DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
DÜNDEN BUGÜNE ULUSAL VE SÖMÜRGELER SORUNU VE KÜRT SORUNU
Analiz Polemik
Kürdistan, Osmanlı hakimiyeti altındayken, her hangi ciddi bir kapitalist gelişmeden bahsedilemez. Osmanlı imparatorluğu'nun yarı-sömürgeleşme sürecinde Avrupa kapitalizmine bağımlı gelişen kapitalistleşme sürecinde Kürdistan 'da da sınırlı bir kapitalist gelişme yaşanmıştır. Kürdistan'daki feodal parçalanmışlık, feodal iksadi yapının içsağlamlığı başlıbaşına kapitalist gelişmeyi frenleyen temel iç etken olmuştur. 1923'lerden sonra, yeni Türk devleti sınırları içinde gelişen ve gelişimi '30lu, '50’li yıllarda hızlanan kapitalizm, Kuzey Kürdistan'da da etkisini göstermiş ve giderek bir yandan zayıf bir ulusal kapitalizm, öte yandan da asıl olarak emperyalizme bağımlı işbirlikçi tekelci kapitalizm gelişmiş ve süreç içerisinde de egemen hale gelmiştir.
Kuzey Kürdistan'daki Türk egemen sınıflarının ulusal boyunduruğu. emperyalist ve yerli işbirlikçilerinin yoğun sömürüsü, iç dinamiklerine dayanan,üretici güçlerin özgürce gelişimini ifade eden bir kapitalizmin gelişimini engellemiş, bir Türkiye'nin Batısına göre çok daha cılız, çok daha dengesiz bir kapitalistleşme süreci ve derecesi yaşamasına yolaçarak, geri bıraktırmıştır

Bir de şöyle düşünelim:Eğer Kürt ulusu ve Kürdistan bölünüp parçalanmamış olsaydı, ulusal toprakları üzerinde ulusal birliğini koruyup ulusal devletini kursaydı, yabancı boyunduruğu olmasaydı ne olurdu?
Elbetteki, Kürdistan'daki kapitalistleşme süreci kendi içdinamikleri üzerinde özgürce gelişecek, gelişkin bir kapitalist ülke konumuna gelecekti.
Demek ki, Kuzey Kürdistan'ın geri kalmışlığının nedenlerini kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası ve yabancı ulusal boyunduruk oluşturmaktadır.Kapitalizmin dengesiz gelişme yasası ise ve bu dengesizliğin o kadar ilkel olmasının ve kapitalizmin azgelişmesinin nedeni üzerinde de  ulusal boyunduruk etki yapmaktadır.Çünkü Kuzey Kürdistan'ın yeraltı ve yerüstü zenginliği emperyalizm ve yerli işbirlikçiler tarafından yağmalandığından, emperyalizme bağımlı işbirlikçi tekelci kapitalizmin gereksinimlerine bağlanmış bir ekonomik gelişme süreci yaşandığından Kuzey Kürdistan'da sermaye birikimi ve zenginlik Kürdistan'dan Batıya akmakta, böylece bağımsız bir ekonomik gelişme engellenmektedir.

KÜRDİSTAN'DA TARIM, SANAYİ VE ENERJİNİN DURUMU VE EMPERYALİSTLERİN YATIRIMLARI
Daha önceki sayfalarda da vurguladığımız gibi, emperyalist tekellerin maliyeti yüksek yatırımlara fiili olarak yönelmediklerini görmekteyiz. Sermaye yatırımı yoluyla pazarı elinde tutmanın yanında emperyalist tekeller, yüksek faizle borç vererek, hammadde, ekipman, ara mallar ve patent hakkını elinde tutarak, işbirlikçi sermayenin iplerini sürekli olarak elinde tutmakta ve pazarı istediği biçimde yönlendirmede belirleyici bir rol oynamaktadır .Aynı zamanda emperyalist tekeller yüksek kar sağlayamadıkları alanlara fazla ilgi de göstermemektedirler. Devletten devlete borçlandırma yoluyla, devlet kapitalizminini de denetim altında tutarak kendisine göre şekillendiren emperyalist sermaye, pazarı denetlendiğinden dolayı, yine en büyük vurgunu , ihtiyacı olan malları ucuza kapatıp, ürettiği malları yüksek fiyata satarak, vurgununa vurgun katmaktadır.
 Demek oluyor ki, emperyalist sermaye % 10'luk bir güçle bile, pazarı denetim altında tutup, ekonomiyi istediği biçimde yönlendirebiliyor ve bölgelerarası uzmanlaşmayı kendi ihtiyaçlarına göre düzenleyebiliyor. Bu ister A bölgesi ve isterse B bölgesi için olsun, sermaye  için farkeden bir şey olmuyor. Çünkü emperyalist sermaye girdiği alanlarda yığınların durumunu, eğilimlerini vb.dikkate almaz. Onun temel felsefesi, daha çok kardır .O halde yüksek , kar getirecek olan sermayenin bu aynı çizgisini Türkiye-Kürdistan gerçekliğinde de görmekteyiz. Emperyalist Batı sermayesinin yatırımları 1960-1972 döneminde % 75 Marmara bölgesine olurken, tek başına yüzde  58'lik payla İstanbul ilk sıralarda yer alıyordu. Emperyalist firmaların merkezleri İstanbul'da.Konaklamanın yanında yabancı şirketler  İstanbul ve çevresini yatırım, kredi yoluyla borçlandırma merkezi yaptılar. Aynı zamanda yurtdışından getirilen malların % 75'i İstanbul ve çevresin-de tüketilirken, % 25'lik diğer bölümü Anadoluya aktarılmaktaydı. Yalnız sermayenin çekimserliği bakımından değil, ticaretin merkezileşmesi bakımından da istanbul ve çevresi ilk sırada geliyordu. Sanayi ve ticaretin merkezi Marmara olurken, diğer yerler buraya göre şekilleniyordu.
 Kürdistan ise tarım ve enerji ihtiyaçlarının giderildiği ve yatırımların buna göre şekillendiği bir alan oluyordu. Özel sektör ve emperyalist sermaye Kürdistan'a fazla ilgi duymuyordu. Nedeni ise açıktı, buralarda maliyet yüksek ve kar düşüktü. Bu bakımdan Kürdistan'a bir dönem sermaye yatıran emperyalist şirketlerde istediklerini bulamadıklarından kaçmaya başladılar. Emperyalist sermaye Kürdistan'a daha çok petrol ve maden alanında girdi ya da geçmişteki yatırımlarını bu yönüyle daha da güçlendirici oldu. 1950'lerden sonra Kürdistan'a ağırlıklı olarak devletin yatırım yaptığını ve ulaşım ve diğer alt yapı sorunlarının gelişimine bağlı olarak, Kürdistan'ın Batı'ya daha bir yakınlaştığı ve yarı-feodal, feodal yapının adım adım parçalanmasıyla kapitalist pazar ilişkilerinin hızla geliştiğini ve buna koşut olarak, Kürdistan'ın belirli alanlarında üretimde uzmanlaşmaya doğru bir gelişim yaşandığını görmekteyiz. Hammaddeyi yerinde işleme ve pazara yakınlığına bağlı olarak, Kürdistan'ın bir çok şehrine sanayinin götürüldüğünü görmekteyiz. Bunlar ağırlıklı olarak gıda, dokuma, petrol, maden ve enerji sektörlerinde yoğunlaşmıştır. Özel sermaye Kürdistan'a fazla ilgi göstermediğinden, yatırımları ağırlıklı olarak devlet yapmıştır. Emperyalist devlete yüksek faizle krediler vererek ve yatırımları yönlendirerek ipleri ellerinde tutmuştur ve görüngüde Türk burjuvazisi yaptırım yapıyor gibi görünse de, gerçekte Kürdistan pazarını da sömüren emperyalist tekellerin kendisi olmuştur. Çünkü Türkiye pazarı tamamen emperyalizmin denetiminde ve onun istemlerine yanıt verecek bir biçimde işlemektedir. Bugün faşist diktatörlüğün emperyalist devletlere 170 milyar doları aşan borcu bulunmaktadır.
Türkiye ekonomisi, bir yandan emperyalisı tekellerin yüksek faizli borçlarını ödeyemez bir duruma geldiği gibi, diğer yandan ise uluslararası tekellerin borç faizlerinin faizlerini hesaplayarak ödemelerin katlanması Türkiye ekonomisini daha geriye itici olmaktadır . Emperyalist devletlerin ekonomik güçlerinden Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlar, yarı-sömürge, yeni-sömürge ülkeleri borçlandırma yoluyla kendilerine bağlayarak, pazarı bütünüyle denetlemekıe ve yatırımları, verilen sermayenin nereye nasıl kullanılacağını daha başından kendisi belirlemektedir. En büyük işbirlikçi tekelci bile, emperyalist mali kuruluşlardan destek almadan, onların istemleri doğrultusunda hareket etmeden ayakta kalamıyor ve iflaslar birbiri sıra geliyor. Bazı işbirlikçi tekellerin iflas bayrağını çekip teslim olmaları, Türkiye burjuvazisinin ekonomik abartıldığı gibi kendi ayakları üzerinde yükselen b bir güce sahip olmadığını ve sömürüden elde edilen esas payı emperyalist tekellerin alıp götürdüğünü gösteriyor. Bugün sanayi, ticaret ve tarımda etkinlik gösteren işbirlikçi burjuvazinin hemen tümü şu ya da bu emperyalist tekelle işbirliği içinde ayakta kalmakta ya da devlet desteğiyle yaşamını sürdürmektedir. Demek ki, kendi ayakları üzerinde duran ve ekonomik olarak emperyalist tellerle yarışa girecek düzeyde güçlü bir işbirlikçi Türk burjuvazisi ülkemizde yoktur ve emperyalizm çağında da yeni sömürgelerde böyle bir burjuvazi yetişmez. Çünkü daha başından itibaren bu ülkelerde sanayi, ticaret emperyalist tekellerin eline düşmekte ve pazar bu güçlerin denetiminde, onların islemlerine göre biçimlenmektedir.
 Durum böyle olunca Kürdistan'da faaliyet yürüten ve yatırım yapan, Kürdistan'ın yeraltı-yerüstü zenginlik kaynaklarını yağmalayan -şöyle ya da böyle -ister direk yatırım yoluyla olsun ve ister kredi, borçlanma vb. yoluyla olsun, emperyalist tekellerdir. Pastadan en büyük payı sermaye ve mal ihracı vasıtasıyla emperyalist tekeller almaktadır. Bugün Kürdistan'da faaliyet yürüten işbirlikçi tekellere ya diğer  yatırım yapan kesimlere baktığımızda durum daha iyi anlaşılmaktadır.
Türkiye'de belli başlı maden işletmelerinin ana sermayesini emperyalistler ve devlet elinde bulundurmaktadır. Bu bakımdan Kürdistan'da maden işletmelerinin nbelli başlılarını ve işletmelerin stratejik düzeyde önemli olanlarını emperyalist tekeller ve devlet tekelleri elinde tutmaktadır. Hatta bazı madenlerin maliyetleri yüksek olduğundan ve yeterli kar sağlamadığından dolayı, bazı k emperyalist tekeller bu madenleri kapatmış ya da işletmesinden vaz geçmiştir. Bu durumda olan maden işletmelerini devlet olarak borçlanma pahasına işletme durumunda olmuştur Emperyalistler maliyeti yüksek olduğundan aynı madeni başka yarı-sömürgelerde elde etmek yoluna giderek, gerek Kürdistan ve gerekse de Batı'da bazı madenleri işletmekten vaz geçmiştirler .
Ergani bakır yatakları için, 1924'te devlet-Deutsche Bank ortaklığında 3 milyon sermayeli Ergani Bakır T.A.Ş kurulur ve bakır işletmelerinin yarısına Alman bankacı ortak olur. 1935'de Ergani'nin bakır madenlerindeki devletin ve özel şirketlerin  hisseleri Etibank'a devredilir. Etibank, emperyalist tekellerle içli-dışlı faaliyet yürüten ve daha çok maden alanında çalışan bir kuruluştur. 1951'lerde 95 bin tona kadar yükselen üretim, daha sonraları düşmüştür. Metal alanında kullanıldığından ve savaş sanayinin hammaddelerini oluşturan stratejik bir özelliğe sahip olan Krom madeni, devletin başından itibaren işletmeyi hedetlediği bir alandı. Elazığ-Güleman krom madenlerini işletebilmek için, Etibank kanalıyla yine emperyalist tekellerden kredi alındığı ve kromun ancak bu krediler sayesinde işletmeye açılabildiğini görmekteyiz. 8 Ocak 1940'da yapılan bir anlaşmayla, kromun tümünün İngiliz ve Fransızlara satılması kararlaştırılmıştır. 1942'de yapılan yeni bir anlaşmayla faşist Türk hükümeti Almanya'dan silah almayı ve karşılı- ğında krom vermeyi hedefliyordu. Elazığ-Güleman'da çıkarılan krom; İngiltere, Fransa ve Almanya'da işlenmiş silah olarak yüksek tekel fiyatlarıyla Türkiye gibi yarı-sömürge ülkelere ye- niden saulıyordu. Hem hammadde ucuza kapatılıyor ve hem de hammadde mamul hale getirilerek, tekel fiyatlanyla yarı-sömürgelerde fahiş fiyatla satılıyordu ve böylece madenlerde emperyalist tekellerin kayıtsız-şartsız egemenliği sürüyordu. İçte pazara dönük olarak ise, kömür üretiliyordu. Çok büyük kapasiteli olmasa da Cizre ve Şırnak'ta asfaltit ve kömür, Hekimhan'da demir cevheri ve kömür, Erzurum Aşkale'de ise linyit üretimi yapılıyordu.
Kürdistan'da daha çok enerjiye yatırım yapıldığını görmekteyiz. Batı sanayiinin enerji ihtiyacını giderme, Kürdistan'da hidro-elektrik santrellerinin kurulmasına bağlanmıştı. Hem Kürdistan'ın enerji ihtiyacı ve hem de Batı'da sanayinin ihtiyacı, devletin Kürdistan sularından daha fazla yararlanmasına yönelmeyi de beraberinde getirdi. Büyük ölçüde petrole bağımlı bir yapıya sahip olan Türkiye, doğal kaynakları kullanarak enerji üretimine uzun bir dönem fazla ilgi duymadı. Emperyalist tekeller fahiş fiyatlarla yarı-sömürgelere petrol sanıklarından dolayı, ülkelerin doğal kaynaklarına yönelmeye fazla ilgi göstermiyordu. 1954-60 yıllarında Keban Barajı ve Hidroelektrik santralı projesinin gündemleştiği yıllar oldu. Keban Barajı'nı 1959'da Dünya Bankası'na bağlı Uluslararası Kalkınma Örgütü (IDA) teknik desteği sağladı ve Amerika'nın Ebesco fırması ile işbirliği yapıldı. Fransız-İtalyan ortaklığı bir yabancı firmanın yapımını üstlendiği Keban Barajı, 1974'ün cari fiyatlarıyla 7 milyar liraya maloldu. Görüleceği gibi, Keban barajı'nın teknik yapımından tut, finansmanına ve malzemesine dek emperyalistlerin denetiminde ve ona bağlı yapıldığını görüyoruz. En küçük bir onarımda yine emperyalist tekellere bağlanmış ve onların desteğini alınmadan, Keban Barajı işler bir durumda olamıyor. Bu aynı dönemde devletin emperyalist tekellerden aldığı yüksek faizli kredilerle başka yerlerde de elektrik santrallerinin kurulduğunu görmekteyiz. Malatya-Kemek, Kars-Iğdır, Elazığ-Hazar 2, Mardin, Van-Ezil, Van-Erciş ve Erzurum- Tortum.
  Kapitalizmin gelişimine ve iç pazarı birbirine bağlamasına ve alt yapının inşaasına bağlı olarak, Kürdistan'ın da Batı'yla ve emperyalist pazarla adım adım bütünleştiğini görmekteyiz. Devletin yatırımların Kürdistan'ı kalkındırmak ya da geliştermek amacıyla yapmadığı bilinen bir gerçeklik. Ne ki, Kürdistan'a hangi amaçla olursun olsun yapılan yatırımın, Kürdistan'da . önemli değişiklikler yarattığı bilinen bir diğer olgudur .Kürdistan'a 1950'lerden sonra artan oranda devlet yatırımlarının artması, iç pazarı genişletmeyle el ele gitmiştir. Madencilikte, petrol aramalarında artış, hayvancılığa yatırım, elektrik santrallerinin kurulması, az da olsa sulama kanallarının yapılması, tarımda modern tekniğin kullanıma sokulması, hep 1950-60 ve daha sonrası yıllarda gerçekleşmiştir. Bu aynı durum İstanbul, İzmir, Adana, Bursa dışmdaki diğer bölgeler ya da alanlar için de geçerli olmuştur .Orta Anadolu'da, Karadeniz ve Trakya'da, Ege'nin bazı yörelerinde madencilik, tarım, hayvancılık ve gıda alanlanına yatırım ve teşvik, daha çok iç kapitalist pazann gelişimine bağlı  olarak gerçekleşmiş ve uzmanlaşma kapitalizmin bazı bölgeleri, hatta Kürdistan'da daha ileri sanayi yatınmlarıyla tanışmamış ve emperyalist-kapita1ist sermaye fazla ilgi duymayarak yönelmemiştir. Bugün nasıl ki Kürdistan ile Batı arasında büyük bir bölgesel farklılıklar yaşanıyorsa, bu aynı durum bir Mannara ile Trakya arasında, Çukurova ile İç ve Orta Anadolu arasında, Ege ili Karadeniz arasında da yaşanıyor. Peki Marmara Karadeniz'i sömürüyor diye, Karadeniz'i Marmara'nm sömürgesi olarak değerlendirebilirmiyiz? Ya da Orta Anadolu'yu Ege sömürüyor diye, Orta Anadolu Ege'nin sömürgesi olabilir mi? Hayır. Sömürünün görüldüğü her yerde hemen sömürgeciliği aramak, çağımızda emperyalist sömürgeciliğin ayırt ediciliğini anlayamamak ve bu alanda başarılı olamamak demektir. kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası, Türkiye gerçekliğinde de çarpıcı bir biçimde yaşanmaktadır. Konya tahıl ambarı iken, İzmir-İstanbul sanayi merkezleri olabiliyor. Demek ki, olayın özünü emperyalist-kapitalist sermayenin kendisinde aramak gerekiyor. Sermaye azami kar getireceği, bir koyup beş alacağı alanlara akar ve buralara yatırım yapmayı yeğler .Emperyalist sermaye ve işbirlikçi tekelci burjuvazi Niğde'ye, Yozgat'a, Nevşehir'e -buralarda Türkler yoğun olarak yaşamalarına rağmen yatırımlarını yönelmiyordu. Nedeni,pazara yakınlığı,  coğrafi durumu ve iklim koşulları uygun, alt yapı ve yan sanayi sorunları çözülmüş, ulaşım sorunu olmayan alanlara, Ege, Çukurova gibi alanlar dururken; alt yapı, ulaşım, pazar vb. gibi sorunları çözülmemiş bir alana (Karadeniz, İç ve Orta Anadolu gibi) sermayenin yönelmesini beklemek, kapitalizmden hiç bir şey anlamamak olur. Demek ki, sermayenin Kürdistan'a akmamasının temel nedeni, Kürdistan'da Kürt ulusunun yaşaması olayı değildir. Bu bir unsur olabilir, ama sermaye için temel unsur olamaz. O halde burada temel unsur olarak emperyalist sermayenin azami kar yapıp yapmaması olarak görmek gerekiyor .Kürt milliyetçi rüzgarlarından etkilenerek Kürdistan'm geri kalmışlığmı Türklük-Kürtlük sorunuyla aramak, hiç de bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır. Eğer durum, bazılarının iddia ettiği gibi olsaydı, bugün Kürdistan'da küçük ölçekli de olsa hiç bir sanayi tesisi olmaz ve feodalizm varlığını olduğu gibi korurdu.
 1950'lerden itibaren devlet, öncelikle alt yapıdan başlamak üzere Kürdistan'ın ürettiği malları yerinde işliyerek pazara sürebilecek küçük ölçekli bir çok tesis kurmuştur. Bunlar ağırlıklı olarak gıda, tarım, hayvancılık ve madencilik üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu tesisleri Kürdistan'a kurarken, faşist diktatörlük emperyalist mali kuruluşlara dayanmak ve onlardan kredi ve teknik satın almak zorunda kalmıştır. Türk egemen sınıflarının emperyalizme göbekten bağımlı olduklarını dikkate aldığımızda, Kürdistan'a yatırımları da emperyalist ağababalarından izinsiz yaptığı düşünülemez. Sorun doğrudan emperyalist tekellerin Kürdistan'a yatırım yapıp yapmaması olayı değil. Olay, Türkiye pazarını kimin yönlendirdiği ve kimin etkisi ve bağımlılığı altında olduğudur. Emperyalistler ikili anlaşmalar, uzun ve kısa vadeli kredilerle ve verdiği kredileri nasıl kullanacağını yönlerdirerek, kendi ihtiyaçlarına göre sermayeyi yatırıma sürerken ve hammaddeyi yüksek tekel fiyatlarıyla satarak ve üretilen ürünleri yine tekel ve egemenliği yoluyla ucuza kapatarak, Türkiye pazarını iliğine dek sömürmekte ve yoğurdun kaymağını alıp götürmektedir. İşbirlikçi tekellere ise kemikten biraz pay almak kalıyor.
Demek ki, Kürdistan pazarını da en ücra köşelerine kadar emperyalist tekeller sömürmektedir. Bu sömürü doğrudan yatırım biçiminde olduğu gibi, maden ve enerjide görüldüğü gibi; devlete, özel tekellere borç verme, kredi açma, patent hakkını satma, hammaddeyi yüksek fiyata satıp ve mamul maddeyi düşük fiyata alma biçiminde de olmaktadır .Zaten emperyalist tekeller yatırım yerine sermaye ihracını önde tutmaktadır ve krediler ve borçlandırma yoluyla pazarı daha sıkı denetim altına alarak, politik alanda da etkinliklerini sağlamaktadırlar.
Ayrıca Kürdistan'ın coğrafi ve iklim koşulları nedeniyle de, emperyalist ve yerli sermaye bu alana pek fazla bir ilgi de göstermemektedir. 1900'lerde Almanlar Diyarbakır, Siirt, Batrnan bölgelerinde zengin petrol yatakları olduğu tesbitine bağlı olarak buralardan demiryolu hattını geçirmeyi hedeflemişler, ama Musul-Kerkük'te daha nitelikli ve zengin petrol yataklarını bulmalarının ardından bu programlarından vaz geçmişlerdir. Çünkü, bu bölgede çıkarılacak petrolün işlenmesi, taşınması ve pazara çıkması, maliyeti oldukça yükselteceğinden dolayı, emperyalistlerin pek işine gelmeyerek, bu programlarından vaz geçmişlerdir. Ne zaman ki alt yapı sorunlarında önemli bir gelişme yaşanmış ondan sonra emperyalist petırol tekelleri Kürdistan'da petrol aramaya yönelmişlerdir. TPAO'nun yanında, Mobil ve Shell gibi emperyalist petrol tekelleri,Batman, Diyarbakır, Adıyaman'da petrol aramalarını yoğunlaştırıp, bu alanlarda petrol bularak üretime geçtiler. 1953'te Amerikan M. Persons şirketince yapılan Batman rafinerisi 1955'de deneme üretimine geçerek, Kürdistan'da tüketilen benzini ürettiği gibi, Kürdistan'da çalışan trenlerin ve şeker fabrikalarının yakıt ihtiyacını karşılıyordu. Rafinede işlenen asfalt ise, yeniden yol yapımında kullanılıyordu. 1970'lerden sonra TP AO'nun üretliği petrolde ise büyük bir düşüş gözleniyordu. Bunda TPAO'nun eskimiş teknikle çalışmasının ve teknolojisini yenileyememesinin önemli bir yeri olmuştur. Daha sonrasında TPAO'nun emperyalisı tekellerden aldığı yüksek faizli borçla teknolojiyi yenilemeye çalışmış, ama petrole bağımlılık Türkiye'de daha bir artış gösterererek sürmüştür.
Özel sektörün Kürdistan'a fazla ilgi duymaması, madencilik ve enerji alanında olduğu gibi, diğer bir çok alanda da devletin Kürdistan'a yatırım yapmasını zorunlu kılmıştır. Devlet buralara yatırım yaparken, bölgenin kaynaklarının girdi olarak kullanılmasına özel bir önem gösterdi. Diyarbakır'da üzümden rakı üretmek için içki fabrikası kuruldu. Elazığ'da üzümü işlemek amacıyla Buzbağ şarap fabrikası kuruldu. Yine Tekel, Bitlis sigara fabrikasını kurdu. Malatya'da da, çevresindeki tütünü işlemek amacıyla Malatya sigara fabrikası kuruldu. Yine bu dönemde Malatya'da bez ve iplik fabrikaları kuruldu. Tarımda ise Ceylanpınar çiftliği, Sultan suyu harasını kurup, modern tarımı ve hayvancılığı geliştirme hedefiyle örgütledi. Kars ve Erzurum'da hayvancılığı geliştirici düzenlemeler yaparak, ürünleri değerlendirmek için un fabrikaları ve pamuk vb. değerlendirmek için bez fabrikaları ve şeker pancarını işlemek için şeker fabrikaları örgütlendi. Bu bölgelerde küçük, 10 ya da 20 işçi çalıştıran tuğla ve tekstil fabrikaları özel sektörce örgütlendi. Van'da, Aşkale'de ve Elazığ'da çimento fabrikaları kurulurken, Elazığ ve Kars'ta et-balık kombinaları ve aynı zamanda hayvancılığı teşvik ve modern besicilik için bu illerde yem fabrikaları kuruldu.
Kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak, Kürdistan'da sanayi bitki ekiminde önemli gelişmeler yaşandı. 1960'lardan başlanarak Kürdistan ovalarında, Iğdır , Elbistan, Pazarcık, Ceylanpınar, Malatya, Muş, Erzincan, Erzurum, Cizre, Kızıltepe, Nusaybin, Bismil vb. gibi yerlerde pancar, tütün, pamuk üretiminin yaygınlaşurılıp, geliştirildiğini görmekteyiz. Bu ürünler tamamen pazar için yapılmakta ve ürünlerin.üretildiği alanlarda bölgenin kaynağını değerlendirmek amacıyla fabrikalar kurulmakladır. Bu aynı durum tarımda da yaşanmakladır.
KÜRDİSTAN'DA ŞEKER VE TÜTÜN İŞLEME FABRİKALARI:Tütün fabrikaları,Malatya,Adıyaman,Bitlis,Muş,Siirt-Kozluk toplam 5 adet;Şeker fabrikaları; Elazığ,Malatya,Erzincan,Erzurum,Muş,  olmak üzere beş adet.
Bu fabrikaların yanında Siirt ve Muş'ta Meyan kökü (sanayi bitkisi) işlemek üzere emperyalist tekellerle ortak Sırtaş adıyla iki fabrika kurulmuştu. Pamuk üretiminin yaygınlaşmasını bağlı olarak, üretilen pamuğun bir bölümünün bölgede işlenmesi hedefiyle Diyarbakır'da iplik fabrikaları, Malatya'da iplik ve tekstil, Adıyaman, Kızıltepe ve Van'da iplik fabrikaları kurulmuş, Amep'ıe iplik ve tekstıil fabrikaları birden fazla örgütlenmiştir. Modern tarımın gelişimine ve pazar için üretimin artışına bağlı olarak Kürdistan'da buğday ve arpanın bölgede işlenmesi hedefiyle un fabrikaları kurulmuştur.
KÜRDİSTAN'DA KURULAN UN FABRİKALARI :Diyarbakır 4 tane Gaziantep 15 tane, Elazığ 4 tane ,Malatya 4 tane ,Erzurum 5 tane ,Kars 4 tane, Van 4 tane,Muş 1 tane ,Siirt 1 tane olmak üzere TOPLAM 42 tane .Yine hayvansal üretimin kapitalist temelde gelişimine ve buradan besiciliğin teşvikine bağlı olarak, Kürdistan'ın bir çok il ve ilçelerinde hayvan beslenmesi ve ürünlerinin değerlendirilmesi hedefiyle fabrikalar kurulmuştur.
KÜRDİSTAN'DA KURULAN ET BALIK KOMBİNALARI: İLİN ADI -(Hatırlanacağı üzere Et BalıkKurumu özelleştirlerek kapısına kilit vurulmu,hayvancılık darbelenmiş ve et ithali yapılır konuma gelinmiş)Diyarbakır 1 tane ,Urfa 1 tane ,Mardin-Kızıltepe 1 tane (yapım halinde) ,Gaziantep 1 tane, Elazığ 1 tane, Erzurum 1 tane ,Kars 1 tane ,Erzincan 1 tane ( özel et kurumu) ,Ağrı 1 tane ,Van 1 tane ,Bitlis- Tatvan 1 tane ,Bingöl 1 tane (yapım halinde) Toplam 12 tane
Yine bölgede hayvansal üretimin teşvikiyle ilgili kurulan ve tamamen kapitalist pazarın ihtiyacına yöne
işleyen süt ve yem fabrikaları örgütlenmiştir.
KÜRDİSTAN'DA KURULAN SÜT VE YEM FABRİKALARI ;
Diyarbakır 1 tane süt,1 yem fabrikası ,Urfa-Siverek 1 tane süt, Urfa-Hilvan 1 yem fabrikası ,Mardin-Mazıdağı 1 tane süt,,Mardin-Kızıltepe 1 yem sanayi, Ağrı-Doğubeyazıt 1 yem sanayi ,Bitlis-Adilcevaz 1 tane süt,Bitlis- Tatvan 1 yem fabrikası ,Hakkari-Yüksekova 1 tane süt , Gaziantep -1 yem fabrikası (özel işletme),Adıyaman 1 tane süt , Elazığ 1 tane  yem fabrikası, Erzurum 1 tane yem fabrikası ,Kars ..2 tane süt (biri özel) ,),2 tane yem(biris özel), Van 1 tane süt,1 yem fabrikası, Muş 1 tane süt,1 yem fabrikası ,Bingöl 1 Süt ve Besi A.Ş 1 yem fabrikası ,Maraş 1 tanesüt,1 yem fabrikası TOPLAM süt adet 15 ve 15 adet yem fabrikası .
Demek oluyor ki; gıda, tekstil ve hayvancılıkta, kapitalizmin gelişimine bağlı ve pazarın ihtiyacına göre, Kürdistan'da önemli gelişme ve değişmelerin yaşandığını ve emperyalist-kapitalist merkezin pazar ilişkisini ve üretimde bölüşümü, yine Kürdistan'da ilk birikimi ticaret, tefecilik, toprak, kredicilik ve gayrı meşru (esrar, eroin, silah kaçakçılığı vb.) işlerden sağlayan ve emperyalist tekellerin ve işbirlikçi burjuvazinin mallarının pazarlanmasının temsilciliği görevlerini üstlenen Kürt burjuva ve toprak sahiplerinde önemli bir palazlanmanın yaşandığını ve bir çok büyük holdingin emperyalist pazarla bütünleşerek geliştiğini görmekteyiz. Bu holdingler- den bir bölümü çeşitli burjuva partilerinde elde ettikleri nüfuslarını kullanarak, daha hızlı palazlanmalarına ve Kürdistan'da edindikleri sermaye birikimini turizm, ticaret, sanayi, imalat, tekstil vb. alanlarda büyümek hedefiyle Batı'ya aktardıklarını ve emperyalist tekellerle direk yada endirek ilişki içine girerek, hızla holdingleştiklerini ve sermaye artıklarını büyütmede Kürdistan'ın pek uygun bulmadıkları ve bir çok yönüyle sanayiyi geliştirecek ve sermayeye sermaye katacak bir gelişkinlik düzeyinde olmadığından dolayı, Kürt burjuvaları ve toprak ağalarının birikimlerini Batı'ya ve Çukurova'ya kaydrrdıklarını ve oralarda hızla palazlandıklarını görüyoruz. Bugün sayılı holdingler arasmda sayılan Kürt kökenli bazı zenginleri sıralayacak olursak, durum daha iyi anlaşılır olacaktır.
Toprak Holding'in sahiplerinden Halis Toprak; kağıt, demir-döküm, inşaat, beyaz eşya, seramik, ilaç sektöründe dev bir holding olmuştur.Halis Toprak ilk birikimini Lice'de uyuşturucu ticaretinden sağlamış ve daha sonra Çukurova'da Paktaş tekstil fabrikasını satın almış, fabrika krize düşünce Sümerbank'a devredilmiştir. Ama Toprak Holding diğer alanlarda atılımmı sürdürerek, Türkiye'de ilk 100 holding arasına girebilmi ve ardından hortumlamayla  iflaz bayrağını çekmiş.
Tutkal piyasasının 3/4'ünü ve boya pazarmm % 15'ini denetimi altında tutan Polisan'ın patronu Necmettin Bitlis'te, ilk birikimini Kürdistan'da sağlayan holdinglerdendir. Bitlis Holding'in sahibi, Adıyaman ve Malatya'da mefruşatçılıkla ilgilendikten sonra İstanbu'a gelmiş ve bazı Rumların işyerlerini eline geçirerek zenginleşmiştir.
Utek Sport'un sahibi Kufrevi ailesi, Kürdistan'da sağladıkları canlı hayvan ticaretiyle büyümüştür. Bitlisli bir başka sermaye grubu Olcay oteller zincirinin sahibi Mahzar Olcay'dır.Olcay, Bitlis'ten gelip İstanbul'da hizmet sektöründe palazlanan sermaye gruplarındandır.
Gayrımenkul kralı Şehmuz ve Salih Tatlıcı'da, Diyarbakır'da kaçakçılıktan ilk birikimini sağlayarak İstanbul'a gelerek inşaat, gayrımenkul, turizm, gıda alanında bir çok şirketler kurarak zenginleşen ve kaçakçılık piyasasında hala söz sahibi olan sermaye gruplarmdandır.
Ankara'da müteahhitlik yapan Onur kardeşler de Diyarbakır kökenli. Bir dönem AP milletvekili seçilen Nuri Onur, nüfuzunu da kullanarak sermayesine sermaye katarak, sayılı inşaat müteahhitleri arasına giren bir diğer Kürdistan kökenli zengindir. Bir başka Diyarbakırlı sermaye grubu ve turizmde Özal'ın desteğiyle açılım yapan Ağa Ceylan'dır.
24 şirketin sahibi olan Emin Cankurtaran'da Malatya kökenli.Yine lüks inşaat sektöründe faaliyet yürüten mekan yataklarmm sahibi Metin Kaya Çağlayan da bir diğer Malatya kökenli sermaye grubu. Aynı zamanda ihracatın en parlak döneminde köşeyi dönen Süzer Holding'in sahibi Mustafa Süzer'de, yine Malatyalı olarak bilinir. Zeytinburnu Çimento'nun sahibi Mehmet Kurt, kuyemiş mağazaları zincirinin sahibi Çetin Palancı, Fax Textil'in sahibi Ali Oğuz Atalay, İpaş Textil'in sahibi Mehmet Çalık'ta Malatyalıdır.
Erzurum'dan da ünlü zenginler çıkar. 1988'in vergi rekormeni ünlü inşaat gruplarmdan Kukan'm sahibi Oğuz Gürsel Erzurumludur. Seramik ve emlak sektörünün bilinen isimlerinden Polat inşatın sahibi İbrahim Polat'ta Erzurumludur. Temizlik sektörünün önde gelen isimlerinden Evyap'ın sahibi Fikret Evyap'ta Erzurumludur.
Van kökenli sermayedarlar arasında Haznedar Tuğla'nın sahibi Yörükoğlu-Eren ailesini, Bosfor Turizmin sahibi Feyyaz Tokar'ı, Altay Menkul Kıymetler'in sahibi Dündar Altaylı'nın yanı sıra, Siirt kökenli İnci ailesinin 1977'de ticarete atılarak Doğusan isimli ithalat şirketi Japonya Honda temsilciliğini yaptğını belirtelim. –Devam edecek-

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Analiz Polemik

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.05 Saniye