DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
Anayasa tartışmaları ve devrimci tutum
Analiz Polemik
Ülkemiz yakın politik tarihi dönemi boyunca hiç değişmeyen tartışma konularından biriside anayasa sorunu olagelmiştir. Elbette bu yalnızca tartışma konusu olarak değil ama, sınıfların eyleminin gündemindeki bir sorun olması bakımından, politik koşullara göre öz ve biçim değişse de, daima politik gündemde özel bir yer tutmuştur. Örneğin 1960-70 arası dönemde ilerici aydınların, gençliğin ve işçi sınıfının mücadelesinde 61 anayasasının uygulanması talepli eylemler, baskılar önemli bir yer tutmuştur. Ama aynı zamanda, bu 61 anayasasının karşısında egemen sınıfların ezici çoğunluğu, Türkiye'ye uygun düşmediği, bu elbisenin daraltılması gerektiğine ilişkin talepler, eleştiriler, mücadeleler ve girişimler de artarak sürmüştür.Keza 1971 askeri faşist darbesiyle, 1961 anayasasında egemen sınıfların istekleri doğrultusunda bazı önemli değişiklikler yapılır. Daha sonra 12 Eylül faşist askeri darbesi ve onun eseri olan 82 anayasası gelir. Bu dipten doruğa faşist ve gerici öğelerle bezenmiş olan halk düşmanı 82 anayasası hala yürürlükte kalmaya devam ediyor. 1960-70 dönemiyle kıyaslanacak olursa burada durum bir ölçüde tersine dönmüş, 82 anayasasına karşı yargıtay başkanı burjuva düzen partilerine ve ilerici aydın ve partilerden bazı devrimci akımların katılımına dek uzanan ve çok değişik renklerde 82 anayasasının değiştirilmesi yönlü "demokratik anayasa", "sivil anayasa" vb. adları altında anayasa tartışmaları gündeme getirilmiştir.
 Bilindiği üzere Türkiye tarihinde bir de cumhuriyet öncesi Osmanlı dönemi var. Osmanlı döneminde bir anayasa mücadelesi, bir meşrutiyet mücadelesi de söz konusudur. 1876'da 1. Meşrutiyet girişimi var. 1. Meşrutiyet bir nevi anayasal monarşiden anayasal bir krallığa geçiş girişimiydi. Feodal dönemin üst yapısı olan feodal aristokrasinin padişahlık biçimindeki diktatörlükten cumhuriyete doğru geçiş, burjuva devlete doğru politik geçiş anlamında reformcu nitelikte bir girişimdi. Keza 1908 Jöntürk devrimi ve 2. Meşrutiyeti'nde bir anayasa mücadelesi, devleti modernleştirerek, toplumun üst yapı kurumlarından başlayarak burjuvalaştırılması girişimi olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Üzerinde devrimci mücadele yürüttüğümüz topraklar ve devlet sınırları, anayasal sorunlara yabancı değil. Yaklaşık 125 yıllık bir tarihi var bu mücadelenin. Bu uzun tarih feodal dönemin devlet yapısının tasfiye edilmesi, burjuva devlete ve burjuva topluma geçişini kapsıyor.
  Tarih, açıkça anayasa veya anayasa değişikliği talebini gündeme getirenin esas olarak burjuvazi olduğunu gösteriyor. Ama bu 125 yıllık süreçte ne cumhuriyet döneminde, ne Osmanlı döneminde burjuva demokratik bir devlete, burjuva demokratik bir düzene ulaşılamadığını, geçilemediğini görürüz. Haliyle anayasa tartışmalarının yeniden önem kazanılmasında devrimci mücadele bakımından üç önemli nedeni sayabiliriz. Birinci olarak, 12 Eylül yenilgisi ve bunun yaratmış olduğu tahribatın devrimci hareketin saflarında tasfiyecilik olarak ortaya çıkması, yasal mücadeleyi esas alan akımların örgütlenme ve mücadele çizgilerini burjuva demokrasisi zeminine oturtmaları, işçi ve emekçi kesimler adına demokrasi, bağımsızlık, özgürlük vb. taleplerle anayasal mücadeleyi stratejilerinin odağına koymaları; ikincisi, devrimci saflarda bulunan bazı akımların anayasal bir mücadele çizgisi geliştirmeye yönelmeleri ve bu yönlü değişik örgüt modellerini pratiğe sürme çabası içine yönelerek, reformizme kapıyı aralaması; üçüncü olarak, Kürt özgürlük mücadelesinin gelişen durumda sağa savrularak "demokratik bir devlet için demokratik anayasa" çizgisine oturarak "anayasal çözümde" konaklamasıdır.Elbette tüm bu güçlere ilerici, aydın, sendikacı ve değişik toplumsal kesimlerin de katılması, burjuvazinin kendi özel ihtiyaçlarının yanıtlanması hedefiyle gündemleştirilen "anayasa" tartışmalarının, devrimci ve emekçi yığın hareketi üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yapacağını ortaya koyuyor. Buradan olarak, anayasa talepli mücadeleyi merkeze oturtarak burjuvazinin istediği platformda mücadele etme tutumu içine yönelen devrimci akımları ve emekçi yığınları uyarmak ve doğru devrimci politikalar etrafında savaşımı ileri taşımak bakımından, anayasa tartışmalarında devrimci perspektifin ortaya konması aciliyet ve büyük önem taşıyor. Basit ve yüzeysel yanaşımlardan kurtularak tasfiyeci dalgaya karşı devrimci bir mevzide durmak bakımından, anayasa talebinin ele alınması ve devrimci çözümlemelerin ortaya konması gerekiyor.
 Anayasa nedir ve hangi ihtiyaçları yanıtlar
 Anayasa tartışmaları ve değişik sınıf ve kesimlerin bundan neyi amaçladıklarını anlayabilmek için öncelikle anayasanın ne olduğunu, kapsam ve içeriğinin neleri kapsadığının aydınlatılması gerekiyor. Bilindiği üzere anayasa salt sözlük anlamı bakımından "elde edilmiş ve güvence altına alınmış kazanımların tescil edilmesi ve yasalarla pekiştirilmesidir." (Stalin Eserler C. 14 S. 93)
  Demek ki anayasa, diğer tüm yasaların kaynak noktası, diğer tüm yasaların meşrutiyetinin hukuki zemini anlamına gelir. Yani ceza yasasından sendikalar yasasına, siyasi partiler yasasından vergi yasasına vb. bütün yasaların anayasal dayanağı olması, anayasal bir hukuka dayanması gerekiyor. Aynı zamanda diğer yasaların anayasadan kaynaklanması, onun yönlendirici olduğu anlamına geliyor. Sosyalist, kapitalist ya da faşist her hangi bir anayasa incelendiğinde karşımıza üç eksen etrafında ilke ve kurallar sistematiğinin çıktığını görürüz.
Birincisi; her anayasa kaçınılmaz olarak bir toplum düzenini öngörür. Yani o toplumda bulunan sınıflar, bu sınıflar arasındaki ilişkilerin nasıl olacağı, bu sınıflar ve kesimler arasındaki ilişkiler hangi ilke ve normlara göre yürütülecek, hangi çerçeve içerisinde bu sınıflar birbirleriyle ilişkilerini sürdürecekler. Yani birincisi toplumsal ve sosyal boyutudur.İkincisi, her anayasa kaçınılmaz olarak bir ekonomik düzeni tanımlar, kabul eder. Burjuvazinin anayasaları kapitalizmi temel alıyorum demezler, yinede burjuva anayasaları ekonomik ilişkiler için söylediği ve bütün ekonomik yaşamın özünü ifade eden bir görüşü vardır. Çünkü her anayasa üzerine oturduğu toplumsal ekonomiyi tanımlamak, kendi varlığını orada bulmak, onun hukuki ifadesi olarak aynı zamanda onun varlığının devamının bir güvencesi olmak zorundadır. Bu çok değişik şekillerde örneğin ticaret özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü, bankalarla ilgili hükümler, örneğin lokavt, grev vb. ile ilgili hükümler.
  Burada zaten bir toplumsal ve ekonomik düzen kabul edilmiştir. Yalnızca "reddedilmiş" olan bir sınıfın bir diğer sınıf üzerindeki diktatörlüğüdür ki, bu da burjuvazinin diktatörlüğü, egemenliği üzerine örtülmüş ideolojik bir kılıf, bir şaldır. Burjuvazi iki yüzlüdür.
 İşçi sınıfı ve sömürülen yığınlardan korktuğu için egemenliğini gizleme gereği duyar.Üçüncü olarak, her anayasa pratik bir düzen (resim) öngörür. Hem devletin temel yapısını ( kuruluş prensiplerini koyar ), hem de devletin örgütleniş ve işlerinin yürütülmesinin şeklini dolayısıyla da devlet kurumlarının hak ve görevlerini, yetkilerini, sorumluluklarını, bunların karşılıklı ilişkilerini, devletle yurtaşlar arasındaki ilişkileri (hak ve görevler) tanımlar, hukuki bir çerçeveye oturtur. Her anayasada az çok gelişmiş ya da gelişmemiş bir şekilde bunları bulabiliriz.
 Devletin politik düzeni derken burada bir ayrım yapmış oluruz aslında. Bundan önce her anayasa öncelikle siyasal ve sınıfsal iktidar sorununu çözer. Toplumda süre giden sınıf mücadelesinin ulaştığı aşamada sınıflar arası kuvvet ilişkilerine dayalı olarak devleti tanımlar. Kimin iktidar, iktidarı ve devleti kimin adına kullanmaktadır, kimin iktidarının sürekliliğinin güvencesidir? Bu nedenle anayasalar devletin temel yapısını tanımlarlar.Dahası devletler sınıf karekterleri itibarıyla bir süreklilik içerisinde devam ederken, örgütlenişinde ve siyasal düzeninde değişiklikler meydana gelebilir. Tıpkı Türkiye'de cumhuriyetin devam etmesi, ama 1961 anayasası çerçevesinde devletin siyasal yönetiminde değişiklik olması gibi, ya da tıpkı beşli generallerin darbe yaparak 82 anayasasıyla devletin politik yönetiminde değişiklikler gerçekleştirmesi gibi, burada bir ayrım vardır. Devletin temel yapısı iktidarın hangi sınıfta olduğu, sınıfın özü, içeriği ve sınıf iktidarı olarak varlığı ve devamıyla ilgilidir. Bu belirli siyasal ve tarihsel koşullar altında devletin örgütlenmesini, değişik kurumlar arasındaki ilişkileri, yetkilerin, görevlerin ve sorumlulukların dağılımını vb. kapsar. Bu genel çerçevede özel bir yer tutan "düzen" kavramına dikkat göstermek gerekiyor. Burada düzen kavramı geniş anlamda ekonomik, siyasal ve toplumsal anlamda kullanıldığı unutulmasın.
Aksi halde, burjuva düzen partilerinin de güncel anlamda kullanmış olduğu hükümet, anayasanın bazı maddeleri ya da ekonomik alanda bazı değişiklikleri ifade etmesi anlamında daralttıkları biçimde anlaşılırsa yanlışlara düşmek kaçınılmaz olur.Bütün bunlardan sonra genel olarak anayasa talebinin ne anlama geldiği sorusuna yanıt arayalım. Her hangi bir durumda, yerde ve dönemde anayasa talebi ne anlama gelir, bunun doğru anlaşılması gerekiyor. Öncelikle bilinmelidir ki anayasa talebi, somut tek bir talebe indirgenemez. Anayasa bir dizi temel hak ve temel talebin çözümünü kapsar.
Örneğin memurlar grev ve toplu sözleşmeli sendika hakkı istiyor, Kürt ulusu özgürlük istiyor, öğrenci gençlik parasız ve demokratik eğitim hakkı istiyor. Bütün bu talepler hem somut ve hem de temel taleplerdir. Ama yine de tek bir sorunun temel bir sorunun, çözülmesi üzerine kurulmamıştır. Peki bu durumda anayasa talebinin kapsamı neder?Yukarıda kapsamını çizdiğimiz anayasa talebi dikkate alınırsa görülecektir ki bu kapsamlı bir programdır. Hangi sınıfsal içerikte olursa olsun, hedefleri nasıl olursa olsun, gerçekleştirme biçimi ne olursa olsun, anayasa talebi eşittir program "talebi"dir. Herhangi bir talepten tek tek, somut, güncel ya da temel taleplerden ayrı olarak bir programdır. Burjuvaziden de kaynaklansa, devrimci gruplardan da kaynaklansa, proletarya ve emekçiler için de bu bir program sorunudur. Sorunu bu merkezden kavramak gerekiyor. Dolayısıyla da her program gibi ekonomik, koplumsal, politik bir düzen öngörür. Bir sınıfın iktidarını öngörür. Bir sınıfın iktidarının devrilmesiyle ve onun iktidarının hangi koşullar altında, nasıl, hangi biçimde örgütlenerek süreceğiyle ve ekonomik koşuluyla ilgilidir.Anayasa tartışmaları şimdi moda oldu.
Hemen her siyasi parti ve oluşumun, sivil, demokratik, özgürlükçü vb. adı altında anayasa talebi ve önerisi var. ÖDP'den BDP'e, EMEP'ten İHD'ye ve SP çevresine kadar bir çok parti ve akım anayasa modasına uymada geç kalmadılar. Komünistler ve tutarlı devrimcilerin bu modaya uymak zorunda oldukları söylenemez. Anti-emperyalist demokratik devrim ve sosyalist devrim programlarımızı uygulayacak politik koşulların ( ki bu devrimin zaferi demektir) oluştuğu koşullar altında programımıza denk düşen bir anayasa yapacağız dersek, bunda hiç bir sakınca, hemen hemen hiç bir sakınca yoktur. Çünkü bir programdır sonuçta bizim önerdiğimiz. O zaman şöyle bir sorunla karşı karşıya geliyoruz: Madem anaya konusu bir program konusudur ve madem bir anti-emperyalist demokratik devrim ve ssoyalist devrim programımızın propagandasını yapıyoruz, bunlardan ayrı ve farklı olarak bugün anayasa talebinin anlamı nedir? Güncel durumda ileri sürülen anayasa talepli mücadelelerin doğru ber çözümlemesi için bu soru üzerinde özenle durulmalı, sorun bu sorundan başlayarak kavranmalıdır.


Güncel Mücadele Stratejik Amaca Bağlı Ele Alındığında Devrimci Rolünü OynarNetçe vurgulanması gerekiyor ki, anti-emperyalist demokratik devrim programının güçlü bir şekilde propagandasını yapmak ve bütün politik çalışmaları, toplumda meydana gelen, açığa çıkan bütün talepleri tek tek, parça parça yada kesimsel bütün parçaları devrim programına bağlamak, bu programın gerçekleştirilmesi uğruna mücadele yoluna kanalize etmek zorundayız. Bu bizim derimci görevimiz ve reformcularla temel bir ayrım çizgimizdir.Buradan hareketle şu soruyu soracağız; böyle bir program varken bugünkü siyasal koşullar altında bir de anayasa talebinin ileri sürülmesinin anlamı nedir? İçeriği ve biçimi ne olursa olsun, program konusunun bir propaganda talebi olmaktan çıkartılıp, bir ajitasyon ve eyelem talebi haline dönüştürülmeye başlaması demektir bu. Yani, uygun siyasal koşullar oluşturulmuştur, uygun kuvvet ilişkileri oluşturulmuştur, artık propaganda talebi olmaktan çıkmıştır, propagandamız somut devrimci eylemin konusu ve gündemi haline gelmiştir. Veya aynı anlamda olmak üzere artık sorunun çözümü yığınların devrimci eyleminin gündemine gelmiştir demektir.
 Talebin bir propaganda talebi olmaktan çıkarılıp bir ajitasyon talebi düzeyine yükseltilmesinin anlamı da budur.Burada güncel ya da kısmi talepler için mücadeleye yaklaşımımıza bir kez daha kısaca özetlemekte yarar olduğunu düşünüyoruz. Somut ve güncel talepler uğruna mücadele kapitalizm koşulları altında burjuvazinin egemenliğini zayıflatmak, burjuva cephede gedikler açmak, bölünme ve parçalanmalar yaratmak ve emekçilerin kapitalizm koşullarına dayanma gücünü, direncini arttırmak için zorunludur. Somut talepler uğruna mücadele parça ya da kısmi talepler ya da reform talepleri uğruna mücadele diye de tanımlanabilir.
Eğer komünist ve devrimci örgütler yığınların her somut taleplerini anlayarak formüle etme ve bu talepleri elde etemek için mücadeleyi örgütlemezlerse, ilgisiz kalırlarsa kaçınılmaz olarak politik bakımdan hareketsiz ve kuyrukçu duruma yuvarlanacaklardır. Hem geniş yığınlarda kopuk olurlar ve hem de hareketsizlik ve duyarsızlık başlar. Güncel ve kısmi haklar için mücadelede komünistleri burjuva demokratlarında, liberal ve her türlü oportünistlerden ayıran temel nokta, bu taleplerle devrimci programımız arasındaki, bu taleplerle temel amaçalarımız arasındaki, sosyalizm arasındaki amacımız arasındaki ilişkinin kurulması ve görülmesidir. Aynı zamanda, bu taleplerin formüle edilmesini, taleplerin ne zaman ve nasıl değiştirileceğini olduğu gibi, nasıl ilerlenileceğine dair politik öngörü ve ustalığıda kapsar.Keza güncel ve kısmi mücadeleyi ihmal ederseniz birinci tehlike yığınlardan kopuş ve tecrit olmak olacaktır. Somut talepler uğruna mücadelenin ihmali ya da küçümsenmesi hatasına düşürülürse, yığın savaşımına gözler kapanır, ilgisiz kalınır ve politik bakımdan hareketsizliğe sürüklenilerek geniş yığınların devrimci savaşıma sunularak kendi öz politik deneyleriyle gerçekleri kavramaları ve onları devrimci bir ordu olarak komünist örgütün etrafında toparlayarak hazırlık görevlerini yerine getirmenin olanaklı olmayacağı ve kitleler içinde büyümenin sağlanarak marjinalliğin aşılması olanaksızlaşır.Bu alanda görevlerin yerine geritilmediği durumda kapıyı çalacak ikinci tehlike ise; genel ve temel talepler uğuruna mücadelenin, somut talepleri uğuruna mücadeleninin yerine geçirilmesi ya da ikame edilmesidir. Geçirilebilir mi, ne zaman geçer, zamanında geçmezse ne olur?
 Temel talepler şunları kapsar; iktidarın burjuvaziden alınması, burjuvazi ya da egemen sınıfları veya faşizmi devirmek için mücadeleye katılmış sınıfların eyleme geçmesi, yani faşist diktatörlüğün devrilmesi, emperyalizme bağımlılık ilişkilerinin tasfiye edilmesi, Kürt sorununun ve toprak sorununun çözümü gibi taleplerdir temel talepler dediğimiz. Belirli bir devrimci sürecin halledebileceği, ancak toplumdaki ana devrimci güçler harekete geçtikleri zaman çözebilecekleri sorunlardır bunlar. Dolayısıyla bunlar bizim için baştan itibaren propaganda taleplerimiz olarak mücadelemizin genel doğrultusunu, hazırlığımızın yönünü gösteren ve yöneten talepler olarak değer kazanırlar. ABD ya da İsrail'le TC devleti arasında, güncel yeni bir askeri anlaşma yapıldığı koşullarda, bu anlaşmayı önlemek için somut siyasal bir kampanya yürütebiliriz. Ya da Kosova'ya asker gönderme, Irak halklarının üzerine bomba yağdırmayı sürdürüyorsa, bütün bunların emperyalist Yeni Dünya Düzeni'nin bir tezahürü olduğunu düşünerek karşı çıkarız. Burada somut talep, güncel olan talep budur. Ama "kahrolsun emperyalizm" sloganını her zaman genel ve geçer olan bu sloganı somutun yerine geçirdiğimiz zaman, güncel ihtiyacı yanıtlayamamış, güncel, somut, genel ve temel olanı koymuş oluruz. Burada yine yığınlarla buluşmamızın imkanı olamaz.Peki temel talepler hep geleceğin sorunu mudur? Sürekli geleceğin sorunu olarak mı kalırlar? Hayır, temel talepler kitlelerin eyleminin gündemine girdiği zaman, güncel ve somut politik sorunlar haline gelirler.
  Tıpkı bugün Kürt ulusal sorununda olduğu gibi. Biz bütün yıllar boyunca Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme -ayrı devlet kurma- hakkını talep ettik. Devrimci akımların hemen tümüde Kürdistan değerlendirmeleri ne olursa olsun, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkını -laftada olsa savundular-  kabul ediyor ve savunuyordu. Bu süreçte Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı bir propaganda sloganı işlevi yapıyordu. Neki bu durum 1984'te PKK'nin özgürlük atılımından sonra, hareketin gelişip boyutlanmasıyla birlikte Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme sorunu, Kürt halkının eyleminin gündemine girdi. Bu durumda geleceğin sorunu olmaktan çıktı, devrimci eylemin bir sorunu, çözümü gündeme girmiş bir sorun haline geldi.
 Demek ki, temel talepler onun çözümüne yönelik toplumsal kuvvetler harekete geçtiğinde artık güncel siyasal bir sorun haline gelirler. Onların çözümü gündeme girer. Peki nasıl gelmiştir gündeme? Kürdistan'da durum devrimciydi. Bir devrimci başkaldırı patlak vermişti. Kürt özgürlük mücadelesi bu sorunu çözmek üzere başlamıştır zaten, örneğin 1977-78 yıllarında Kürt ulusal sorununun referandumu güncelleştirmek nesnel olarak reformist ve aynı zamanda, şövenizme güç verecek bir talepken, 1984 atılımından sonra Kürtlerin yeniden uyanarak ayağa dikildiği koşullarda, yeni ulusal uyanışın kitlesel boyut kazandığı ve korku zincirinin kırıldığı koşullarda referandum talebi bazı ek unsurlarla (işgal ordularının çekilmesi, propaganda, ajitasyon, örgütlenme ve eylem özgürlüğünün sağlanmısı vb. Kürt halkının gerçek özgür iradesini beyan edebileceği koşulların sağlanmısı) birleşirse referandum sloganı Kürt halkının nasıl bir çözüm istediğini açığa çıkarma ve dolayısıyla da çözüm yolunda ilerlemek için -son olarak Doğu Timor buna örnektir- çok önemli bir adım atmanın aracı olabilir.Demek ki politik koşullar yığınların bilinç ve örgütlülük düzeyleri bakımından o günle bugün arasında önemli farklılıklar ortaya çıkarmış ve derinleşmiştir. Sorunu helledebilecek toplumsal güçlerin uyanış, örgütlülük ve eylemliliğindeki değişme ve gelişme talepleri de güncelleşmeyi koşullayıcı olmuştur.
  Dün ayağa kalkan ve özgürlük için yaşamını ortaya koyan bir Kürt özgürlük mücadelesi yoktu ama bugün bu vardır.Demek ki, devrimci politika canımızın istediği bir zaman ve durumda temel taleplerin güncel taleplermiş gibi ajitasyon ve eylem sloganı haline getirilmesine izin vermez. Durum devrimci değilse, çok genel bir ifadeyle devrimci atılım dönemine girmemişseniz, temel taleplerimiz halen propaganda olarak kalmaya devam ederler. Böyle bir durumda -güçler ilişkisi bakımından- temel taleplerimizi hemen gerçekleştirebilecek şeylermiş gibi ileri sürdürdüğümüz ölçüde sizinle düzen arasında, sizinle egemen sınıflar arasında kaçınılmaz olarak aynı hatta buluşmak kaçınılmaz olacaktır.Dahası talep biçimsel olarak devrimci olmaya devam eder, fakat pratik ve içeriksel olarak adım adım da olsa reformizmin değirmenine su taşımaya, liberal reformist mevzilere doğru götürmeye başlar. Dolayısıyla burada özen gösterilmesi gereken birinci nokta ya da devrimci politikanın gerekleri açısından özen gösterilmesi gereken şey, temel taleplerin ne zaman güncel talepler haline geleceğini, ne zaman eylem taleplerine dönüşeceğini doğru zamanda belirleme yeteneği göstermektir. Bunun belirleyici kriteri, sözkonusu taleplerin yığınların eyleminin gündemine girip, girmediğidir. Yığınların eyleminin gündemine girmişse bu talepler siyasal bir nitelik kazanmıştır.
 Ama yığınların devrimci eyleminin gündemine girmemişse, bu taleplerin çözümü "hala" "yarının" bir sorunudur, çözecek kuvvetler oluşmadığı için. Öncü bakımından ise propaganda talepleri olarak son derece önemli ve değerlidirler.Örneğin, devrimci bir hükümetin kurulması sorunu, bazı kendi çalıp, kendi oynayan akımların yaptığı gibi, her hangi bir dönemde ortaya atılamaz. Devrimci bir iktidar en azından karşı-devrim ve karşı-devrimci iktidarın parçalanması sürecinde, devrimin ilerleyişinin belirli bir aşamasında gündeme gelir. Programımızda devrimci bir iktidar talebi zaten vardır. Peki bu koşullar yokken, devrimci iktidar ya da hükümet öneriniz ne olur? Bütün değerlendirmeniz ne olursa olsun, içeriği itibarıylada, biçimi itibarıylada siz bir devrimci lafazan haline düşersiniz ve bu devrimci hükümet talebiniz açısından eninde sonunda, kaçınılmaz olarak sizi, burjuvaziyle, burjuvazinin değişik kesimleriyle uzlaşmaya doğru çekmeye başlar ya da güncel devrimci görevlerden kaçışla sonuçlanır.
  Demek ki, durumu olduğundan devrimci görerek, yaşam bulması olanaksız politikalar ileri sürmek yanlızca içeriği kof bir radikalizm, yalnızca devrimci lafazanlık değil, aynı zamanda güncel devrimci görevlerden kaçıştır. Keskin sloganlarla üzeri kapatılmış, yığınlardan koparak kuyrukçu bir düzeye düşmenin pasifist politikasıdır. Bu bakımdan kısmi güncel taleplerle, stratejik devrim ve sosyalizm amaçlarının sağlamca birleştirilmesi ve bu zeminde devrimci politikanın geliştirilmesi gerekiyor. Tersi "sağ" ve "sol" sapmalara yol açarak devrimci savaşımımıza zarar vereceği ortada duran gerçekliktir. Somut durumun somut tahlili üzerinde yükselen politikalar devrimin önünü açıcı rolünü oynamış ve oynayabilir de.

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Analiz Polemik

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.09 Saniye