DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
LİNÇLERİ DEVLET YÖNLENDİRİYOR
Kürdistan
Faşist çetelerin örgütleyip uygulama soktuğu linç girişimleri ülkenin dört bir yanında artarak devam ediyor. Saldırıların organize bir şekilde gerçekleşmesi ve saldırganlardan tek bir kişinin bile yakalanmaması dikkat çekiyor.
Faşist ırkçı şoven çetelerini gerçekleştirdiği linç girişimlerinde giderek artması organize edilmiş bir devlet provakasyonunun ortaya konulduğunu gösteriyor. Linç kampanyasının Kürtlerle başlayıp  devrimcilere ve oradan Romanlara uzanması ve faşist çeteleirn  görüldüğü aynı anda  binleri bulması, saldırıya uğrayanların bir türlü güvenlik güçleri tarafından korunamaması ve lincin başını MHP-Ülkü Ocakları faşist çetelerin olayların organize edildiğinin kanıtları durumunda.
Sakarya, Bozüyük, Seferihisar gibi il ve ilçelerde vatandaş hassasiyeti diye adlandırılan Kürtlere yönelik linç girişimlerinin de organize edilmiş bir kışkırtmayla gerçekleştiği yaşanan olaylarda kanıtlanıyor.
Son bir aydır yaşanan linç olayları iddia ediliği gibi masum“vatandaş hassasiyetiyle” açıklanacak olaylar değildir. Olayların gelişimi ve atılan sloganlara vb. bakıldığında devlet erkanı ve polislerin takındığı tutum dikakte alındığında linç girşimlerinin  her bakımdan örgütlü olduğu ve devrimci-demokraik muhalefeti ezip dağıtmayı amaçladığı ve bunun içinde devletin gözetimi ve denetiminde gerçekleştiği sorusunuda beraberinde getiriyor.
Nitekim en son Edirne’de HÖClülere yönelik linç girişiminde , yaşananların bir gün önceden bildiriler dağıtılarak Kürt -Türk çatışmasını çıkarmayı hedefleyen faşist çetelerin  işi olduğu Edirne Savcılığının yaptığı araştırma sonucu ortaya çıkmış durumda. Provokatörlerin internet üzerinden “Edirne’ye PKK’liler gelecek, hazırlık yapalım , sopa ve sapan hazırlayalım” şeklinde linç örgütledikleri ortaya çıktı.
Yine Mersin’in Akdeniz ilçesi Kazanlı beldesinde saldırıya uğrayanlar ise , kendilerine yönelik saldırının ülkücü faşist çetelerce ve devşirmelerce örgütlendiği ve  Kürt Türk çatışması çıkarmak üzere organize edildiğini ve polisten destek gördüklerini açıkladılar.
Kürt emkçilere ve devrimcilere yönelik linç saldırılarının bir benzeride Manisanın-Selendi ilçeisnde yaşandı . Faşist çeteler, “Kasabamızda Çingeneleri istemiyoruz” yaygarası eşliğinde , evlerini arabalrnı yakıp yıkarak Romanları ilçeden kovdular.
  Htaılrnacağı üzere 2006 yılının Kasım’ında Rahip Santoro’nun, 2007 Ocak ayında da Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından Trabzon’da “bölücü”, “Kürt” oldukları gerekçesiyle kimi gençlerin hedef gösterilmesiyle başlatılan linç girişimleri, Sakarya, Bozüyük, Seferihisar gibi il ve ilçelerde yaygınlaşmıştı. Son günlerde ise bu girişimler, Edirne, Elazığ, Bayramiç, İzmir, Erzincan, Erzurum; en son da Mersin ve Manisa’nın Selendi ilçesinde ortaya çıktı.
Selendi’de Romanların hedef alınmasının; “bölücü”, “terörist” ve “Kürt” suçlamalarıyla yapılan linç girişimlerinden sonra “aşağı bir ırk” olarak görülen Romanlara yönelen saldırının, simgesel bir önemi de vardır. Çünkü Romanlar, Hitler ve Mussolinici faşistler tarafından da “aşağı ırk” olarak damgalanıp tüm Avrupa’dan sürülmek istenmişti. Halada Avrupanın birçok ülkesinde Romanlar aşağı ırk olarak görülüp, ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar.
Bu linç girişimleri son zamanlarda, Bayramiç (hedef Kürtlerin oturduğu mahalle) ve Selendi’de (hedef Romanların mahallesi) bir mahallede oturanların tümünü hedef alan ve binlerce kişinin katıldığı bir saldırganlık olarak cereyan etti. DTP Eş Başkanı Ahmet Türk’e “ev verilmemesi” de aynı kategoriden bir saldırganlıktır.
Olanları basından okuyoruz. Bu, bir barbarlık ve açıkça ırkçılıktır. Olayları organize edenler de malum faşist şoven partilerin yandaşlarıdır; hemen her yerde aynı odakların elebaşılarıdır.
Geçenlerde Selendi’de olanlar da TV kanalları ve gazeteler tarafından uzun uzun aktarıldı.
Evet; olanlar vahşettir, faşismdir, gericiliktir ama olup biteni sureti haktan görerek savunanlar, “Kasabanın adı kötüye çıkmasın” gibi gerekçeler arkasında saldırganlığı masum gösterenler, asıl tehlikeli rolü oynamaktadır.
En son Selendi’de de görünen bu uğursuz “koruyuculuk” rolü şöyle ortaya çıkmaktadır:



Ne zaman faşist ırkçı çetelerin kışkırttığı bir saldırganlık söz konusu olsa, olayların belirli bir aşamasından sonra araya polis, jandarma girip, saldırıya uğrayanları döve söve “kurtardıktan” sonra; kimi zaman mahallenin mülki amiri, emniyet amiri, kimi zaman belediye başkanı, esnaf odası yöneticisi, partilerin yerel yöneticileri araya girip bu saldırganlığı savunmaya başlamaktadırlar. Bunu bazen saldırganları yatıştırma görüntüsü, bazen olanları lanetleyip, “Aman kasabamızın adı kötüye çıkmasın” savunması arkasında yapmaktadırlar.
Bu kişiler, basın ve TV kanalları karşısına çıkıp; “Bizim kasabamızda böyle şeyler hiç olmaz. Bunu yapanlar da birkaç kendini bilmez çocuktur. Halkımız şöyle soylu şöyle boyludur, o kardeşlerimizi de hepimiz çok severiz. Biz çok misafirperveriz. Yedi kat yabancılar bile kasabamızın bu sıcaklığını bilir...” içerikli bir konuşma içinde, saldırganların üstüne gidilmesini önlerken, saldırıya karşı olan kesimler de “saldırganlığın üstüne giderse kendisinin de hedef olacağı duygusu uyandırılarak” sindirilir. Yani olayların tanıkları da böylece baskı altına alınır. Böylece saldırı masum bir tepkiye, bir yanlış anlaşılmaya indirgenirken, saldırıya uğrayanlara da “Ayağınızı denk alın, bir daha bizim hoşumuza gitmeyecek şeylerden kaçının” mesajı verilir. Yani hep sopa ve hemde havuç politikası devreye girer.
Ama son üç yıl, bütün bu saldırganlıklarda olup bitenler, kamera kayıtlarında var ve saldırıyı planlayanlar, düzenleyenler, saldırganlara kol kanat gerenler bilindiği halde, bir tek ciddi dava açılmamış, bir tek kişi de cezalandırılmamıştır. Tersine, bu kişiler; “Biz yaparız, bize kimse dokunamaz. Çünkü arkamızda emniyet, devlet var” edasıyla, o bölgede “önemli kişi olma adayı” olarak dolaşmaktadır. Bunların çoğu yarın burjuva partilerindne birinde milletvekili, belediye başkanı filan olacaklardır. En azından bu yoldan köşe dönecekleri onlara söylenmekte, ideolojileriyle çıkarlarını birleştirmeleri sağlanmaktadır.
Elbette faşist çeteler  suçludur ama asıl suçlular, onları hoş görerek yönlendiren ve onlara kol kanat gerenler; bu güruhun herhangi bir zarar görmeden saldırganlıklarını sürdüreceği düşüncesinin yayılmasına neden olan devlet ve hükümettir. Bu yüzden de mücadele; faşist çetlere olduğu kadar bugüne kadar bu saldırganlıkların neden soruşturulmadığı, bunların kimler tarafından ne amaçla korunduğunun deşifre edilmesi  ve devletin elinin ortaya çıkarılmadı önemlidir.
ABD’de Ku Klux Klan; Almanya’da Nazi dönemi Yahudiler, Romanlar ve öteki “aşağı ırklara” yönelik yapılan saldırganlıklarda (Bizde 6-7 Eylül olayları, Maraş vb. Kürtlere önelik 26 yıldır süren kirli savaşta hem cellat hemde papaz asıl uğursuz rolü devlet oynamıştı) devletin rolünü açığa çıkarma, bu tür linç saldırıları ve katliamları önlemenin başlıca olanağı olarak görülmelidir.

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Kürdistan

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.13 Saniye