DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
TARİH ÇARPITILIĞIYLA ERMENİ SOYKIRIMI GİZLENEMEZ
Haberler
1915’de başlayıp 1922’ye kadar süren Ermeni Soykırımı gerçeği TC devletince kabul edilmeyerek adeta Osmanlı İmparatorluğunun devamcısı olduklaırnı sıklıkla dile getirmekten geri durmuyorlar. Ne zaman ki Ermeni soykırımıyla yüzleşmek gündeme gelse,  TC devleti suçlu yüzünü gizlemek için, saldırgan bir tutum almaktan geri kalmadı.  
2001 4 Mart’ta Ermeni Soykırım' tasarısı  ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nde 22'ye karşı 23 oyla kabul edildi. Ve  TC devleti ve burjuva düzen partileri dört bir yandan ayağa kalktı, AKP hükümeti ve burjuva düzen partileri kararı kınadı ve Washington Büyükelçisi Namık Tan istişare için geri çağrıldı. Bütün bu tepkiler TC devletinin Ermeni Soykırımı gerçeğini görmezden gelme ve inkar etme politikasına hizmet etmediği gibi, yaşanmış ve verilerle ortada duran gerçeği de  gizlemeyecektir. Peki TC devleti ve burjuva düzen partilerinin  Ermeni Soykırımını gizleme, görmezden gelme, tarih çarpıtıcılığı yapma çabaları yaşanmış ve tarihe Ermeni Soykırımı olarak düşmüş olan 1915-22 Ermeni soykırımı gerçeği gizlemeye yetti mi? Elbette hayır. Gerçekleir birkez daha tarih sayfalarına bakarak okumak gerekiyor.
ERMENİ SOYKIRIMI VE NEDENLERİ ?
Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalist pazarla bütünleşme süreci imparatorluğun her yerinde aynı hızda ve yoğunlukta olmasa da özellikle kıyı kesimlerinde bir ticari sermaye birikimine sebep oldu. Yeni oluşan ticaret sermayesinde çok uluslu imparatorluğun gayri Müslim unsurları (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler) önemli bir ağırlık kazandılar. Diğer taraftan bu bütünleşme, toprak alanında da büyük yapısal değişikliklere sebep oldu. Artan tarımsal ürün talebine bağlı olarak büyük toprak sahipleri topraklarını genişletme çabasına girdiler. 1856 Arazi Kanunnamesiyle kısmi de olsa özel mülkiyet hakkı kazanan büyük toprak sahipleri, özellikle XIX. yüzyılın sonlarına gelirken kendini savunamayacak durumda olan küçük köylülüğün topraklarını pek çok farklı yol izleyerek ele geçirmeye başladılar. Büyük Kürt toprak sahipleri 20 yıl içinde Ermeni köylülerin büyük bir kısmının topraklarına el koydu ( Özellikle Hamidiye Alaylarının kendilerine verdiği ayrıcalıkları kullanarak). Ama bu saldırının tek mağduru Ermeniler değildi. Kendini savunamayan Kürt köylüleri de Ermeni kardeşleriyle aynı kaderi paylaştı.
Toprak sorununun Ermeni meselesinin doğru kavranmasında yakıcı bir öneme sahip olduğunu belirterek Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalizmle olan ilişkisine geçelim.
“1870-1920 yılları arasında sahibi olduğu toprakların ve hâkimiyet alanlarının yüzde 85’ini, nüfusunun yüzde 75’ini kaybeden Osmanlı İmparatorluğu” (Tarihi Araştırmalar ve Dokümantasyon Merkezleri Kurma ve Geliştirme Vakfı, Otoman Archives, Yıldız Collection, The Armenian Question, 1. Cilt, s.XII, İstanbul 1989. Aktaran: Taner Akçam, Ermeni Tabusu Aralanırken Diyalogtan Başka Çözüm Var Mı?, İstanbul, 2002, s.74.) adım adım çöküşe yaklaşıyordu. Fakat bu süreç içinde sahip olduğu devasa topraklar ve stratejik konumu sebebiyle, hiç bir emperyalist devletin imparatorluğun tamamının bir diğerinin eline geçmesine göz yumamayacağı bir noktada duruyordu. Güçlü bir devlet geleneğinin etkisinin yanı sıra, bu hassas denge, toprak kaybı olmasına rağmen devletin varlığını sürdürebilmesine izin veriyordu. Eski hâkim sınıf bir yandan denge politikalarıyla devletin varlığını sürdürmeye çalışırken, bir yandan iç düzenlemelerle çöküşten kurtulmanın yollarını arıyordu. Ama sömürgecilik yarışından bir pay çıkarma ümidini de kaybetmiyordu. Emperyalistler dünyayı kana bulayacak bir paylaşım savaşına doğru hızla ilerlerken, imparatorluk üzerinde rekabet daha çok ulusal kurtuluş hareketlerinden yararlanarak kendilerine bağlı parçalar koparma şeklinde cereyan ediyordu. Özellikle XX. yüzyılın başlarında Ermeni ulusçuluğunun İngiliz ve Rus emperyalizmi tarafından teşvik edilmesi ve bunlara rakip Alman emperyalizminin de bastırılması yönündeki müdahaleleri hesaba katılmadan, Ermeni meselesinin doğru bir tahlilini yapmak mümkün olmayacaktır.


Osmanlı’da yaşayan gayrimüslim uluslar içinde imparatorluğa bağlılıklarıyla “Millet-i Sadıka” unvanıyla nitelendirilen Ermenilere, ilk demokratik haklar 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında imzalanan Berlin anlaşmasıyla verilmişti, ve yasal düzenlemelerle reformları içeriyordu. Ancak herhangi bir zorlayıcılığı yoktu ve kâğıt üstünde kalmıştı. Bunun ispatı da, Abdülhamit’in Kürt aşiretlerinden devşirdiği Hamidiye Alaylarının 1894-97 arasında gerçekleştirdiği katliamlardı. Anlaşmada reformları izleyeceği belirtilen İngiltere, Rusya gibi güçlerin katliamlar karşısında seyirci kalmaları iktidarın elini güçlendirmiş ve daha sonra yaşanacaklar için cesaretlendirmiş oldu.
Hamidiye Alayları Sultan Abdülhamit’in hem Rusya tehlikesine karşı Doğu sınırını güvence altına almak, hem de gitgide daha da politikleşen Ermenileri kontrol altında tutmak için geliştirdiği formüldü. Vergiden muaf olma gibi pek çok ayrıcalık vaat ederek yanına çektiği büyük Kürt toprak sahipleri ile varılan bir anlaşmanın sonucuydu. Bunun önemli bir diğer amacı da, merkezkaç kuvvetleri durdurmak ve böylece devletin mutlakıyetçi niteliğini güçlendirmekti. Alaylara dahil olmanın verdiği ayrıcalıklarla büyük Kürt toprak sahipleri, özellikle Ermenilerin ama aynı zamanda kendini savunamayan küçük aşiretler ve küçük Kürt köylülerinin topraklarına da el koymaya başlamış ve gelişen muhalefeti acımasızca bastırmıştı.
1908’de, Avrupa’daki ulusçuluk akımından etkilenen ve anayasal reform vaadinde bulunan Jön Türklerin öncülüğündeki devrimle Abdülhamit tahttan indirildi, ancak politikası baki kaldı. 1908 Jön Türk burjuva devrimiyle başlayan süreçte, Jön Türklerden biçimlenen İttihat ve Terakki Fırkası ile (ilkokuldan beri bize “Ermeni çeteleri” diye öğretilen) yasal parti statüsüne geçen Ermeni örgütleri Hınçak ve Taşnak arasında iyi bir ilişki vardı ve bu partilerle İttihat ve Terakki, 1908 ve 1912 seçimlerine ortak bir platformda girmişlerdi. 1908 devrimi Ermeniler tarafından coşkuyla karşılandı ve son yirmi yıldır topraksızlaştırılan Ermeni köylüleri topraklarını geri alma talebiyle eylemler düzenlemeye başladılar. Bu süreçte toprakları ellerinden alınan Kürt yoksulları da bazı yerlerde toprak ağalarına baş kaldırıyordu.
Böylece toprak sorunu gündeme geldi. Yeni rejim ilk elden Hamidiye Alaylarını dağıtmış ve soruşturmalar başlatmıştı, ancak birkaç ay içinde büyük toprak sahipleriyle anlaştı ve düzenlemeler kağıt üstünde kaldı. Bundan sonra İttihat kadrosu -1913’ten sonra hepten resmi bir cereyan hâline gelecek olan- saldırgan bir Türk ulusalcılığına evrilmeye başlamıştır. Hatta 1909 Adana ayaklanmasıyla yaşanan katliamda, İttihatçıların, katliamın hemen öncesinde gazeteleriyle ve organize ettiği Müslüman toplantılarıyla gerçekleştirdiği provokasyon, dönemin tahkikat komisyonunda kayıtlara geçmiştir. Ayaklanma sonrası İngiliz konsolosunun arabuluculuk önerisiyle silah bırakmayı kabul eden Ermenileri, ordu, halk ve çetelerin gerçekleştirdiği bir kıyım bekliyordu. Adana yakınlarında demirleyen Avrupa donanmalarının seyirciliğinde gerçekleşen katliam, 1915’te başlayacak olan katliamın yerel bir provası, son derece kristalize ve korkunç bir habercisiydi.
İttihat ve Terakki Fırkasının 1913’te, bir darbeyle hükümetteki Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı indirip, zaten politikalarında söz sahibi olduğu iktidarı tamamen aldığı süreçte, Balkanlardaki Slav halkları da Balkan savaşlarıyla kendi kaderlerini kendi ellerine alıyorlardı. Ancak imparatorluğun Avrupa’daki topraklarını ve tebaasını büyük ölçüde yitirmesi, İttihat’ta ve milliyetçi Türklerde elindekileri kaybetme duygusu ve panik yaratıyor, azınlıklara ve gayrimüslim tebaaya karşı şovenizmi güçlendiriyordu. Her katliam ve yağmada gözlendiği gibi, gayrimüslim tebaanın elindeki mal varlığı ve toprak bu şovenizmi ve kin duygusunu kamçılayan bir nedendi. Böyle bir zamanda reform taleplerini dillendirmeye kalkan Ermeni toplumu temsilcileri ve milletvekilleri, Rusya’nın yardımıyla, 8 Şubat 1914’te bir reform anlaşmasını elde etmeyi başardılar. Ancak bu dayatmaya boyun eğmek zorunda kalan İttihatçı liderlerden tehditler ve uyarılar da beraberinde geldi. İmparatorluğun içinde bulunduğu koşullarda bu tehditlerin gerçekleştirilmesine ihtimal vermeyen Ermeni liderlerin tahmin edemediği, Birinci Emperyalist Savaş’ın bu niyet için son derece elverişli bir zemin yaratacağı idi.
1914’te Birinci Emperyalist Savaş başladığında, imparatorluğun kaybettiği toprakları ve gücü yeniden kazanmak, partinin ideologlarından Ziya Gökalp’ın derin katkılarıyla biçimlenen “büyük Turan” hayallerinin de etkisiyle Orta Asya’ya yayılmak için bir fırsat olarak gören İttihat hükümeti, savaştan Almanya’nın galip çıkacağını düşünüyordu. Aynı yılın Ağustos ayında Osmanlı karasularına giren iki Alman savaş gemisinin satın alındığı ilan edildi ve ardından Rusya limanları bombalanarak Almanya yanında bu paylaşım savaşına girildi. Savaştan önce milli iktisat politikalarıyla gelişmekte olan Türk burjuvazisine özellikle ticaret sermayesinde Ermeni ve Rum hâkim sınıflarına karşı mevzi kazandırmayı hedefleyen siyasi iktidar, savaştan önce ve savaşın ilk aylarında planını uygulamaya başlamıştı.
Teşkilâtı Mahsusa’nın şeflerinden olan Eşref Kuşçubaşı sadece 1914 içinde ve harbin ilk aylarında “Ege mıntıkasında ve bilhassa sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan.... Rum-Ermeni nüfus(un)”, sürülen miktarının 1.115.000 olduğunu söylemektedir. (Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbinde Teşkilât-ı Mahsusa, s.6) Kuşçubaşı’nın anılarından ayrıntılı aktarmalar yapan Celal Bayar da tek tek şehirlere ilişkin bazı sayılar verir. Bunların toplamı yukarıdaki toplam sayıyı vermektedir. (Celal Bayar, Ben de Yazdım, Cilt 5, s.1576.)
Türkçülük akımıyla beslenip donanmış hükümetin, savaşın yaratacağı ortamı, süre giden ve içinde bulunulan koşullar dolayısıyla nefretle katlanılan Ermeni sorununu kökünden çözmek için bir fırsat olarak gördüğü de kuşku götürmez. Nitekim gelişmeler bunu doğrular nitelikteydi. Savaşa girilmesinden beş hafta önce 20-45 yaş, sonra genişletilerek 15-60 yaş arasındaki tüm Ermeni erkeklerin silahsızlandırılıp askere alınması, aynı zamanda askere alınmayan Müslümanlardan milis birlikleri oluşturulması, İttihatçı hükümetin Ermeni meselesinde savaşı nasıl algıladığını ortaya koyuyordu.
Bu aşamada devreye giren Teşkilât-ı Mahsusa katliamda ayrı bir öneme sahiptir. Kökü daha gerilere dayanmakla birlikte, bilinen işlevi bağlamında Savaş Bakanı Enver’in inisiyatifinde kurulan ve devşirdiği çetelerle birlikte kadro sayısı 30 bine varan örgütün resmi misyonu “Milli gaye ve mefkurelerini ve devlet bünyesinde fikir, vahdet ve insicamını teminle vazifeli olarak kurulduğu” şeklinde açıklanmıştı. ( Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbinde Teşkilât-ı Mahsusa, s.39.)
Başka bir deyişle, örgüt Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın da desteğiyle İtilaf devletlerine, içerideki ayrılıkçı ve milliyetçi akımlara karşı faaliyet yürütmek ve Panİslâmizm-Pantürkizm ideallerine uygun olarak, Orta Asya’daki Rusya Türklerinde ayaklanmalar yaratmak misyonunu taşıyordu. Günümüz istihbarat-kontrgerilla örgütlerinin bu coğrafyadaki öncülü olan “Özel Örgüt”, doğu cephesinde Rusya karşısında alınan yenilginin ardından İttihat partisinin çekirdeği radikal liderler Enver, Talat, Dr. Şakir, Dr. Nâzım gibi isimler tarafından, Ermeni sorununu toptan hâlletme planı çerçevesinde yeniden işlevlendirildi. Miralay Seyfi (bir süre sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde Tuğgeneral olan Seyfi Düzgören), Emniyet Müdürü Canpolat da Teşkilât-ı Mahsusa’nın imha faaliyetlerindeki önde gelen sorumlulardı. (Fuat Balkan, Hatıralar, C:2, s.297. Ayrıca Britanya Dışişleri Arşivi. FO 371/4173 Dosya 345.) Teşkilât-ı Mahsusa’nın elebaşlarından Eşref Kuşçubaşı örgütün işlevini hükümetin ve güvenlik güçlerinin “kat’iyyen başaramayacağı işleri görmüş” oldukları, “Türk olmayan milliyetlerden gelen nüfus gruplarına karşı alınan önlemlerin icrasını” gerçekleştirdikleri şeklinde açıklamıştır. Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbinde Teşkilât-ı Mahsusa, s.18-38-78.)
Örgütün bu misyonu, doğası gereği resmi belgelere geçmedi ancak yapılan kimi gizli oturum tutanakları arşivlerdeki yerini aldı. Elbette ki bu örgütün yapılanması ve yöntemleri de bir kontrgerilla örgütte görüleceği gibi oldu. İstanbul ve diğer illerin hapishanelerdeki binlerce azılı suçlu dâhiliye ve adalet bakanlığından çıkarılan afla katliamda kullanılmak üzere serbest bırakılmış, alınan askeri eğitimden sonra çeteler hâlinde Ermeni sorununu ortadan kaldırmak üzere “görev” yerlerine gönderilmişlerdi. Görevleri sürgün edilen Ermeni kafilelerini pusuya düşürüp imha etmekti ve bu görevi hakkıyla yerine getirdikleri söylenebilir. Doğu Cephesinde Ruslar karşısında alınan yenilgi, yeni bir argümanın geliştirilmesine neden oldu ki bu hâlâ resmi tez yanlısı günümüz tarihçilerinin sarıldığı bir iddiadır. Bu iddia, Ermenilerin savaşta Rus saflarına geçerek, sabotaj düzenleyerek ihanet ettikleri, Rusya karşısındaki savaşın bu yüzden kaybedildiğidir. Savaşta Rus tarafına kaçanlar olmuştur ancak bu hiçbir durumda bir halkın etnik imhaya uğratılmasına meşruiyet sağlayamaz. Üstelik Rus ordusunda savaşan asıl Ermenilerin Rusya’nın kendi tebaası olduğu bilerek görmezden gelinmiştir. Hatta o savaşta binlerce Ermeni’nin Osmanlı saflarında olduğundan da hiç söz edilmez. Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda bu iddia, Enver’in komutasındaki on binlerce askerin soğuktan telef olduğu bir yenilginin açıklanmasında, ciddiye alınacak bir iddia değildir.
Elbette bir imha niyeti varsa gerçeklere pek ihtiyaç duyulmaz. Dolayısıyla Kafkaslarda yaşanan yenilgiyle çileden çıkan hükümet, kendi valisinin itiraf ettiği gibi, yoğun bir provokasyonla gerçekleşen Van ayaklanmasının ardından bu niyetini gerçekleştirmek için harekete geçti. Kudüs Patrikliği Arşivi, seri 17. dosya H. 571, 572 Aktaran: Prof. Dr. V. Dadrian, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Belge Yay., 2004, s.199.) Dahiliye Nezareti’nin 24 Nisan’da çıkardığı, muhalifliklerinden ya da milliyetçiliklerinden kuşkulanılan tüm Ermeni cemaat liderlerinin tutuklanması emri imha hareketinin başlangıç noktasını oluşturdu. Bu muğlâk ifadeyle binlerce Ermeni tutuklandı ve çoğu yargılanmadan idam edildi. İstanbul’dan Ankara’ya sevk edilen gruplar tıpkı “tehcir”de yaşanacağı gibi oraya hiç varamadılar. Ve nihayet 27 Mayıs’ta çıkarılan Geçici Tehcir Yasası imha planına son noktayı koydu. Yasa ordu komutanlıklarına casusluk ve ihanet şüphesi taşıyan durumlarda ve gerekli hâllerde nüfusun tehcir edilebilmesi yetkisini veriyordu. Öncekinde olduğu gibi şüphelenmek “tehcir” için yeterli bir nedendi. Katliamın startı böylece verilmiş oldu.Tehcir kararının ardından, zaten yetişkin erkekleri askere alınmış ve silahsızlandırılmış Ermeni halkı, savunmasız biçimde kafileler hâlinde yollara düştü. Tehcir, Erzurum’dan Kastamonu’ya, Trabzon’dan Ankara’ya Anadolu’nun hemen her yerinde, özellikle de Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı altı il olan Van, Erzurum, Bitlis, Sivas, Harput ve Diyarbakır’da uygulandı. Kafilelerin çoğu sözde yerleşecekleri yer olan Harput Deir ez-Zor vadisine hiç varamadılar. Yaşanan genellikle, yerleşim yerlerinden biraz uzaklaştıktan sonra, kafilelerin korunmasıyla yükümlü olan jandarmanın ayrılmasıyla, devletin gayrı resmi görevlileri olan Teşkilât-ı Mahsusa çetelerinin kafileleri pusuya düşürüp katletmesi ve yağmalaması oluyordu. Askere alınan ve amele taburlarında çalıştırılan Ermeniler, örneğin Kayseri’de gruplar hâlinde birbirine bağlanıp öldürülürken, askeri yetkililerin sorumluluğunda yapılan bir karayolunun yapımında çalıştırılan binlerce Ermeni asker, yapımın bitmesiyle kitlesel olarak öldürülmüştü. Tchalkhouchian, Le Livre Rouge, n: (26), 44
Aktaran: Prof. Dr. V. Dadrian, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Belge Yay., 2004, s.198.) Aynı şey Sivas ve Diyarbakır’da da yaşandı. Yollara dökülen kafileler de daha şanslı değildi. Erzurum’dan, Diyarbakır’dan, Erzincan’dan gelip Harput’a doğru ilerlemeye çalışan, çoğunlukla kadın ve çocuklardan oluşan savunmasız kafilelerdeki binlerce Ermeni, Teşkilât-ı Mahsusa’nın kadrolarını oluşturmak üzere hapisten salıverilen katillerin kurbanı oldu.
Özellikle kadınlar her zaman olduğu gibi şiddetten en çok pay alan kesimdi. Bu dönem tecavüzün kurumsallaştığı bir dönem olarak da tarihe geçti.Ermenilerin sözde yerleştirileceği, “ıssız Mezapotamya çölleri” tabir edilen Deir ez-Zor’da ise, oraya kadar sağ kalmayı başaran birkaç yüz bin Ermeni’yi, Talat’ın bu işle görevlendirdiği partililerin yürüttüğü bir katliam bekliyordu. Ermeni milletvekilleri de aynı akıbeti paylaştı. İktidarın kullanıp daha sonra imhasına karar verdiği, Van katliamının sorumlularından Teşkilât-ı Mahsusa reisi Çerkeş Ahmed, Ermeni mebusları nasıl öldürdüğünü kendi ifadesiyle ortaya koymuştur. (Ahmet Refik Altınay, İki Komite İki Kıtal, s.38-40.)Bir halkın toptan kıyımını sınırlı sayıda örnekle açıklamaya çalışmak elbette olanaksızdır. Ancak bu veriler yüzleşilmesi gereken ve temelde halkların çıkarına olan gerçekleri değil, hâkim sınıfların çıkarlarını esas alan tezler karşısındaki somut dayanaklardır. Burada değinilmesi gereken bir diğer nokta resmi tezin tehcir amacına yönelik savıdır. İddia şudur, savaş zamanı Ermeniler hem tehdit oluşturdukları için ve hem de kendi güvenlikleri için savaş alanından uzağa, iç bölgelere gönderildiler. Doğrusu insanın aklına, savaşta Rusların Yozgat ve Ankara’ya kadar mı dayandıkları sorusu geliyor. Savaş alanına ne kadar yakındı ki Ankara eyaletindeki 63 bin Katolik Ermeni’nin- ki bunlar Gregoryen Ermenilerden kültür ve politika bakımından farklılaşmış, apolitik bir toplum idi- 61 bini tehcir edildi?1916 sonunda hız kesen bu sistemli katliamda, Osmanlı devletinin resmi rakamlarıyla 800 bin Ermeni katledilmişti. (Y. Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, s.787.) Başka kimi kaynaklarda bu sayı 1 buçuk milyona kadar çıkar. Resmi tez yanlılarına göre ise “20 bin Ermeni haydutlarca öldürüldü, 30 bini dizanteri veya tifo gibi hastalıklardan öldü...” Yani “maalesef 56.610 Ermeni öldü”. (Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, s.118-128-130.) Anlaşılan insan kendini milletinin geçmişini aklamak gibi kutsal bir ideale adayınca makul olmak türünden kaygılara ihtiyaç duymuyor.
1918’de savaş baştaki umutların aksine büyük bir yenilgiyle sonuçlanınca hem halkı kendi Pantürkizm idealleri uğruna savaşa sokmanın, hem de Ermeni halkını etnik homojenlik projesiyle imha etmenin sorumluluğunu taşıdıklarının farkında olan İttihat’ın merkez kadrosu Enver, Cemal, Talat, Dr. Şakir gibi isimler, 1 Kasım gecesi bir Alman gemisiyle topluca ülkeyi terk ettiler. Oluşturulan yeni ateşkesin ardından, gerçekleştirilen etnik imhanın sorumlularının yargılanması için davalar açıldı. Bu davaların sorumluların cezalandırılması açısından etkin olduğunu söylemek mümkün değildir. Öncelikle, İttihat’ın beyin takımı sayılabilecek, bir anlamda devlet içinde bir derin devlet gibi çalışan merkez kadrosundaki isimler kaçmıştı. Diğer yandan, bu partinin hükümeti zaten kısmen diktatörlük gibi işliyordu ve devletin tüm organlarına nüfuz etmişti, bu da yargılama için gerekli verilerin ve belgelerin mahkemeye ulaşmasında engelleyici bir unsurdu. Ayrıca 1919’da İzmir’in işgaliyle başlayan süreç, halktaki milli duyguları kamçılıyor ve işgalci İtilaf devletlerine karşı katliamcıları sahiplenme yönünde bir eğilim gelişiyor ve bu, mahkemeye tepki şeklinde ifade buluyordu.
Esasen barış anlaşmasında İtilaf devletlerini yumuşatma gayesiyle kurulan mahkemenin fiili bir yaptırımı ve bunun için gerekli gücü olamadıysa da devletin resmi kurumu olarak yaşananları belgelemesiyle tarihsel bir öneme sahiptir. Bakanların ve İttihatçı liderlerin yargılandığı dava sonunda davalılar suçlu bulundu ve Talat, Enver, Cemal ve Dr. Nâzım gıyaplarında idama mahkûm edildi. Aynı şekilde Dr. Şakir de Teşkilât-ı Mahsusa’nın yöneticisi olması sıfatıyla idama mahkûm edildi. Sorumlu Katip’lerin dava kararında, davalılar 27 Mayıs Geçici Tehcir Kararı’ndan faydalanarak “Ermenilerin katli ve imhası, mal ve eşyalarının yağma ve talanından suçlu bulundular.” (Takvim-i Vekayi, No: 3772. 10 Şubat 1919, 3. Aktaran: Prof. Dr. V. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid, Belge Yay., 1995, s.98.)
Ve neticede bir milyondan fazla Ermeni’nin katledildiği bu etnik imhanın yargılamalarının sonunda 3 kişi idam edildi. Katliamda sorumluluğu bulunan ve bulundukları İstanbul Bekirağa hapishanesinden İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilen kişilerin bir kısmı kaçtı. Bir kısmı da, kurtuluş savaşı sırasında kendi aralarında anlaşmazlık yaşayan İtilaf devletlerinden Fransa ve İtalya’nın tutum değiştirmesinin ardından, İngilizlerin 1921’de, Ankara hükümetiyle yapılan esir değişim anlaşması çerçevesinde İngiliz tutsaklar karşılığında salıverildi.
Burada Kemalist yönetimin tutumu dikkat çekicidir. Sorumlulara açılan davalar sürerken Ankara Meclisi 1921’de yetkisi askeri mahkemelere sevk edilmek üzere Divan-ı Harbi Örfileri feshetmiştir. Aynı şekilde esir değişiminde Malta’daki sanıkların bir kısmının iadesi anlaşmasını daha sonraki ısrarcı pazarlıklarla sanıkların hepsini kapsayacak biçimde genişletmiştir. Ancak daha vahim olanı, bu sanıkların bazılarının ulusal mücadeleye katılmalarının ardından yeni hükümette ve orduda önemli rütbeler verilerek ödüllendirilmek olmuştur. Benzer şekilde, idam edilenlerden kişinin, Cumhuriyet döneminde “milli şehitler” ilan edilmesi, Nusret’in adının Urfa’da bir caddeye verilmesi, Mustafa Kemal’in katliamı eleştiren pek çok beyanına rağmen, yeni Türk devletinin ulusal soruna ve yaşanan katliama bakışını göstermektedir. (G Jaeschke, “I. Türk İnkılabı Kronolojisi”, 1939, Die Welt Des İslâms, 1958, Aktaran: Prof. Dr. V. Dadrian, Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosid, Belge Yay., 1995 s. 181/355-3.)
Bir noktanın da altını çizmek gerekir. Ermeni halkının mücadelesinde dayanak noktası hep “Büyük Güçler” diye tabir edilen İngiltere, Rusya, Fransa gibi emperyalist devletler olmuştur. İmparatorluklardaki diğer ulusal kurtuluş mücadelelerinden ve onların başarısından etkilenen Ermeniler demografik ve coğrafi koşulların da getirdiği olumsuzluklar dolayısıyla mücadelede hep bu devletlere yaslanmış, onların Osmanlı Devleti üzerindeki diplomatik baskılarına umut bağlamıştır. Bir aşamadan sonra kendi örgütlülüklerinin inisiyatif aldığı görülse de, 1914 Reform Anlaşması’nda görüldüğü gibi haklarını emperyalist devletlerle kurdukları ilişkilerle elde etme anlayışını terk etmemişlerdir.
Oysa tarih, neredeyse tüm Avrupalı güçlerin destroyerlerinin gölgesinde yaşanan 1909 Adana katliamında olduğu gibi, emperyalist devletlerin salt demokrasi sevdasıyla, kendi çıkarlarından fazla tutan bedellere yanaşmayacağını gösteren örneklerle doludur. Nitekim “tehcir”in başlamasından sonra, birlikte Osmanlı Devleti’ne karşı, katliamların sorumlularının yargılanacağına dair ortak bir deklarasyon yayınlayan bu güçler, yargılama zamanı geldiğinde çıkarlarının gerektirdiği stratejik manevralar gereği, bu vaatlerini unutmakta hiç bir sakınca görmemiş, katliamdaki sorumlulukları kuşku götürmez olmasına rağmen Malta esirlerini, kendi esirleri karşılığında iade etmişlerdir.


 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Haberler

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.11 Saniye