DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
Burjuva Politikasının Özü Hile, Entrika ve şiddettir
Kürdistan
Burjuva politikasının her bakımdan yalan hile ve şiddet  üzerine kurulduğunu biliyoruz. AKP hükümeti ve tayfası da önceki hükümetler gibi halka vermiş olduğu sözleri bir yana iterek ABD,  AB emperyalizmi ve işbirlikçi tekelci sermayenin çıkarlarını savunmak ve  devletin varlığını koruyup kollamayı amaçlı bir politik hatta yürüyor. Bir yandan demokratik açılım” palavrasına atarken öte yandan Kürtlerin, işçi ve emekçileri demokratik ve özgürlük istemlerine faşist baskı ve terörle yanıt veriyor. Ulusal ve demokratik talepleri için ayağa kalkan Kürt ulusuna kuşun ve zindan reva görülürken, iş, ekmek  istemlerini yükselten  Tekel, Belediye, İtfaiye işçilerine  copu, bombaları ve  tazyikli su uygun görüldü.  MHP ve CHP yöneticilerinin kışkırtıcı açıklamalarla körükledikleri Kürt düşmanı faşist  şoven saldırganlık, resmi “güvenlik güçleri”nin yanı sıra, Kürtlerin hak eşitliği mücadelesinden doğru sonuçlar çıkarmayan ya da çıkarmak istemeyen kesimlerin “sokağa inmeleri”yle daha ileri ve tehlikeli bir noktaya vardı. Buna, yedi askerin öldürülmesi eylemi ve ona karşı tepkiler eklendi. Ardından, Türk Anayasa Mahkemesi öncelikle Kürt sorununu dillendiren  DTP’yi, “Devletin üniter yapısına aykırı eylemlerin odağı haline geldiği,...” gerekçesiyle kapattı. “Oy birliğiyle alındı”ğı açıklanan karar, burjuvazinin, halk üzerindeki diktatörlüğüne “demokrasi” payesi vermeye kanıt olarak sunduğu, farklı siyasal partilerin varlığına dayalı olma iddiasını bir kez daha  yerle bir etti. 12 eylül faşist Cunta Anayasası’nı dayanak edinen Mahkeme, “ Anayasa ” ve “ Türk Devleti ” adına, Baykal ve Bahçeli; generaller ve basındaki faşist şoven güruh ile benzer bir söyleme baş vurarak, “Sizin siyaset yapma olanak ve kurallarını da biz belirleriz. Ya belirlediğimiz sınırlar içinde politika yaparsınız ya da onu hiç yapamazsınız” anlamına gelen kararıyla, Kürtlerin hak eşitliği mücadelesinin yasal- parlamenter biçimlerini darbeledi.
Aslında her ne kadar “ demokratik açılıma “ devam lafları edilmesine ve uluslararası alanda birbiri ardına gelişen olaylar “demokratikleşme” ve “barış” üzerine burjuva vaadinin ‘pamuk ipliğine bağlı’ olduğunu, aradan uzun süre geçmeden bir kez daha ortaya koydular. Afganistan’daki işgalin sürdürülmesi için asker sayısı 120 bine çıkarılırken, emperyalist kapitalist ülkelerde, emekçilere karşı politik baskı yasaları tahkim edilerek yenileri gündeme getirildi. AKP hükümeti, Kürtlere ve işçi-emekçi kitlelerine karşı faşist baskı ve saldırıları yoğunlaştırma yönünde yeni adımlar attı, atıyor.


Burjuvazi, demokratikleşiyoruz yalanın aksi yönde, burjuva politikasında faşist şiddet ve baskıyı öne çıkarıp yoğunlaştırmaya yöneldi. “ Göstermelik  Açılım ” ve DTP’nin kapatılması bu gelişmeler kapsamında anlam buldu. AKP hükümeti, “demokratikleşme” ve “Milli Birlik Projesi” ‘palavrasıyla Kürtlerin, ulusal, demokratik haklarını, kendi güçleriyle koparıp alma yönündeki direnişinin önünü kesip, hareketin öne çıkardığı politik güçleri etkisizleştirme, PKK’yi yalnızlaştırıp tasfiye etme taktiğini öne çıkarırken, kitlelere karşı politikalarını-uluslararası gelişmeleri ve kriz koşullarını gerekçe göstererek- sertleştirmeyi de sürdürdü. Anayasa Mahkemesi eliyle DTP’ye karşı gerçekleştirilen ve şoven aydınlar ile politikacıların “hukuka uygun” görüp “saygılı olunmasını” istedikleri karar, bu doğrultudaki hamlelerden biri oldu. Kürt örgütlenmelerinin “ Milli birlik ve bütünlüğe karşı eylemlerin odağı ” olarak suçlanması, MHP ve CHP yöneticilerinin, generallerin ve üst bürokrasinin yasal-yasa dışı baskı ve şiddetle dayattıkları “Türk birliği” anlayışının egemen hukuk ve dildeki ifadesiydi. Kürtlerden istenen, Türk “ırkı”nın hakim kimliği ve rengini esas alan ve Türk işbirlikçi tekelci sermaye sınıfının çıkarları yönünde inşa edilmiş “ Türk birliği” içinde erimeleriydi! “ Türk yurdu ve milletinin bütünlüğü”(!)nü “parçalama”-“bölme” iddiası, Kürtlerin, kendi topraklarında, nasıl yaşayacaklarını kendi iradeleriyle belirleme; buna karar verme; politik-yönetsel, sosyal ve kültür kurumlarını oluşturma-, diğer “özgür uluslar” gibi,- haklarına sahip olarak yaşama isteklerinin örtülmesine, tam hak eşitliğine sahip olarak birlikte yaşama isteklerinin görmezden gelinmesine hizmet ediyordu. Burjuva kurumlarının yöneticileriyle hükümet bu politikada ısrar ederken, Türkiye işçi ve emekçilerini birbirleriyle düşmanlaşmaya itmekten de kaçınmıyordu.
Burjuva egemen politika ve propaganda, ulusal-etnik temelli ayrıcalıkların neden olduğu önyargı, çelişki, bölünme, güvensizlik vb.nin korunması ve güçlenmesini ifade ediyor. “ Bin yıllık kardeşiz; etle tırnak gibiyiz, bizi ayıramazlar! ” propagandası bu durumu örtmek üzere ve bir istismar söyleminden öteye geçmiyor. Kürtlere, ulusal inkarı dayatan politika, ulusal kimlikler temelinde bölünmenin zeminini güçlendiriyor. Bahçeli ve Baykal’ın ısrarla sürdürülmesini istedikleri bu politika, örnekleri görülmeye başlanan sokak linçleri/kitlesel boğazlaşmaların üreticisidir; “ birlik ” sağlayamaz. Reddedilmesi kesin ihtiyaçtır. Üst yargıçların “oybirliğiyle ” ilan ettikleri karar, toplumsal sorunları
-Kürt sorunu böyle bir sorundur- silahların hükmüne teslim etmektedir. Devlet, hükümet, Türk sermaye partileri, mahkemeler ve üst mahkeme Kürtlerin önüne, “ Ya Türkleşmeyi kabullenin, Kürtlüğünüzü; dil ve kültürünüzü unutun ya da ölümden ölüm beğenin!” ikilemini dayatmıştır.
Türkiye işçi ve emekçileri, gelişmelere, kendi sınıflarının ve Kürtler başta olmak üzere tüm ezilenler ve sömürülenlerin hak ve talepleri için daha etkili müdahalede bulunma sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar. Politika kuşkusuz sadece, hatta önce parlamentoda yapılmıyor. Devrimci ve sosyalistler,  işçi ve emekçilerin örgütleyip var olan örgütleri sağlamlaştırarak yaşamın tüm alanlarında faşizme,  sermaye ve onun askeri ve politik güçlerine karşı mücadeleyi yükseltmeleri olmaksızın, burjuva şiddet yoğunlaşmasını ve Kürtlere karşı saldırıları önlemek mümkün olmaz. Hak ve istemlerin savunusunda ısrar ederek, daha kitlesel ve değişik örgütlenmelere giderek; Kürt politikacıları parlamentoya götüren kitlesel mücadele dayanakları ve ‘merhaleleri’nden sonuçlar çıkararak, ilerlemek gerekiyor. İşçi sınıfı; kırın ve kentin yoksulları ve tüm ezilenler ve sömürülenler barış ve özgürlükler için, savaşların ve ayrımcı politikaların kaynağı olan kapitalist sömürü düzeninin yok edilmesi için, birleşik güçler harekete geçirilmezse, burjuvazi, izlediği halk düşmanı faşist ergici politikalarla daha çok kan dökmeye devam edecektir.



 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Kürdistan

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.09 Saniye