DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
“REEL ATATÜRKÇÜLÜK”: NE YAPAR, NEYE YARAR?-1-
Özgür Kürsü
TEMEL DEMİRER

 

“Karşı görüş değerlendirmesi,

gerçekten çok önemli bir

safsata ayıklama aletidir.”

Carl Sagan, 1998.

 

Sınıflı sömürücü egemenliğin en “hassas” olduğu alanlardan biri de, egemenliğini yeniden tekrar ürettiği tahakküm zeminlerinden resmi ideolojidir...

Yalanın, kandırmanın, mistifikasyonun, manipülasyonun egemenliğine denk düşen resmi ideoloji son tahlilde, topluma dayatılmış el sürülemez, “olmazsa olmaz” önyargılar mezarlığıdır...

Bu alanda “eleştirel sözler” etmek, önyargılara “hayır” demek; “yaşatılan hayaletler”in gazabına maruz kalmayı, “vatan haini” ilan edilmeyi, hatta ahbarik Hrant gibi kurşunlanmayı göz almak demektir...

Hayır abartmıyorum! Bir an bu topraklarda Kemalizme “hayır” diyenleri, “eleştirenleri”, “itirazları” düşünün...

Evet, evet Ömer Hayyam’ın, “Hz. Ömer bir gecede altı yüz köle azat etti... derler! Ama Hz. Ömer’in altı yüz köleyi nasıl edindiğini sormazlar?” betimlemesinin “resmi ideoloji” ters yüz edildiğinde neye benzediğini gösterdiğini anımsatarak ilerleyelim... Kolay mı?

Fikret Başkaya’nın da belirttiği üzere, “Şeylerin gerçeğiyle, şeylere dair tevatür arasındaki uyumsuzluk, bilimsel entelektüel etkinliğin varlık nedenidir. Başka türlü söylersek, tevatür gerçeğin kendisi değildir, en azından gerçeğin tamamı değildir veya eksik gerçektir.” (s.7.)

“Gerçek her zaman tektir. Sorun, toplumun sınıflara bölünmüşlüğü ve onun sonucu olan çıkarların çatışmasıyla ilgilidir.” (s.8.)

* * * * *

“Resmi ideoloji”yle bir kez daha cebelleşen Fikret Başkaya’nın yeni yapıtı ‘Reel Atatürkçülük’, Türkiye’nin 1930’ların Almanya’sını andıran koşullarında, “aydın olmak”ın ne anlama geldiğini hepimize, herkese hatırlatıyor...



Ortalığı yüzlerce egemen milliyetçilik versiyonunun istila ettiği çılgınlık ikliminde Kemalizmin, reel Atatürkçüğün ne menem bir şey olduğunu herkesin bilgisine sunuyor... Sadece sunmakla kalmayıp, putları yıkıyor...

Bizlere “iç tutarlılığı olan bir Kemalizm olmadığı”nı; “Kemalist teorinin istiminin arkadan geldiği”ni, yani “kotarıldığı”nı ve “bu yüzden Atatürkçülükten çok Atatürkçülerden söz etmenin daha uygun” olduğunu gösteriyor...

“Resmi ideoloji” tellalarının (ve deccallarının) canını sıkan Başkaya’nın bu değerlendirmelerinin en çarpıcılarından biri de şudur: “Reel Atatürkçülük nedir: Kim güçlüyse ve arabanın direksiyonunda kim varsa Atatürkçü odur ve onun yorumu en gerçek Atatürkçülüktür. Reel Atatürkçülük Amerikancılıktır, Amerikan üsleridir, NATO’culuktur, Kore’ye, Somali’ye, Afganistan’a asker göndermektir. Bağnaz milliyetçiliktir, devleti kutsayıp fetişleştirmektir, IMF’ciliktir, ülkenin geleceğini çokuluslu denilen şirketlerin -emperyalizmin- insafına terk etmektir, cuntacılıktır, militarizmdir, yurtdışındaki imamların maaşını Suudi Rabıta örgütüne ödetmektir, aydınlanmanın, demokratikleşmenin, sosyalizmin önünü kesmek üzere devlet desteği ve olanaklarıyla dinci gericiliği besleyip, sonra da irtica ile mücadele adı altında ‘postmodern darbe’ yapmaktır, sosyalizm düşmanlığıdır, özgürlük ve demokrasi fobisidir, iç ve dış düşmansız yaşayamamaktır, farklı düşüncenin hain, muhalifin düşman sayılmasıdır, toplumun spekülatörler ve rantiyeler tarafından rehin alınmasıdır, ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında yağmalamaktır, Kürt varlığının inkârıdır, muvazaa partileriyle halkı oyalayıp demokrasi oyunu oynamaktır, Susurluk’tur, Şemdinli’dir..."

Gerçekten de böyle değil midir? Eğ o hâlde?!

* * * * *

Kemalizm! Atatürkçülük! Vs... Yeri geldi, nakledelim:

Milli Mücadele’nin asker üyelerinden Fahrettin Altay’ın aktardığı bir hikâyeye bakılırsa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) güçlü adamı Enver, Çanakkale Savaşları sırasında, “Siz Mustafa Kemal’i benim gibi tanımazsınız. Vakıa çok değerli, fakat o nisbette de haristir. Emin olun, şimdi liva yaparız. Kolordu kumandanlığı ister. Onu yaparız, ordu kumandanlığı ister. Ordu kumandanı yaparız, başkumandanlık ister. Ona da peki desek, yine kâfi görmez. Daha büyüğünü ister. Çünkü hırsına hudut yoktur. Bu sebeple, onu azar azar vererek gayet maharetle idare etmek, hoş tutmak lazımdır” demiştir.

Bu konuşma Mustafa Kemal’e aktarıldığında “Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim,” diyerek, hakkındaki yargıları adeta onayladığı bilinir...

Ve bir şey daha: Kendisine “İzmir’i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz Paşam. Çok yoruldunuz” diyen Halide Edip’e “Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi yiyeceğiz” diyen Mustafa Kemal’in öngörüsü doğru çıkmıştır.

Ancak, dava arkadaşlarının en büyük mücadelesi, onun liderliğini önlemek değil, diktatörlük eğilimlerini frenlemek yolunda oldu.

“Onbaşı” diye hitap ettiği Halide Edip’e “Ben hiçbir eleştiri, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız emirlerimin yerine getirilmesi[ni istiyorum]” demesi ile Nutuk’ta, “Tarih, itiraz kabul etmez bir şekilde ispat etmiştir ki, büyük meselelerde muvaffakiyet için kabiliyet ve kudreti sarsılmaz bir Reis’in vücudu lazımdır,” demesi eylemlerinin ardındaki mantığı açıklar!

Evet, her şey, tıpkı Başkaya’nın ifade ettiği gibi:

“Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanmış olanlara devlet ve egemenler [kurtarıcılar ve kurucular] tarafından değil de, emekçi çoğunluk tarafından bakıldığında ortaya çıkacak ‘resim’ ya da şeyleri gerçek ‘hikâyesi’ farklı olurdu. Zira Türkiye’de geçerli tarih versiyonu, toplumun kaderini elinde bulunduranların, ‘kurucuların’, ‘kurtarıcıların’, ‘memleketin sahiplerinin’ uydurdukları tarihtir, tam bir ideolojik fabrikasyondur” (s.9.)

“1923 darbesi 1908 darbesinin bir tekrarı, onun düşük yoğunluklu bir versiyonuydu...

“İttihatçıların yegâne amacı olan devleti yaşatıp, güçlendirme perspektifi, kendilerine 1923 sonrasında Kemalist diyenlerin de -ki besbelli İttihatçıydılar- yegâne perspektifiydi.” (s.9-10.)

“29 Ekim 1923 ‘Eski Rejim’den radikal bir kopuş anlamına gelseydi, bugün hâlâ Ermeni Faciasıyla ilgili inkârda ısrar edilmezdi...

“Ermeni faciasında rol alan zevat, 1923 sonrasında da yüksek sorumluluk mevkilerini işgal etmişti.” (s.11.)

Burada durup, Mustafa Kemal’in ağzından anımsatalım: “Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleket sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türktü, o hâlde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır. (...) Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler, koyu ve öz Türk memleketidir!”( Mustafa Kemal, “Adana Esnaflarıyla Konuşma-1923”, Söylev ve Demeçleri, 1906-1938, Cilt:2, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, s.126.)

Devam edelim: “Cumhuriyet rejimi elitist, merkeziyetçi, pozitivist bir ideolojinin taşıyıcısıydı...

1923 sonrasında reaya ileri sürüldüğü gibi yurttaş olamadı. Geçerli devlet anlayışı insanları ‘devletin kulu’ olarak görmeye devam etti. Aşırı modernist bir retoriğe sahip olan Kemalist dikta rejiminin varlık nedeni, ‘sivil toplumu’ bastırmaya, boğmaya, bu amaçla da her türlü muhalefet odağını ezmeye bağlıydı... Öyle modern bir rejim ki, orada farklı düşünen hain, muhalif düşman sayılıyor...” (s.12.)

Başkaya’nın bu tespiti “Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer, taban halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir,” diyen Mustafa Kemal’in has adamlarından Esat Mahmut Bozkurt da tersinden doğruluyor!

* * * * *

Gelelim şu “tarihsel/ biricik/ özgün”(!?) “Kurtuluş Savaşı” hikâyesine...

Öncelikle -Howard Zinn’in ifade ettiği- şunun görülmesi gerek: “Tarihçinin tahrifatı teknik olmaktan öte ideolojiktir: çatışan çıkarlar dünyasında vurgulamayı seçtiği her olgu, [tarihçi istese de istemese de] ekonomik, siyasal, ırkçı, ulusçu ya da cinsiyetçi bir çıkar çevresinin amacını destekler”!

Başkaya’nın saptamalarıyla devam edelim:

“1918-1923 döneminde anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı verildiği sanılıyor...” (s.84.) Bu doğru değil!

Ayrıca “Türkiye’nin tarihinde bir ‘modernite ve aydınlanma devrimi’ hiçbir zaman yaşanmadı. ‘Eski Rejim’le cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman gerçekleşmedi...” (s.12.)

“Durum 1876’da, 1908’de ve 1923’de hep aynıydı...” (s.14.)

“Kurucu/kurtarıcı/yoktan varedici, yüceltilip kutsandı... tabulaştı...” (s.15.)

Örnek mi? ‘Atatürk’ün Kehanetleri’ başlıklı kitabın yazarı Ali Bertan’ın, “Gerek Atatürk, gerekse tarih boyunca geleceği önceden görme yeteneğine sahip olan liderler, peygamberler ve bu yeteneğe sahip olan diğer kişiler bir çok felaketi çok önceden haber vermişler ve neler yapılması gerektiğini anlatmışlardır,” deyişindeki üzere Mustafa Kemal “peygamber”leştirilmiştir! “Put olmuştur”!

“Put”a el sürmek kolay değildir; hem de bu “milliyetçi bir kurucu/ kurtarıcı” mistifikasyon ise!

Bu bağlamda ‘Reel Atatürkçülük’ ile Türkiye’de yüksel(til)en milliyetçilik arasında bire bir bağ vardır...

Siz, "Global kapitalizmin alenen bozulmaya başladığı aşamada, şimdi, mikro-milliyetçi girişimlerin kısmi de olsa kalıcı başarılar sağlamaları artık imkânsızdır,”(Selçuk Salih Caydı, “Milliyetçiliği Güçlendirme Yolları!”, Radikal, 14 Şubat 2007, s.11.sanrılarını ciddiye almayın...)
Bir zamanlar Albert Einstein, “Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır ve kızamık çıkartan insanlığa tekabül eder,” demişti, bu doğru; ama milliyetçilik “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” koşullarında artık, insan(lık)ın kanserine denk düşmektedir...

Erik-Jan Zürcher’in, “Bugünler İttihat Terakki dönemini andırıyor,” dediği koşulların Türkiye’sinde sürekli galeyan hâlinde olan “milli duygu”ların neden ötürü, böylesine çûşa geldiği üzerine -defalarca- düşünülmeli; milli aidiyetlikle git gelli ilişkilerimizin farklı ruh hâllerine -resmi ideoloji çerçevesinde- kafa yorulmalı; ve de neden bu denli revaçta olduğunu kavramalıdırlar...

Bir an düşünün: “CHP ve MHP: İki lider de milliyetçiliklerinin Anayasa çizgisinde olduğunu belirtiyor. Bahçeli, partisinin kendi dışındaki ‘akımlarla ve oluşumlarla’ hiçbir benzerliği olmadığını özellikle vurguluyor. Ama ikisi de, Türklüğü ‘soy sop’ sorunu gibi gören ve ‘ölme öldürme’ konusu yapan yeminli ‘akım ve oluşumlar’a karşı alınması gereken önlemler üzerinde durmuyor. Bu konuda siyasi girişimler yapmıyorlar...”((Altan Öymen, “CHP ile MHP Milliyetçiliği”, Radikal, 17 Şubat 2007, s.9.)
Bu çok önemli bir veri değil mi? “Kerkük: Türkiye’nin iç sorunudur .(“Kerkük: Türkiye’nin İç Sorunu”, Cumhuriyet Strateji, Yıl:3, No:142, 19 Mart 2007, s.1.) denilen koordinatlarda CHP ile MHP arasında farkın, sadece “C” ile “M” harfleri olması bir tesadüf olmasa gerek...-devam edecek-

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
Эlgili Konular

Özgür Kürsü

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Ьretimi: 0.08 Saniye