıkarlarınca belirlenen yasalar ve devlet tarafından engellenir. Ücreti, ailesi düşünülmeden, zorunlu temel ihtiyaçları hesaba katılmadan belirlenir ve “ortaklık”, “sosyal diyalog” adına buna boyun eğmesi istenir. Çalıştığı işletmenin/fabrika ve işyerinin patronları milyarları cebe atarken o, ya sendikasız-sigortasız ve asgari ücretin (419 YTL) de altında çalışmak zorunda kalan milyonlardan biri olarak ya da bu ücrete çalışmak zorunda kalan milyonlardan (4.5-5) biri olarak yaşamak zorunda bırakılır. TİSK’te-TÜSİAD’da örgütlü kapitalistlerin kârları yüz milyon dolarlarla hesaplanırken, ondan “fedekarlık yapması” ve “işçilik maliyetinin düşük tutulması” için mücadeleden vazgeçmesi, kendisi için politika yürütmemesi, ideolojik sendikacılık yapmaması istenir.
Sömürücü ve sömürülen sınıflar var olduğu sürece, sınıflar arası uzlaşma ve diyalog da asla olmayacaktır ve bu uzlaşmaz sınıflar arasında mücadele kesintisizce devam sürecektir. Burjuvazi zaten bunu her türlü araç ve yöntemler en etkili tarzda yürütmektedir. İşbirlikçi sendika ağalığı ve bürokrasisi de ona yedeklenmiş olarak bu mücadeleye kapitalistlerin ve uluslararası tekellerin safında ve işçilere karşı tarafta katılmaktadır. “Sosyal diyalog” ve “sosyal ortaklık”tan bu amaçla söz etmektedir. Sosyal diyalog, işçilerin daha fazla sömürülmesi ve ekonomik-sosyal haklarının tırpanlanması,işçi örgütleri sendikaların sermayeye yedkelnemsinden başka bir anlam ifade etmediği görülerek bu gerici işçi düşmanı sınıf işbirliğini derinleştiren çabalara karşı, sınıfı silkeleyip uyandırarak mücadeleyi gelişitirip yaymalıyız.








Bu haberin geldigi yer: DHB
http://www.halkinbirligi1.net

Bu haber icin adres:
http://www.halkinbirligi1.net/modules.php?name=News&file=article&sid=1078