 |
|
Artan saldırılar ve birleşik karşı koyuş, örgütlenmenin aciliyeti

Ülke düzeyinde işçi ve emekçilere yönelik faşist saldırı
dalgası artarak sürüyor. Kitle mücadelesinin yeni çıkış aradığı,
özelleştirme saldırısına, Eğitim-Senin kapatılmasına, ve
reform adı altında bir dizi emekçilerin aleyhine jet hızıyla
çıkarılan gerici-faşist yasalara ve Kürt emekçilerine
yönelik kirli savaşın yeniden tesis edilmesi çabalarına
karşı işçilerin, emekçilerin ve Kürtlerin aynı kulvarda buluşarak, bu
saldırı dalgasına karşı birleşik mücadeleyi örüp büyütmek,
ve faşizmin ve sermayenin saldırılarına karşı top
yekün yanıt vermek tek seçenektir olarak öne çıkıyor. Dahası
gelişmeler faşizm ve sermayenin saldırılarını geri
püskürtmenin başka bir yolunun olmadığını ortaya koyuyor.
Faşizm ve sermayenin saldırı dalgası özelleştirme ve Kürt
özgürlük hareketini ezip dağıtmak amaçlı operasyonlarla sınırlı değil.
e sınırlı olmadığı-kalmadığı ise, emekçiler açısından bir sır
değil. Faşizm ve sermayenin saldırı ve yasakları hemen her
gün, her yerde; çok yönlü ve çeşitli biçimlerde yaşanıyor.
Erdoğan ve hükümeti, geçmiş tüm işbirlikçi tekelci sermaye
hükümetlerini de suçlayarak, bugüne kadar ve sermaye adına
“çözülmemiş sorunları çözecek güç ve cesarete sahip olduklarını”
kanıtlama çabasında. Dahası bunu, bir güç gösterisine de
dönüştürmeye çalışıyor. Böylece hem MGK diktatörlüğünün ve hem de
emperyalist ağa babalarının daha fazla desteğine mazhar oluyor.
Politik-askeri ve sosyal-iktisadi alandaki sertleşen uygulamalar
ve kapsamı genişletilen saldırılarla yalanlanmasına karşın,
işbirlikçi tekelci burjuvazi ve AKP hükümetinin demokratikleşme ve
özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesi üzerine iki yüzlü
propagandası devam ediyor. Erdoğan’ın Bush’un huzuruna
kabulünden, ve “stratejik işbirliği üzerine açıklamalardan
sonra, Amerikan işgal çetesi adına girişimler yoğunluk kazandı.
Bunun kaçınılmaz sonuçları içerde ve dışarıda “sertlik politikaları”nın
daha fazla öne çıkarılmasıdır. Son aylarda dozu giderek yükseltilen
saldırılar ve komşu ülkelere yönelik tehditvari açıklamalar bunu
gösteriyor. Türkiye’de kişi başına “gelir”, Avrupa’nın 25
ülkesinin en alt sıralarında olmasına, 16 milyon kişi yoksulluk;
ve milyonlarca emekçi açlık sınırında yaşamasına karşın silahlanmaya ek
kaynak ayırmak bunu gösteriyor. Kent sokaklarını polis kameralarıyla
donatmak, her tür muhalif hareketi kontrol ve baskı altında
tutmak üzere casus uyduları projelerine girişmek, komşu ülkelere
karşı Amerikancı gerginlik, şantaj ve şiddet politikalarını
güçlendirmek üzere milyar dolarlar ayırmak, işbirlikçi tekelci sermaye
ve hükümetinin yürüdüğü-yürüyeceği yolu gösteriyor. Kürtlerin
ulusal ve demokratik halk taleplerine, barış istemlerine
verilen karşılık, faşist şiddet ve inkar politikasının
yoğunlaştırılması ve kirli savaşın yeniden devreye
sokulmasıdır. Hükümet adına başbakan Erdoğan ve genelkurmay adına
ikinci başkan Başbuğ, bugüne kadar yapılanların yapılmaya devam
edileceğini açıklamışlardır. Uygulama da buna yöneliktir. Daha çok
devlete destek veren ve Kürt özgürlük hareketini elini kolunu
bağlayarak sisteme teslim olmasını dayatan bazı aydınların
aydınlarının yaptıkları “barış çağrısı”nın devlet ve hükümet
açısından muhatap PKK’dir denerek devletin inkar ve imha
politikalarına devam edeceklerini açıklamış olmaları Kürt
sorunun demir yumruk politikasına devam edileceğini gösteriyor.
Sermaye basını bazı aydınların Kürtleri teslimiyete çağıran
açıklamalarına bile tahammül göstermeyerek “Apoya af istemi”
olarak göstermeye çalışmaktan sakınca görmemişlerdir. “Silahların
bırakılması” üzerine sürdürülen burjuva propagandasının ikiyüzlülük ve
riyakarlıktan ibaret olduğu böylece bir kez daha görülmüştür. “Bölge”ye
‘askeri birlik kaydırma’ ve ‘askeri operasyonların alanını
genişletme’, halkın tepkisini silahlı askeri birliklerle
bastırma, “inkar ve yok sayma” temelli faşist şiddet
politikasında ısrarın sürdürüleceğini gösteriyor. Etrafı çevrilmiş
gerillaların, topluca katledilmeleri, devletin
“devletliği”ni gösterir bir diğer delildir. Ceza yasasındaki
değişiklikler, “özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesi”
üzerine söylenenlerin yalandan ve demagojiden ibaret kaldığını ortaya
koymuştur.
Sermaye sözcüleri “asgari ücretin yüksek olduğu” üzerine söylemi
sürdürüyorlar. Kıdem tazminatının tavan sınırının düşürülmesi, çalışma
süresi ve koşullarının kuralsızlaştırılması ve ücretler artırılmaksızın
çalışma süresinin uzatılması, haftalık iki gün olan resmi tatilin
bir güne indirilmesi vb yönündeki hazırlıklar devam ediyor. Sağlık ve
eğitim alanında yeni saldırı yasaları uygulamaya kondu. Eğitim-Sen’in
kapatılması yönündeki Yargıtay Kararı yürürlükten kaldırılmış değil.
Doktorlara “mecbur-i iskan” getirildi. Bütün bunlar, ve buraya
aktaramadığımız yığınla başka bir çok örnek, işbirlikçi
tekelci sermaye ve AKP hükümetinin “gidiş istikameti”ni gösterir
verileri oluşturuyor.
Yukarıda işaret edilen gerçekler, faşizm ve sermayenin top yekün
saldırısına karşı top yekün karşı koyuşun örgütlenmesini acil olarak
dayatıyor . İşçilerin ve emekçilerin birleşik mücadeleye örme ve
geliştirmeye ihtiyaçları daha bir artmıştır. Ama önünde bunu sağlamanın
geliştirmenin önünde de ciddi engeller olduğu da bir diğer
gerçektir. Böylesine etkin ve genel bir mücadele emekçi yığın
mücadelesi için sendika ağalarının sözde kalan destek
açıklamalarının darbelenerek aşılması birleşik eylem ve mücadele
birliğinin geliştirilmesi bakımından hayati bir önem arz ettiği
bir gerçektir. Ama bugüne kadarki pratik tutumları sendika ve
konfederasyonların başına çöreklenmiş sendika ağalarını bu yönde
işçiden ve emekçi yığınların istemlerinin karşılanması yönünde
bir yönelim için olduklarından söz etmek için neden yoktur.
Aksine onların, -tekil ve istisnai örnekler dışta tutulursa- faşizm
ve sermayenin işçi hareketi içindeki görevlileri gibi
çalıştıkları ve sendikaları işçilerin örgütlenme ve mücadele merkezleri
olmaktan çıkarma pratiği içinde oldukları bir gerçektir. Bu durumda da,
faşizm, sermaye ve hükümetinin saldırılarına karış birleşik bir
mücadele ve direnişin, öncü işçilerle bazı sendika
temsilcileri ve şube yöneticilerini de içine alacak, doğrudan
doğruya işçi-emekçi taban hareketine dayanarak ancak
gerçekleştirilebilir. Bunun için sorumluluğun en başta öncü
işçi ve emekçilerle devrimci örgütlerinin üzerinde olduğu açıktır.
Böylesi bir hareketin fabrika, işyeri, işletme, semt ve
kurumlardan başlayarak geliştirilebileceği gerçeğin öteki yanıdır.
Bu yapılabilir mi?Ülkede yaşananlar, bir “toplumsal
direniş”in sosyal dayanaklarının giderek daha görünür biçimde hareket
halinde olduklarını, kendilerine yönelik tehlikelerin daha fazla
arttığını gördüklerini ve bunu durdurmak istediklerini gösteriyor. SEKA
işçileri, hükümet saldırısına fiili olarak direndiler. Erdemir işçileri
“direneceklerini” söylüyorlar. Seydişehirliler Alüminyum işletmesinin
yaşamları için önemini daha iyi anlamaya başladılar. İşyerleri ve
fabrikalarının özelleştirmeler yoluyla uluslararası sermaye bağlantılı
tekellere peşkeş çekilmesini emekçiler “vatanın satılması” olarak
değerlendirirlerken, ‘bireysel çıkarlar’ ötesindeki gerçeklere işaret
etmiş oluyorlar. Eğitim ve sağlık emekçileri, sendikal-politik
taleplerle mücadeleyi yükseltme yönünde bir çaba içindeler. Kürt
emekçileri şehir merkezlerinde, operasyonlara ve faşist
saldırılara kaşı halk öfkesi, denebilir ki yeniden
sokaklara taştı. Panzerli polis birlikleri ve jandarma kuşatmasına
karşın, taleplerinde ısrarlı olarak kitlesel gösteriler
yapıyorlar.
Bütün bunlar, hala varlığını sürdüren olumsuzluklara ve ciddi
engellere karşın, hareketin birleşik mücadeleye doğru
geliştirilebilmesi için olanakların giderek arttığını gösteriyor.
Kuşkusuz, bu yönlü çalışma olmaksızın, bunun kendiliğinden
gerçekleşmeyeceği de bilinen bir diğer gerçektir. Onun içindir ki
devrimci bir çıkış için on misli yüz misli daha fazla çalışarak artan
faşist saldırı ve baskı dalgasına karşı emekçilerin birleşik
devrimci direnişini örmek ve yükseltmek gerekiyor.
|
|
| |
Ortalama Puan: 3 Toplam Oy: 2

|
|
|
|