Yağmur kokan soğuk bir kış gecesi dışarıda karanlığa yağarken, ben kararsız bir üşümenin sıcak tesellisindeyim. Her şey akıp gidiyor. Her şey hiçliğe doğru sürükleniyor. akıp da kaybolmayan tek şey akmanın kendisi. İlk hissettiğim soğuktu sonra yalnızlığın ayaz ellerinde cemre düşmüş bir ayrılığın umutsuz bekleyişi vardı. Sevgiler oyuncaktı ellerimde gerçek gibi görünüyor ama oynayınca kırılıyorlardı ve yalan olan gerçeğe gözyaşı döküyordum; dakikalarca, saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca susmayıp gözyaşımla doldurmaya çalışıyordum yalnızlığımı. Bir günahtım ben! suçum doğmaktı. Kabul edilmemiş bir gerçeğim ben, günah ile yıkanmışım. Sonra bırakmışlar beni, benim gibi günahkar çocukların yalnızlığına, her öpeni Anne, her koklayanı Baba sanmışım. Ağlamışım peşlerinden gitmesinler diye, ama onlarda gittiler.....
Hep bebeklik resimlerim olsun isterdim sımsıcak kucaklarda, anne baba şefkatinde dondurulmuş anlar isterdim, bayram gelince giyip yepyeni umutları saatlerin uyanmadığı anlarda Babamın elini maddiyat kokmayan bir sevgi ile öpmek isterdim. Anneme sarılıp yanaklarını öpüp “ Canim Annem!” demek isterdim, bu isteklerimde günlükten bozma kareli defterlerimin arasında kirlendi. Kısa ama uzun bir hikayedir, benim yaşadım sandığım hayat. Kısa çünkü; fark edişlerim büyümeden yalnızlığın ücra parklarında bir başıma bırakmış beni Ailem, bir sokağın yalnızlığına bırakmışlar. Yağmurlar büyütmüş beni, rüzgarlar saklamış beni nasırlı ellerin, bali kokan kötülüğünden. Uzun çünkü, yaşanmamış anları bile Kısa denilen bir ömre sığdırmışım (en azından ben öyle sanıyorum) acıları, bal sanıp hep o, badeden içmişim.
Bu çocuk ne zaman geldiğimi bilmiyorum. Tuhaftır ne zaman gideceğimi bile bilmiyorum. Su an uzandığım ranzadan dışarısı çok değişik görünüyor gözlerime. Yıllardır bu pencereden bıkıp uzanmadan her gece ışıkları birbir sönen evlere, yolun ortasında bulunan ve gece yarısı 01: 25 ‘de ışıkları sönen havuza, arabaların geçtiği yola bakıyorum. Ama her seferinde değişik bir duygu beni alışmanın bayağılığından çekip alıyor.
Belki alışmama nedenim hiçbir şeye sahip olamamam. Biliyorum ilk bakışta saçma geliyor ama anlatınca belki sizlerde hak vereceksiniz bana. Hiç oyuncağım olmadı benim. Hiç kendi kitabim olmadı. Giydiğim elbiseler bile insanların kendilerine yakıştıramadıkları giysilerden başka bir şey değil... Ama bilir misiniz, bu elbiseleri her giydiğimde benden önce giyinmiş olan kişinin hislerini de giyiniyorum. Ben olduğum yerde durduğum halde, bu elbiseler bana eski sahibi ile gittiği yerleri anlatır ve beni oralara götürür.
Oyuncakları ise şımartılmak ister. Saatlerce düşler tarlasında gezinmek ve tanıdığı dostu ile bir bütün olmak ister. Ama dedim ya burada bir oyuncakla ancak önceki sahibinin düşlerini dinliyorsunuz. Oynamaya vaktiniz bile olmuyor. Çünkü, o oyuncak sizi tanımıyor bile... Kitaplar ise daha hassas. Onları düz bir şekilde okumak yani sırf okumuş olmak için okumak, hem yazara, hem cümlelere, hem de anlamlara haksızlık oluyor. Sanki burada bizlere alışmamak öğretiliyor. Onun için ayni şeylere bakarken onda değişik anlamlar çıkartmak ve onlarla bir bütün olmak bize ya bilerek yada bilmeden verilen bir ayrıcalık...
Doksan yasına gelmiş bir insan düşünün. O kişi kendisinden sıkılır mı? O kişi kendisine alışkın değil aslında, O kişi yada daha doğrusu o insan, kendisini tanımaya çabalar. Peki insan bu tutum içindeyken, neden kendi dışında sandığı nesnelerden! Sıkılır ya da ona alışıp, ondan sıkılır? aslında alıştığımız şeyler, bizim tembelliklerimizdir. Alıştığımızı sandığımız şeyler bizim alışmak istemediklerimizdir. Ve alıştığımızı sandığımız şeyler bizim anlayamadıklarımızdır.
Şu an yarısına kadar açık olan perdeden içeriye gecenin sessizliği sızıyor. Bense başımı yasladığım yastıktan, sokağı izliyorum. Anlaşılan çocukluğumun “Ay dede”si gelmeyecek bu gece. Buraya ilk getirildiğim gün’ün gecesi ve ondan sonraki gecelerde, Ay dede hep bu pencereden içeriye sızıp bana masallar anlatırdı. Biliyor musunuz, insanda aslında bir tür Ay dede gibidir. Bir çok kişi görür onu, bir çok kişi fark eder onu ama sadece sayılabilecek kadar kişiler yakından tanır onu. Hep ondan ninniler dinlerdim. Simdi büyümeye başladığım için bana gelince, hep gördüklerini, deneyimlerini anlatıyor. Alışmamayı da ondan öğrendim. Sahip olma güdüsünün kötülüğünü de ondan öğrendim. Belki şu an başka bir pencereden sızmış, başka birisi ile konuşuyordur.
İnsan bir şeyden kaçarken ayrıntıları yitiriyor. Ama ayni zamanda yeni bir kavramla karşılaşıyor. Rüyaları hep kendimize özel zannediyoruz. Fakat, aslında rüyalar insanların geceden kaçıp, buluştukları o gizli dünyadır. Düşüncelerimizde var ettiğimiz o gezegendir. Rüyalarımızda hep sevdiklerimizle ya da sevmediklerimizle buluşmamız iste bu pişmanlıklarımız ve özlemlerimizdir. Rüyalarımız duygularımızın kesişme noktasıdır. Hep bir his; Bir duygu; Bir kişi; yada kişiler bizimledir Rüyalarımızda.
Hep alışamadığımız şeylere korkularımızla eslik ederiz. Hep o kaçışlarımız alışkanlıklarımızla süslüyoruz. Gece ve korku en şiddetli düşüncelerimiz değil midir? “Gece karanlık” deriz... ama güneşe bakarken simsiyah camlı güneş gözlüklerini de eksik etmeyiz. Gülünç ama gerçek.
İnsan kalabalığı; caddeler, sokaklar, alış-veriş merkezleri ve daha pek çok yerler. Buralarda da yalnız değil midir insan? Kalabalığın üyesi olmak demek, eylemde bulunmak için geçerli bir neden mi sizce? aslında o korktuğumuz karanlık nedir biliyor musunuz? O karanlık bizim kaçışlarımızı gizlediğimiz dolaptır. Kaçacak bir şeyi olmayan gece açan bir güldür.
Sessizliğe kulak verin, orada özlemleriniz yatar.
Cüzdanımda bir resim taşıyorum. Yüzü yok bu resmin. Kazımışlar yüzünü ama ifadesi hâlâ o kayıplıkta... Bir aksam onu gizlice sigara içtiğim ve inşaat ile bitişikteki çalılıklarda bulmuştum. Acaba kim ve neden o resmin yüzünü kazımıştı? Bunu asla öğrenemeyeceğim ama bildiğim bir şey varsa, derin bir acının resme damgasını vurduğudur.
Ve Yağmur...!
Toprak, ağaçlar, çiçekler, caddeler ve sokaklar ellerini havaya kaldırıp, bu asırlık dostu muhabbetle kucaklıyorlar. Cama usulca tıklayıp, beni de bu oyuna çağırıyorlar ama... Hiç yağmurlu bir gecede dışarıda gezdiniz mi? Ben bir kere ceza alacağımı bile bile, kaçmıştım. Gözlerinizi kapatın ve size usulca dokunan yağmura ve kulağınıza fısıldadığı şiire kulak verin. Sizi geldiği yere götürecektir Yağmur. Sizi rüzgardan kolları ile kucaklayıp, kendi kentine götürecektir. Doğa aslında insanin bedenidir. Orada benliğe bürünüp, bir bütün olursunuz. Her şey bir değil midir zaten?
Yalnızlık..!
Bu da bir korkudur bizler de... Ama bilir misiniz, her yalnızlık bir gerçeğin bize kollarını açmasıdır. Yalnızlık, insanlardan kaçışımız değil, insanları, hatta kendimizi anlama çabamızdır. Yalnızlık bizim ayrıntımızdır. Yeter ki anlamasını bilelim.
Hayat bir oyundur. Ya bulunduğunuz yerden izleyip, ondan dersler çıkartacaksınız. Ya da o oyunun içine girip, o oyuna bir şeyler katacaksınız. Ya başkalarının rollerini kendinize yakıştırırsınız, onların doğru zannettikleri uygulayacaksınız. Ya da kendinizi oynayıp, kendi yanlışlarınızla doğrularınıza yaklaşırsınız. Seçim sizin...
Yunus Bektaşoğlu