DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
ÇIPLAK KIZ
Kültür Sanat
Ağarmış saçları,  soğuktan kızarmış yanaklarından avurtlarına kadar iniyor, hızla inip kalkan göğsüne eşlik ederek dağınıklığını koruyordu.  Bir yandan kahvaltı telaşı öte yandan yeni günün kaygıları. Kendi kendine mırıldandı:
 
Ah oğlum! Allah büyük.  Kurtulacağız bu daralan çemberden. Of Allah’ım ne kötü bir rüya gördüm, korkuyorum. . .  O da diğer abisi gibi yakalanırsa!? ne yaparım ben? nasıl yaşarım?Ah kurban olduğum Allah’ım şu kafirlerin gözünü köret de oğlumu kurtarabileyim, o daha küçük. Dayanamaz bunca işkenceye, bunca acıya, bunca alçaklığa.


Ölür o,  vallahide bil. . . Artık mırıltılarını kendiside duymuyordu.  
Konuşan, benliğinden sıyrılan ses miydi yoksa kalbinin vuruşları mıydı? Yaşlı kadının tedirginliği onu daha da sevecen yapmıştı. Küçük elâ gözleri parlaklığını yitirmiş, bir kaç gün içinde bulanık, çapaklı bir sarıya dönüşmüştü.  Kedi gözleri mor halkalar içinde iyice çukurlaşmış ve görme işlevini büyük ölçüde yitirmişti. Yaşlı ayakları ağır gövdesini taşıyamıyordu artık. Sık sık öksürük nöbetleriyle kesilen nefesi boyun damarlarını şişiriyor, bir kaç saniye içinde yüzünü kızıl bir çarşafa dönüştürüyordu. Son dönemlerdeki yaşam onun için çekilemez olmuştu. Her gün yeni bir mahalle,  yeni bir sokak çembere alınmaktaydı. Gazete alırken görmüştü aramalarda yapılan kıyımları. İnsanı insan olmaktan utandıran olayları. İnsanların maruz kaldığı davranışlar gözlerinin önünden gitmiyor,  yaşamını allak bullak ediyordu.
 
“Ya Allah” deyip kalkacakken gözleri duvar resimlerinde donakaldı. Titreyen ellerini gizlemeye çalışırken,  boğazını hıçkırıklar sardı. Yorgun kalbi hızla çarpıyor, zorlukla  nefes alıyordu.  Bir ara nefes alamaz olmuştu ki elleri boşlukta,  gözleri uzaklardaydı; “Gitti evimin direği gitti” diyerek yere yığıldı.  Delil,  bir an için annesinden gelen bu sesle oturduğu yerde kalakaldı.  Gözbebekleri büyümüştü pervasızca annesini soru yağmuruna tutmaya başladı:

-Ne oldu ana? Biri mi geldi?
-Ana söylesene ne oldu?
-Yade kurban leşkere hat,  leşkeré Romi hat.  
(Anan kurban asker geldi,  Rum askeri geldi. )
-Leşker?
(Asker?)
-Belé kurban leşker hat.  
(Evet kurban asker geldi)
 
Yaşlı kadın göğsündeki baskıya daha fazla dayanamamıştı. Gelen uzun boylu,  geniş omuzlu,  yüzlerine kara çalmış iki komandoya kilitlenen gözleri kararıp yere yığılmış,  elleri dizini döven sıkılı birer yumru olmuştu.
 
Kara eylül fırtınası Delil’in bütün benliğini sarmıştı.  Durmadan titriyor,  ne yapacağına karar veremiyordu. Dağınık düşler ardı sıra aklını yokluyor, kayıtsız kalmasına neden oluyordu.  Bir yanda annesi,  öte yanda köşede sırıtan bir kaç not.  Heyecanla ellerini notlara uzattı. Ufak notlardan oluşan bir kaç kağıt parçasını birer birer hızla çiğneyip küçük parçalar halinde ufalayarak,  duvardaki deliklere tıkıştırdı. O an kapıya koşamamanın bütün ezikliğini ve kaçınılmaz çaresizliğini yaşıyordu. Saat sabahın on biriydi, saatin ritminde kısa bir duraklama ve sessizlik. Kapıda iki çift gözün belirmesiyle az önceki bütün sorular cevaplanmıştı. Gözler Delil’e kenetlenmiş sessizliğe ayak uyduruyordu. Dışarı çıktı. Gururluydu. Kollarına yapışan ellere bakarak; “İşkencenin şerbetini bu ellerle içeceğim” diye düşündü. Birden bin yıllık esareti ve yılgıyı duyumsadı.  Med’lerden günümüze uzanan bir asırlık korku duvarını,  kürdün değişmeyen düşkünlüğünü. . .  Fırtınalardan sonra hep gebe kalınışını.  Herne Peş Marşı’nı mırıldanarak,  içten içe derin bir nefesten sonra alayla baktı çevresine. Bu bakışları kara gözlü tombul subayın gözünden kaçmamıştı.   

Tombul subayın kara gözlerinde sevinç vardı.  Ağına yeni kurbanlar takılmıştı. Aylardır il il,  kasaba kasaba,  dere tepe demeden dolaşarak avlıyordu körpecik bedenleri.
 
Avladıkça iştahı kabarıyordu.  Yeter ki avladığı insan Kürt olsun.  Onun gözünde terörist olup olmamasının  önemi yoktu.  Onun için her Kürt bir av,  her av ayrı bir intikamdı.  Var gücüyle bir yumruk savurdu.  Onu arkasındaki erler izledi.  Hep sinsi  bir yılan  gibi yaklaşırdı,  bu defa da  öyle yaptı.  Sadist duyguları bilgisizliğiyle pekişmişti.  Vurdukça içindeki kahkaha tufanı yükseliyor,  alacağı pirime bayrak sallıyordu.  

Delil art arda  gelen darbelerle dengesini yitirdi.  Sersemleyip yere yığıldı.  Yüreğindeki sövgüleri  kusamadığından,  kan içindeki dudaklarını kemiriyordu.  Karanlıklar içinde kaybolan ışığı arayan gözleri,  şahinden kaçan beyaz güvercini görmekteydi.  Gökyüzünün berrak teniyle birleşen güvercin,  yorgun süzülüyordu.  Kanatları kan içindeydi.  Kavga kızıştıkça  dengesini biraz daha yitiriyordu.  Her şeye rağmen şahine inatla saldırıyordu.  Korku barikatının yıkılışı sergilendi gözlerinde.  O,  bu tablonun bir parçası olmalıydı.  Bütün gücünü harcayarak doğrulmaya çalıştı, küçümseyici bir tebessümle çevresindekilere baktı ve öfkeli  sloganlar savurdu.  Bu sloganlar erlerin yüzünde derin izler bırakmış olacaktı ki,  emir beklemeden saldırdılar Delil’e.  Bir kaç dipçik darbesi ile bir külçe gibi yığılıp kaldı.  Yarılmış dudaklarından sızan kan,  toprağı  renklendiriyordu.  O renkler ki,   kürdün direniş çizgisini simgeliyordu.  Kürdün yazgısını değiştiren,  günümüze yön veren ve her  rengi ayrı birer öykü olan çizgiler. . .

Bütün mahalleliyi evin önündeki boş alana toplamışlardı. Genç,  yaşlı,  çoluk çocuk,  olanları korkuyla izliyordu.  Büyükler onun yerinde olmadıkları için sevinirken,  çocuklar dehşet veren bir oyun malzemesi görmekteydiler.  Onlar için çelik çomak ve evcilik oyunu yoktu.  Eskiden kolcu, kaçakçı oyununu oynarken,  şimdi öğrenciyle polisi,  devrimciyle askeri oynuyorlardı.  Yakalanan her devrimci nasıl direnmek ve onurunu korumak zorundaysa,  oyun içinde yakalanan çocuklar polis olan çocuklara karşı direnmek zorundaydı.  Belki de o çocuklar  yıkacaklardı  karanlık duvarları.  Çünkü onların hiç oyuncakları olmamıştı tahta silahlarından başka.  Şimdi bu çocuklar masum ve korku dolu gözlerle olanları izlerlerken,  daha küçük olanlar annelerinin eteklerine yapışmış hıçkırıklarla ağlıyordu.  Yaşça  biraz daha büyük olanlarsa olayları kavramaya,  kavrarken de yorumlamaya çalışmaktaydı.  Yaşlı kadınlardan biri dayanamayarak atıldı:

-Allah’tan korkun! Öyle yapacağınıza kafasına bir kurşun sıksanız daha iyi!
Bir diğeri:
-Diğerleri gibi öldürecekler.
Kadınların en yaşlısı:
-He vallahi bacım bunlarda Allah korkusu yok! Tövbe estağfurullah,  şey Allah’ta yok ki,  olsa şimdi bunları taş yapardı.   Bilmem ne istiyorlar anam?

Kalabalıktan yükselen Kürtçe sözler erleri iyice azdırdı.  Bu defa ağzı salyalı kudurmuş köpekler gibi masum kalabalığa saldırdılar. Kısa bir süre sonra sokaklar boşaldı, kapı aralıklarından izlendi sonrası.

Delil, kan çanağına dönmüş gözlerini aralayarak annesini aradı. Annesi görünürlerde yoktu. Annesini ararken çıplak bir kız bedeniyle karşılaştı.
 
Sırtını kerpiç duvara dayamış,  yırtık bir havluyla vücudunu gizlemeye çalışıyordu. Köpük içindeki kınalı saçları ve hırpalanmış vücudu çamur içindeydi. Utanç ve dehşetin sardığı yüzü anlamsız görünüyordu.  Kömür karası gözleri uzun kirpiklerinin ardına gizlenmiş,  tek bir noktaya odaklanmıştı. Umutsuz hıçkırıklar  içinde dökülen yaşlar,  buğday  teninden  ayak  bileklerine  kadar  iniyordu.
 
Umutsuzluk bütün varlığını sarmıştı.  Hıçkırıklarının izin verdiği ölçüde bağırıyordu:

-Ben Kürt değilim! Ben Arap’ım,  beni bırakın!

Uzun boyu iki büklüm, kan kırmızı yanakları su damlalarıyla renk renk idi. Duyular alt üst,  gelecekten ümitsiz,  başına daha nelerin geleceğinden habersiz,  tükenmiş ve korku dolu bir bekleyiş ufaltıyordu her şeyini. Artık damgalanmıştı.  Onca askerin  önüne çırılçıplak çıkarılmıştı.  Namusu iki paralık olmuştu.
 
Belki  de geri kalmış beyinler bir kahpe gibi yüzüne bakıp sırıtacaklardı.  Birde gözaltına alınırsa. . . ? Artık ölüm bile kurtuluşu olamazdı.  Utanç içindeki yaşam ona cehennemi aratacaktı belki de.  Gözbebeklerinde ki ışık,  ayak parmaklarındaki desenli kınada sönüyordu.  Delil utanç içinde kıvranıyor,  tutsaklığın böylesine lanetler okuyordu.  Kızın bütün utancı ona sinmiş gibiydi.  12 Eylül karalığına kapattı gözlerini.  Çıplak kız Meryem Ana gibi,  bütün masumiyetiyle gözbebeklerini ve beyin hücrelerini harmanladı Delil’in. Delice bir acıma ve ufkunu daraltan feodal yalnızlık. Adım başı onu izleyen yalnızlık. . .

Karanlık ve uzun yolun ilk molasında,  askeri kışlanın yıkık,  eski banyosunda,  haykırışlar havarlara,  havarlar kadın çığlıklarına karışıyordu. .  

Metin Çiyayi
 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
 
PHP-Nuke
Sayfa Ьretimi: 0.08 Saniye