Türkiye kırsalı (tam da sosyal bilimcilerin gözlerinden yitip gittiği bir dönemde) büyük bir yoksullaşma ve yoksunlaşma süreci yaşıyor. Tarımsal verimleri, genetik dahil olmak üzere yeni teknolojilerin ve cömert teşviklerin desteğiyle muazzam ölçülerde artan ve böylelikle de gıda maddesi ihracatçılarına dönüşen Kuzey ülkelerine yeni pazarlar açmak kaygısıyla güney ülkelerine doğrudan tarımsal desteklerin, sübvansiyonların ve gümrüklerin azaltılması ve nihaî olarak kaldırılmasını dayatan Dünya Ticaret Örgütü kararlarından bağımsız düşünülmeyecek bu sürecin, ülkemizin kırılgan yapısal dengelerini daha da bozacak bir gelişme olduğu ortada; ancak mevcut sorunlar arasında “kırsal sorunu”nun en az tartışılanlardan olduğu da ortada.
Sibel Özbudun’un pazarla bütünleşme sürecini göreli erken tamamlamış, üründe uzmanlaşmış, dolayısıyla da “müreffeh” olduğu varsayılan bir bölge (Ege bölgesi) kırsalında gerçekleştirdiği alan araştırmalarına dayanan “Türkiye Kırsalı Yoksullaşırken… Niçin Dikkulak Oldum? (Datça Örneği)” başlıklı kitabı, bu kırsal yoksullaşma/yoksunlaşma süreci üzerine.
Kitapta kırsal yoksullaşmanın yapısal niteliklerini irdeleyen önsözün ardından, 2000’li yılların başlarında gerçekleştirilmiş iki alan araştırmasının bulguları yer alıyor.
“Gerileyen Türkiye Kırsalında Kliyentalizmin Yeniden Üretimi, ya da Niçin ‘Dikkulak’ Oldum” başlıklı yazıda, Datça kırsalında kırsal yoksullaşmanın yeniden üretimine yol açtığı kliyentalist ilişkiler ve bunların yörenin “yükselen partisi” MHP tarafından nasıl manipüle edildiği ele alınmakta. Partinin yerel temsilcilerinin küçük “kıyaklar” aracılığıyla (“Fak-Fuk-Fon” kaynaklarının dağıtılması, yerel otoritelerle sorunlarda aracılık, hatta sadece ‘hal-hatır sorma’, ‘düğünlerde boy gösterme’ vb.) gün geçtikçe yoksullaşan, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hisseden insanlar için bir umut kaynağına dönüşmesi, köylülerin tanıklıkları ve anlatımlarıyla aktarılıyor.
Ancak Özbudun, yazıda bunun da ötesine giderek, yerel iktidar ilişkilerinin tarihe karıştığı varsayılan “ağalık” modelinde nasıl yeniden örgütlendiğini ve günümüzdeki güç odaklarının (ağalık modelinde örgütlenmiş) bir eşraf ailesi çevresinde nasıl yoğunlaştığını gözler önüne sererek kırsal siyasetin doğasına ilişkin ilginç saptamalarda bulunuyor.
Kitapta yer alan ikinci makale ise (“Bizim Köyde Yoksulluk Yok ki! ya da Yoksunluktan Yoksulluğa Türkiye Kırsalı Üzerine Notlar”) aynı yörede yoksullaşan kırsal insanların hayatta kalma stratejilerini izlemekte. “Masrafları kısma, boğazdan kesme, içe kapanma ve daha çok çalışma” olarak özetlenebilecek bu stratejilerin getirileri, hiç kuşkusuz ki son derece sınırlıdır, ve Türkiye kırsal “exodus”un etkilerini büyük kentlerin çeperlerine yığılan varoşlarda hissetmeye çoktan başlamıştır.
Özbudun’un kitabı, bir alan araştırması örneği olarak “kırsal antropoloji” öğrencilerinin yanı sıra, genel okurun dikkatini de kırsal yoksullaşma, gözlerimizin önünde süregiden ve kırsalın yanı sıra kentleri de zehirlemeye başlayan bu sürece çekmesi açısından, okunmayı hak ediyor.
KÜNYE: Sibel Özbudun, Türkiye Kırsalı Yoksullaşırken… Niçin Dikkulak Oldum? (Datça Örneği), Ütopya Yayınları, Ankara, Haziran 2006.