Avrupa’nın iki en büyük gücü Almanya ve Fransa’da Hristiyan muhafazakar faşist gerici göçmen düşmanı kesimlerin hükümet olmaları TC devletinin AB macerasında daha da zora sokucu oldu. Zaten AB emperyalistlerin Türkiye’ye aşılar emperyalist tekellerini çıkarları ve bölgede enerji koridorunda söz sahibi olma ve Kafkaslara kadar uzanan geniş coğrafyada daha rahatça hareket etmeyi hedefliyordu. 1995 yılında Gümrük Anlaşmasıyla AB emperyalistleri zaten serbestçe mallarını pazarlamak, ucuz is gücünden yararlanarak milyarlarca dolar geliri alıp kendi ülkelerine taşımak amaçlarına esas olarak ulaşmışlardı. Buna karşın, daha önceden AB'nin en irileri olan Fransa ve Almanya’nın Charag ve Shöreder hükümetleri ABD karşısında ekonomik gücünün yanında bağımsız Avrupa Ordusu oluşturma ve dış politikada ortak hareket etme, yani AB'yi ABD karşısında emperyalist bir güç olarak çıkartma ve değişik bölgelerde etkinliğini geliştirme amaçlı yayılmacı Avrupa politikalar gereği olarak TC devleti AB içine almanın yolu aralandı. TC devletinin bölgedeki politik etkisi,ilimli İslamcı duruşu ve önemli askeri gücü AB için Türkiye’yi daha bir önemli kılıyordu. Ama son yıllardaki Avrupa ülkelerindeki İslam halkalarına yönelik düşmanlık eğilimleri ve faşist gerici Hıristiyan muhafakar kesimlerin bu ülkelerde hükümet olmaları, zaten gelecekte ne olacağı belli olmayan gevsek bir AB'nin sınırlarının Türkiye’ye kadar uzamasına karşı Avrupa’da farklı sesler yükseldiği gibi, AB'nin ABD'ye karşı politik ve askeri alanda pek de basarili olamayacağı olguları AB'nin patronları olan Fransa ve Almanya Türkiye’ye AB kapısından bekletmeyi de çok görerek açıktan AB'ye üye olamayacağı ve imtiyazlı ortaklık biçiminde bir statü üzerine tartışılması gündeme sokuldu. Bu gelişmelerle birlikte AB hayalleri suya düştüğü gibi, AB'yi emekçilere kurtuluş olarak gösterenlerinde yalanları suya gömülüyordu.
Burjuva medyaya bakarsanız, yönümüzü AB'den çevirmemeliyiz ve kapıda bekleyerek içeriye girmek için gerekenleri yapmalıyız.!
Oysa Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne alınmasının kıstası (AB'ye girilmesinin Türkiye'ye nelere mal olacağının dışında) ne denildiği gibi demokratik yasalar meselesidir, ne de Türkiye'nin kendisini Avrupa’nın çağdaş gelişmişlik düzeyine yükseltememesidir. Yani simdi Türkiye'de demokrasinin olmaması, Türkiye halkının yoksulluk ve sefalet ilinde olması Almanya, Fransa gibi emperyalist ülkelerin çok mu umurundadır? Dahası, Almanya, Fransa tekelleri isi gücü bırakmış da Türkiye emekçilerin demokrasi getirme, zengin etme aşkıyla mi yanıp kavrulmaktadırlar?
Dünyanın dört bir yanında nüfuz alanlarına sahip olmak, sömürü gerçekleştirmek, ülkeleri kendi uyduları haline getirmek için birbirlerinin gözlerini oyanlar, dünyanın dört bir yanında ve Asya’da, Afrika'da hala sömürgecilik oynamaya çalışanlar, Türkiye'de demokrasi gelişsin, kalkınıp zengin olsun diye mi çırpınmaktadırlar?
Anlaşılmalıdır ki, sorun Almanya, Fransa ile Türkiye arasında olmaktan çok, bu ülkeler ile ABD arasındaki egemenlik kurma sorunuyla bağlıdır.
Almanya, Fransa ile ABD arasında giderek keskinleşen, daha açık kartlarla oynanan dünyayı paylaşma, enerji kaynakları ve pazar alanlarında daha etkin hale gelme mücadelesinde, Türkiye, ABD'nin Truva atı olarak görülmekteydi. Almanya, Fransa’nın Birleşik Avrupa manevralarının altında yatan şey de, ABD'ye karşı daha etkili ve büyük güç olma arzusuydu Ama gelinen durumda hem Fransa’da ve hem de Almanya’da ABD emperyalizmine yakın güçler hükümet oldular. Bu durumda ABD'nin AB'ye tam üye olması için Türkiye’nin arkasında daha öncede olduğu gibi ısrarla durmasına şimdilik pek de gerek duyulmuyor.
Bu durumda Fransa’nın başını çektiği, Türkiye’nin AB'ye tam üye olmasına karşı çıkan ülkeler, gelişimini yavaşlatır bir duyurma çekmişlerdir. Ancak bu, onların Türkiye üzerinde etki sahibi olma niyetlerinden tamamen vazgeçmeleri anlamına da gelmeyecektir. Elbette Türkiye üzerinde etkili oldukları, güç kazandıkları, kendi taraflarına çekebildikleri oranda manevraları değişecektir. Bu da, emperyalistler arasındaki savaşın egemenlik mücadelesinin bir biçimde yaşanmasından başka bir şey değildir.
Çünkü dünyayı mevcut sermayeleri, güçleri oranında paylasan emperyalistler için basta gelen şeylerden biri de egemenlik için çalışan büyük güçler arasındaki rekabettir. Sadece kendisi için değil ama, rakiplerini zayıf düşürmek için de mücadele etmektir. Nitekim Irak işgaliyle ABD, sadece Irak enerji kaynaklarına el koymakla kalmadı, ayni zamanda en basta Fransa olmak üzere, Japonya, Rusya ve Çin'i kapı dışarı etti. Almanya ve Fransa ise, Rusya ile doğalgaz anlaşmalarından tutun da Rusya'da ayrıcalıklar elde etmeye kadar, bloklaşmaya doğru adımlar olarak nitelenebilecek hızlı bir yakınlaşma gösterdiler.
Türkiye ise; Avrupa’nın, Rusya’nın kapı dışarı edildiği Irak'a, ABD'nin çıkarlarını korumak için üslerini açıp lojistik destek sağlamaya devam ediyor. AB'ni son dönemde TC devleti ile tam üyelik görüşmelerini başlatmada isi ağırdan alması, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin AB'nin üyeliğine emperyalist çıkarları bakımından yaklaştıklarını ve dönemsel olarak bu ilişkilerin sıcaklaşıp-soğuyacağını gösteriyor. Ama su bir gerçektir ki, AB Türkiye’yi asla AB içine almadan oyulacak, kapıda bekleterek, kendi çıkarları doğrultusunda eğip bükmeye çalışacaktır. Onun içindir ki, çeşitli milliyetlerden Türkiye emekçilerine daha fazla yıkım, yoksulluk ve sefalet başka şey getirmeyecek olan AB'ye karşı çıkarak, demokrasi ve özgürlük mücadelemiz geliştirip ileriye taşımalıyız.