DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
TARİH HIZLANIRKEN!
Devrimci Teori


“Cambia, todo cambia…”[1]
 “Yoksulluk” üzerine konuşmam istendi benden; ne demeliyim; ne diyebilirim?
En iyisi birbirinizin suratlarına, ellerine bakın; orada yoksulluğu/ yoksunluğu, bütün derinliği ve sarsıcılığıyla göreceksiniz…
Her şey ayan beyan ortada olsa da; yine de yoksulluğun, sürdürülemez kapitalist yoksayıcılığın eseri ve kaçınılmazlığı olduğuna dair bir şeyler anlatabilirim.
Evet, ben konuşmamda bunu yapacağım; yani Charles Buxton’un, “Çok kere, en kuvvetli eleştiri ses çıkartmamaktır”; ya da S. Kierkegaard’ın, “Sessizliklerin en kesini susmak değil, konuşmaktır,” saptamalarına aldırmadan; açık açık, açlık ile onu yaratan kapitalizmin organik bağıntısını sergilemeye çalışacağım…
Ancak bunu yaparken; Uludağ Üniversitesi ‘Sosyal Bilimler Meslek Yüksek Okulu’ndan Öğretim Görevlisi Melahat Ala’nın ‘Yoksulluk ve Küresel Çözümsüzlük’ başlıklı yazısında, “Yoksulluk, bir ülkenin sosyo-ekonomik koşullarından kaynaklanan bir sorun ve oldukça geniş ve farklı şekillerde kullanılan, politize edilmeye en açık kavramdır. Yoksulluk kavramı kullanıldığı yere göre değişmektedir,”[2] diyen “nötr”/ “belirsiz” tutumdan uzak duracağım…
Bana göre, kapitalizm sürdürülemez bir felakettir; yoksulluğun doğrudan nedenidir…
Örneğin, Afrika’nın kara renkli insanları açlıktan ölürken Amerikalı kara tenisçi Serena Williams’a, bir turnuva birincisi olarak, bir buçuk milyon dolar ve bir gümüş kupa verilirken… İnsani bütün kaygılardan soyutlanmış kapitalizmin daha mide bulandırıcı bir fotoğrafı çekilebilir mi?
Kaldı ki, Roma Katolik Kilisesi’nin lideri Papa XVI. Benediktus’un dahi, BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün Roma’daki zirvesinde “Açlık, nüfus artışıyla ilgili bir konu değil. Yeryüzü, kendi sakinlerini besleyebilecek kaynaklara sahip. Gıdadaki fiyat artışı, zengin ülkelerin israfçılığı ve bencilliği dünyadaki açlık sorununun giderek artmasında önemli bir rol oynuyor;” ya da Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) gıda güvenliği zirvesinde konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bile, “Yoksul ülkelerdeki içler acısı manzarayı izlediğimiz gibi zengin ülkelerdeki sınırsız tüketimi de biliyor ve görüyoruz. Bu manzaranın sürdürülebilir olmadığı açıktır,” demek zorunda kaldığı yerkürede; “Ülkeler arası eşitsizliğin nedenini coğrafya, iklim veya tarihte arayanlar yanılıyor,” vurgusuyla Daron Acemoğlu altını çizdiği gerçeklerle ekliyor:
“Biz zenginiz, hâli vakti yerinde ve gelişmiş olanlarız. Ve geri kalanların büyük kısmı, yani Afrika, Güney Asya ve Güney Amerika’dakiler, dünyanın Somalilileri, Bolivyalıları, ve Bangladeşlileri zengin olmayanlar. Her zaman böyleydi, zenginlikle yoksulluk, sağlıkla hastalık, gıdayla kıtlık arasında bölünmüş bir küreydi bu; fakat günümüzde ülkeler arasındaki eşitsizlik inanılmaz boyutlarda: Ortalama Amerikan vatandaşı, ortalama Guetamalalı’dan 10 kat, ortalama Kuzey Koreli’den 20 kat ve Mali, Etiyopya, Kongo veya Sierra Leone’de yaşayanlardan 40 kat daha zengin.”[3]
Verili tabloda 1.5 milyar insan açlık sınırındayken; açlık ve susuzluk “hemen şimdi” önlem alınmazsa giderek artacaktır. Açlıktan, kuşkusuz, çocuklar da nasibini alıyor. BM verilerine göre aç çocukların sayısı 40 milyon gibi vahim bir düzeydedir. Yoksulluk sınırı altındaki çocukların sayısı ise 380 milyon.
Dünya zengini ABD’de bir milyon çocuk az beslenme sorunuyla karşı karşıyadır. Daha fazla kâr hırsıyla yarattıkları finansal krizde batma tehlikesiyle karşı karşıya olan bankaları ayağa kaldırmak için milyarlarca doları gözden çıkaran Amerika, bir milyon az beslenen çocuğunun bu yaşamsal sorunu karşısında çaresizdir. Kronik açlığın yaşandığı Afrika ve Uzakdoğu ülkelerini bırakınız, zengin Fransa ve İtalya gibi Avrupa ülkeleri de açlarına, az beslenenlerine, evsiz barksızlarına çare üretmekte yayadır.
Yoksul, aç, az beslenen, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yoksun, ağır işlerde yok pahasına zorla çalıştırılan, eline silah verilerek savaşa sürülen, Tanrının her günü otuz bini ölüp giden çocuklar günümüz dünyasının yüz karası, bağışlanmaz insanlık ayıbıdır.
BM uzmanı İsviçreli bilim adamı Jean Ziegler’in deyişiyle “İnsanların açlıktan ölmesi, insanlığa karşı işlenen bir cinayettir.”
KAPİTALİZMİN CİNAYET(LER)İ
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, dünyada 1 milyar insanın açlık sorunuyla boğuşmasına seyirci kalınamayacağı vurgusuyla, “Sadece bugün itibarıyla 17 bin çocuk açlıktan ölecek: Her beş saniyede bir çocuk, yılda 6 milyon çocuk açlık yüzünden can veriyor,” derken; hâlen dünyada her altı kişiden biri kronik açlık sorunuyla karşı karşıya ve yaşadığımız küresel ekonomik kriz, açlık sorununu giderek derinleştiriyor. Sorun ciddi ve uluslararası toplum öncelikle bir milyar insanın doyurulması için acil olarak tedbir almalı.
Her yıl bir trilyon doları aşan parayı savaşa hazırlık ve askeri silahlanma için harcayan dünya devletleri ne yazık ki, açlık, fakirlik ve yaygın hastalıkla mücadele için yeterli kaynak ayırmıyor. Oysa bu harcamanın çok küçük bir miktarıyla Afrika’nın tüm açları doyurulabilir.
FAO’nun 2009 tahminlerine göre, dünyada hâlen 1 milyar 50 milyon kişi kronik açlık ve yetersiz beslenme sorunuyla karşı karşıya. Bu rakam, 1970’lerden bu yana gözlenen en yüksek açlık oranı.
Açlık ve fakirliğin artışında temel sorunların başında yükselen gıda fiyatları geliyor. Ne yazık ki, gıda fiyatları uluslararası piyasalarda son yıllarda inanılmaz artışlar gösterdi. İnsanların temel besin maddesini oluşturan buğday, pirinç, mısır gibi tahıl ürünlerinin fiyatları kısa sürede yüzde 200-300 artış gösterdi. Etiyopya, Mısır, Pakistan ve bazı Afrika ülkelerinde halkın gıda fiyatlarındaki artışa isyan etmesi, bu ülke hükümetlerini siyasi olarak zor durumda bıraktı. Gıda tüketiminin çok büyük çoğunluğunu ithalat yoluyla karşılayan bazı petrol zengini Körfez ülkelerinin gıda faturası ikiye katlandı.
Bu tabloda FAO’nun tahminlerine göre, 2007-2008’de buğday ve pirinç gibi temel ürünlerin fiyatlarındaki artış ile küresel mali krizin ortak etkileri sonucunda 2009 yılında aç insan sayısı yaklaşık 100 milyon arttı. FAO verileri, mali krizin ve gıda fiyatlarındaki artışın vurduğu ciddi darbeden önce de dünyada sayısı gittikçe artan bir aç nüfusun mevcut olduğunu gösteriyor. 1990-1992 arasında 842 milyon olan aç insan sayısı, 2003-2005’te 848 milyona çıktı, bu sayı 2008 yılında ise yaklaşık 915 milyona yükseldi.
Ayrıca ABD Tarım Bakanlığı tarafından yayınlanan bir raporda, 2008 yılı itibariyle 4 milyondan fazla ABD’li çocuğun daha önceki yıllara göre açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu açıklandı. Raporda, ülkede iyi beslenemeyen ABD’li sayısının 49 milyon kişiye ulaştığı belirtildi.
Devam edelim; yerkürede her iki saniyede bir çocuk ölüyor dünyada ama kimin umurunda!
Dünyada 1 milyar 100 milyon sağlıklı beslenemeyen çocuk var. Evsiz sayısı 760 milyon... Hiç okula gitmemiş 170 milyon çocuk yanında, annesiz, babasız olan çocuk sayısı bilinmiyor. Yoksulluk sınırının altında 380 milyon çocuk yaşıyor ve 6 milyon çocuk sokakta…
Çocuk Vakfı’nın hazırladığı ‘Dünya Çocuklarının Durumu Raporu’ndaki bilgilere göre, 2 milyar 850 bin çocuğun yaşadığı dünyada: 4 çocuktan 1’i yoksul… Yoksulluk sınırının altındaki çocuk sayısı: 380 milyon… Aç çocuk sayısı: 40 milyon… Açlık nedeniyle ölen çocuk sayısı günde 30 bin kişi…
Yine FAO rapora göre; Asya ve Pasifik’te yaklaşık 642 milyon, Güney Afrika’da 265 milyon, Latin Amerika ve Karayipler’de 53 milyon insan açlıktan ölmemeye çalışıyor. Doğu ve Kuzey Afrika’da 42 milyon insan aç... Gelişmiş ülkelerde ise, 15 milyon insan açlık sınırında yaşıyor...
FAO Genel Direktörü Jacques Diouf’a göre 1 milyarı aşkın insan açlık sınırında. Bunda iklim değişikliğinde ortaya çıkan tarımsal kayıp ve küresel ekonomik krizin etkisi oldukça yüksek…
Evet, açların sayısı her yıl daha da artıyor. Hem de tehlikeli biçimde artıyor: 1960’ların sonunda 878 milyon kişi olan açlar ordusu, 1990’ların ortasında 825 milyona indirilebilmişti. Hem de dünya nüfusundaki artışa rağmen. Sonra grafiğin eğrisi yeniden yukarı tırmanmaya başladı ve 2008 yılında 900 milyonu aştı, 2009 yılında ise 1 milyar tavanını deldi: 1 milyar 17 milyon kişi.
Yani kapitalizmin cinayet(ler)i büyük bir süratle devam ediyor!
Bu tabloda “Dünyadaki büyük adaletsizliklere çare bulamayan, hatta kayıtsız kalan bir sistem sürüp gidemez, insanlığın kaderi bu olamaz,” diyen Fikret Şenses ekliyor: “Dünyada her yıl, kötü beslenme başta olmak üzere önlenebilir nedenlerden 11 milyon çocuk ölüyor. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik kesiminin toplam geliri dünya nüfusunun en yoksul yüzde 57’lik kesiminin gelirine eşit. Yani en zengin 50-60 milyon kişi en yoksul 3 milyara yakın insanın toplam geliri kadar gelir elde ediyor”!
Açlık ve yoksunluk tablosu sadece Güney’i değil; Kuzey’in “güney”in de vuruyor…
Örneğin, ‘AB Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırma Birimi’nin (SILC) araştırmasına göre, Avusturya’da 1 milyon 18 bin kişi yoksulluk sınırı altında yaşıyor. 2008’de nüfusun yüzde 6’sına denk yoksulluk sınırı oranı 2009’de yüzde 12.4’e yükseldi...
Bir zamanlar “Rüyalar Ülkesi” olarak lanse edilen ABD’de 50 milyon insan açlıkla boğuşuyor… ABD Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre, 2008 yılında bu oran 2007’ye göre yüzde 3 oranında artış gösterdi.
Yoksulluk, ABD ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde bile fark edilir şekilde tırmanıyor. En zengin ülkelerde yaşayan nüfusun yüzde 12’sini yoksullar oluşturuyor. ABD’de çocukların yüzde 22’si göreli yoksul yaşıyor. Gelişmekte olan ülkelerde her dört kişiden birinin mutlak yoksulluk içinde yaşadığı OECD raporunda ifade edilmiştir.
Öte yandan Almanya’da yoksul çocukların sayısı da, diğer sanayi ülkeleriyle kıyaslandığında, daha fazla artış gösterdi. Şu anda yoksulluk içinde yaşayan çocukların oranı yüzde 16, başka bir deyişle sayısı 3 milyona ulaştı. Toplumsal araştırmalarıyla tanınan Rosa Lüksemburg Vakfı yöneticisi Murat Çakır sosyal devletin budanmasının Almanya’da yoksul-zengin farkını arttırdığını öne sürüyor ve toplumdaki eşitsizlik duygusunun son ekonomik önlemler sonrasında, daha da yoğunlaştığını söylüyor. Almanya’da fakirlik sınırı 781 Euro’nın altında kalan net gelir olarak tanımlanıyor.
OECD’nin 2008 tarihli ‘Ekonomik büyümeye rağmen gelir dağılımında adaletsizlik’ başlıklı raporu, örgüte üye 30 devlet arasında refah düzeyi açısından toplum içindeki eşitsizliğin en çok arttığı ülke olarak Almanya’yı birinci sırada gösteriyor. 1985-2005 yılları arasında gelir bölüşümündeki dengesizliği değerlendiren rapora göre, Türkiye; Fransa, İspanya, İrlanda ve Yunanistan, İngiltere, Meksika, Yunanistan ve Avustralya ile birlikte eşitsizliğin azaldığı az sayıda ülkeden biri. Gelir eşitsizliği 2000 yılından bu yana Kanada, Almanya, Norveç, ABD, İtalya ve Finlandiya’da önemli ölçüde artmış durumda.
KAPİTALİZMİN YARATTIĞI KARANLIK (TABLOSU)
Bu tabloyu kapitalizm veya “serbest piyasa” denilen “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” aymazlığı yarattı…
Burada durup, “Bir zengin yaratmak için kaç kişiyi sefalete, orantısız çalışmaya, ahlâksızlığa, aşağılanmaya, cehalete, üstesinden gelinemez talihsizliğe ve mutlak yoksulluğa mahkûm etmeniz gerektiğini hesapladınız mı?”[4] diyen José Saramago’nun haykırışını anımsatmadan geçmemeliyim…
Yine konuyla bağıntılı olarak burjuvanın ahlâk anlayışını da sorgulayan Max Horkheimer, zengin bir adamın kendisi için servetler harcarken, çalışanlarından küçücük bir artışı esirgemesine dikkat çekip, bunu haksızlık olarak değerlendirdikten sonra, “Bu bir terbiyesizlik değil midir?” diye sorar ve ekler: “Evet ne güzel işliyor bu ahlâk anlayışı! Alman sanayisi, savaştan ve enflasyondan sonra eskiye oranla daha güçlenmiş; liderlerinden, derebeyi ve generallerinden hiçbirini neredeyse yitirmemiş; verdiği sözlerin hiçbirini de yerine getirmemiştir.” Bütün bu ahlâksızlığın yanı sıra, kendilerine karşı hak arayışında olanları bir kalemde çeşitli yaftalar ve aşağılamalarla anmalarını açık ve tepkisel bir dille anlatır…[5]
Burjuva ahlâk(sızlık) tablosu; bolluk içinde açlık, yoksulluk demektir…
Bu tabloda insanların karnı doyurulmaz; silahlanılır…
Örneğin 2008 yılının verileri ile dünyada yaklaşık 1 trilyon 500 milyar dolar değerinde silahlanma harcaması yapılmıştır. Yaklaşık 1.5 trilyon doları bulan silahlanma harcamalarının 711 milyar doları, yani yüzde 48’i ABD’ye aittir...
Dünyamızın nüfusu yaklaşık 7 milyar iken, ABD’de 300 milyondan biraz fazla insan yaşamaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık 23’te birine sahip olan ABD, dünyadaki tüm silahlanma harcamalarının yüzde 48 kadarını yapmış olarak gözükmektedir. Bir de şüphesiz aynı ülkenin sattığı yüz milyarlarca dolarlık silah vardır... Bu durum, yeryüzündeki felâketlerin asıl sorumlusunu bizlere işaret etmektedir...
Sağlık sigortasından mahrum 30 milyonu aşkın insanın ve bir o kadar evsizin ve açın yaşadığı ABD’de, söz konusu yüzde 48’lik harcamayı kimlerin ödediği ortadadır. Bu harcamanın bedeli sadece ABD vatandaşlarının sırtından değil; sömürülen, yoksullaştırılan dünya insanlarının da sırtlarından çıkmaktadır. Artan açlığın ve sokak köpekleri gibi çöplerden beslenmeye çalışanların sırrı bu gerçekte gizlidir... (Tokların -çöpe atılan- artıkları ile beslenmeye çalışan açlar gibi…)
‘Stockholm International Peace Research Institute’un (SIPRI) 2005 verilerine göre, dünyadaki toplam askeri harcamalar 1 trilyon 464 milyar dolardır. 2008 verileri, harcamanın arttığını göstermektedir. 2008 verileri, ABD’nin genel harcamalardaki payının arttığını da göstermektedir. Söz konusu harcamalarda Fransa’nın payına yüzde 4.5, İngiltere’nin payına ise yine yüzde 4.5 düşmektedir. Yani, NATO üyesi bu iki emperyalist ülke, toplam harcamaların yüzde 9’unu yapmaktadır. Çin’in -2005 verileri ile- bundaki payı yüzde 5.8, ve Rusya’nın payı ise yüzde 4 kadardır. 2008 verileri, bu son anılan iki ülkenin de askeri harcamalarını arttırdıklarını göstermektedir. Çin’i ve Rusya’yı sırası ile Almanya, Japonya, İtalya, Suudi Arabistan ve Hindistan izlemektedir. Bu tablo, askeri harcamaların ağırlıklı olarak emperyalist Batı tarafından yapıldığını, 2005’e göre 2008 yılında tüm ülkelerin harcamalarının arttığını, en büyük artışın ise ABD’de olduğunu göstermektedir. Görüldüğü gibi ABD’nin askeri harcamaları, tabloda sıralananların tümünün toplamından fazladır.
Bırakın askeri harcamaları, ABD’nin yıllık 8 milyar dolar tutan süslenme veya kozmetik harcaması, Avrupa’nın yılda 11 milyar dolar tutan dondurma harcaması, yine Avrupa’nın 50 milyar dolar tutan sigara harcaması, 105 milyar dolar tutan alkollü içki harcaması, dünyada açları doyurmaya ve eğitim sorununu çözmeye yeter de artar bile. Buna bir de 400 milyar doları aşan uyuşturucu madde harcamasını ve yine uzun bir liste oluşturacak diğer zararlı veya tamamen yararsız harcamaları ekleyebilirsiniz...
Bu tablo sadece açlık ve savaş değil; aynı zamanda egemen terör ve baskıdır…
Evet, insan(lık)ı açlığa mahkûm eden kapitalizm; aynı zamanda totaliter bir terör aygıtıdır!
Örneğin, ‘Britanya’da King’s College’ bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Cezaevi Çalışmaları Merkezi (ICPS)’in yayımladığı verilere göre, ABD bugün dünyada en yüksek cezaevindeki nüfus oranına sahip. Bu ülkede yaşayan 100 bin kişiden 760’ı 2008’de cezaevinde tutuklu veya hükümlü olarak kalıyor. ABD’deki cezaevi nüfusu, 2 milyon 310 bin kişi. Bunların yüzde 21’i tutuklu veya mahkûmiyeti kesinleşmemiş kişiler, geri kalanı ise mahkûmiyeti kesinleşmiş hükümlü. 10 yıl önce, ABD’de cezaevindeki nüfus oranı 669’muş. 1992’de ise 505. Cezaevindeki nüfusun toplam nüfusa oranı 15 yılda yüzde 50 artmış. Böyle bir artışın suç işleme eğilimindeki artıştan daha çok, mahkemelerin suç ve suçlu konusunda çok daha sert davranmasının sonucu olduğunu, ABD’deki insan hakları örgütleri ısrarla belirtiyor.
Cezaevi nüfusu oranı konusunda ABD’yi Rusya izliyor. 2009’da Rusya’da yaşayan 100 bin kişiden 628’i cezaevinde. 10 yıl önce bu oran 668’miş. Daha sonra, 2004’e kadar 587’ye düşmüş. 2005’ten itibaren yeniden artmaya başlamış. 1992’de ise oran 487 imiş. Rusya Federasyonu’nda cezaevindeki nüfus arasında tutuklu veya cezası kesinleşmemiş kişi oranı yüzde 15.
Ayrıca Avrupa’nın iki büyük ülkesi Almanya ve Fransa’da, cezaevlerinde hükümlü ve tutuklu bulunanların sayısında 1992-2000 yıllarında hızlı bir artış yaşandı. Fransa’da 52 bin olan cezaevleri kapasitesi, tutuklu ve hükümlü bulunanların sayısının çok altında. Resmi verilere göre Fransa’da toplam 63 bin kişi cezaevinde bulunuyor. Almanya’da ise iki Almanya’nın birleşmesinden bu yana cezaevindeki insan sayısı en yüksek düzeye ulaştı. Federal İstatistik Dairesi’nin rakamlarına göre 2007 sonu itibariyle ülke cezaevlerinde 75 bin kişi tutuluyordu.
Avrupa’nın diğer ülkelerinde de cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısında son yıllarda artış meydana geldi. İngiltere’de 2005-2007 yılları arasında her 100 bin kişiden 148’i cezaevine atıldı. Polonya’da 100 binde 234 kişi, Çek Cumhuriyeti’nde 100 binde 185, İspanya’da 100 binde 145, Hollanda’da ise 100 binde 128 kişi cezaevinde atıldı.
Fransız cezaevlerinde 2007 yılında 115 kişi hayatını kaybetti ve 1200 kişi de intihara teşebbüs etti. Kaç kişinin sakat kaldığı konusunda ellerinde veri olmadığını belirten Delarue, polisin gözaltı sürecindeki muamelesini de eleştiriyor.
İnsan(lık)ı aç bırakan, totaliter terörüyle ezen, emperyalist ekonominin “mafyası” olarak anılan IMF/DB’siyle soyan kapitalizm her türlü melanetin biricik sorumlusu olmasıyla; sürdürülemezdir; sürekli bir krizdir…
Tam da bu noktada birisi bana, Arif Dirlik’in, “Eskisi gibi bir emperyalizm değil bu,”[6] sözlerini anımsatırsa; ben de ona Ümit Tanışır’ın, “Emperyalizm kapitalizmdir!”[7] saptamasını hatırlatarak eklerim: Ücretli kölelik sisteminin hâlâ bildik, tanıdık ve değişen içinde değişmeyenin ta kendisidir…
KAPİTALİZM KRİZDİR!
Kapitalizm krizdir!
Görmeyen, bilmeyen yok! Herkesin bilgisi dahilinde…
Küresel kriz, son 30 yıla damgasını vuran neo-liberal amentüyü de berhava etti, çökertti. Piyasanın her şeye kadir olduğunu, her şeyin metalaştırılıp özelleştirilmesinin, ticarileştirilmesinin en ideali olduğunu, devletin her tür müdahaleden uzaklaştırıldığı takdirde, kaynakların en etkin biçimde kullanılıp dağılacağını, bunun da topluma azami refahı getireceğini vaat eden inanış, iman, krizle dümdüz oldu.
Küresel deprem ile birlikte piyasaperestler hemen burjuva devletlerine sarılıp kurtarma operasyonları istediler ve piyasanın her şeye kadir olduğu inançlarında da böylece inkâra gittiler. Şimdi, krizi aşmada başrol devlette ve bir hesaplamaya göre, bugüne kadar çeşitli biçimlerde devletçe kriz ateşini söndürmek için yapılan müdahalelerin faturası 10 trilyon doları geçmiş durumda... Ama kriz, aşılmak bir yana, yeni bir dip yapmaya yönelişte...
Piyasaya iman, neo-liberalizme inanç, paradigma, krizle birlikte iflas edip yerle bir oldu...
Yani 1980 sonrasında neo-liberalleşerek, küreselleşerek, piyasalaşarak sermaye birikimi krizini aşmaya çalışan emperyalizm, finansallaşma oyunu ile de düşen kârlarını yükseltmeyi denedi ve bir dizi balon yaratarak ömrünü 2008’e kadar uzattı ama patlayan son balon, ortalığı fena dağıttı…
Tam da bu tabloda Cumhurbaşkanı Gül’ün, “İslâmî değerleri hayata geçirirsek küresel krizden daha az etkileniriz”[8] hurafelerine sarılarak gölgelemeye çalıştığı gerçeğin altını bir kez daha çizerek, hatırlatalım: Sürdürülemez kapitalizm krizdir; kaostur; yalandır!
Evet kriz içindeki kapitalizm, “sürdürülemez” olduğu kadarıyla da katmerli bir yalandır!
Bakın, Fareed Zakaria kriz içinde debelenen yerküreye dair neler diyor?
“(…) Tüm bunların ötesinde, kanımca geçen yıl [2008’de] sistemli bir çöküşle karşı karşıya kalmamamızın bir başka nedeni var. 1987’deki borsa çöküşünü, 1992’deki resesyonu, 1997’deki Asya krizini, 1998’deki Rusya borç krizini ve 2000’deki tekno-köpük çöküşünü atlatabilmemizi sağlayan neden. Sistem, sandığımızdan daha istikrarlı…”
“(…) tarihsel standartlara göre, günümüz dünyası, en güçlü uluslar arasında sürtüşmeden şaşırtıcı ölçüde uzak.”
“(…) Dolayısıyla bugün Doğu Avrupa iktisadî krizle karşı karşıya kalsa bile, aşırı-milliyetçilik, yayılmacı komünizm ya da etnik savaşa yönelmesi olası gözükmüyor.”
“(…) Ve dünya insanları kazanımlarını etnik savaş ya da işçi ütopyası gibi ideolojik kâbuslara prim vererek yitirmemeye kararlılar. Bunu daha önce yaptılar; bedelini biliyorlar.”[9]
Fareed Zakaria’nın satırlarını bir kez daha okuyun; kapitalistler aç bıraktıkları insan(lık)la, dalga geçiyorlar!
NE OLUYOR?
İktisat tarihçisi Neil Ferguson, ekonomik krizin bittiğini ilan etmenin zor olduğu kanısındayken; İngiliz Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, 20 Ekim 2009’de, büyük banka ve şirketlerin temsilcileri önündeki konuşmasında şu tarihsel gerçeğin altını çizdi: “Finans dünyasında hiç bir zaman, bu kadar az sayıda kişi, bu kadar çok sayıda insana, bu kadar büyük miktarda borç yapmamıştı...”
King’in saptaması, onu izleyenleri hayrete düşürürken; daha da ileri giden King, bankaların kaybetme olasılıkları büyük olmasına rağmen bu riskleri, kendilerini “batmalarına müsaade edilemeyecek kadar büyük” olarak gördükleri ve devletlerin onları nasılsa kurtarmak zorunda kalacağını bildikleri için aldıklarını ifade etti.[10]
Aynı konuda ‘The Guardian’dan Garry Younge da, “Bankacılara Saldırırken, Tamamen Çürümüş Sistemi Gözden Kaçırdık” başlıklı makalesinde, herkes bankacıların, maaşları dışında aldıkları ikramiyeleri konuşurken asıl sorunu, yani sistemin temelden çürüdüğü gerçeğini göremediklerine dikkat çekiyordu. [11]
Bunlara eklenmesi gereken bir diğer şey de Naomi Klein’ın bir makalesindeki krizin kapitalist sistemden kaynaklandığına ilişkin vurgusudur.
O hâlde “Ne oluyor?” sorusunu, “Kapitalizmin krizi yeniden, kesintisiz süreklilik kazanıyor,” saptamasıyla yanıtlayabiliriz…
Kolay mı? Prof. Dr. Nouriel Roubini’nin, ‘Financial Times’daki makalesinde “Bir gün bu köpük patlayacak ve bugüne kadarki en büyük varlık krizi yaşanacak,” vurgusuyla yeni bir kriz uyarısında bulunduğu…
Ünlü yatırım danışmanı Marc Faber’in de krize sebep olan sorunların henüz çözülmediğini ifade ederken, hükümetlerin para basarak refahı düşüreceğini ve bunun da savaşa yol açacağını ileri sürdüğü…
IMF Başekonomisti Olivier Blanchard’ın ise bazı gelişmekte olan ülkelerin kontrol edilemeyen sermaye hareketleri, balonlar ve rezerv birikimi riskiyle karşı karşıya olduklarını açıkladığı…
IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın da, küresel ekonomide kırılganlıkların sürdüğünü belirttiği tabloda “ABD hükümeti talebi canlandırmak için bütçe açıklarını artırıyor. Ama vergi gelirlerinde çöküşü tecrübe etmiş çoğu eyalet ve yerel yönetimler polisleri, öğretmenleri ve itfaiyecileri işten çıkarıp diğer yandan yoksullar için sosyal yardımları ve hizmetleri kesmek zorunda. Ülkenin daha yoksul kesimlerindeki çok sayıda eyalet ve yerel yönetim, federal hükümet mali durumları için büyük bir kurtarma girişimini üstlenmediği takdirde iflas tehlikesiyle karşı karşıya.
Dahası, gelir ve servet eşitsizliği yine yükselişte: Daha yoksul hanehalkları daha fazla işsizlik, maaş kesintisi ya da çalışma saatlerinde azalma riskiyle yüz yüze. Bütün bunlar da daha düşük işçi gelirlerine yol açıyor. Oysa Wall Street’te acımasız bonuslar adeta intikam alır gibi geri dönüyor. Ev fiyatları düşüp borsa yükselirken, zengin daha da zenginleşiyor, orta sınıf ve yoksullar - ki bu kesimin temel zenginliği hisse senetlerinden ziyade bir evdir - daha da yoksullaşıyor ve sürdürülemez bir borç yükünün altına giriyor,” diyor Nouriel Roubini…
Bu tablo, aynı zamanda bir açmazdır; çıkmazdır!
Hani kötülük üretme makinesi olan kapitalist “Küreselleşme”nin yol açtığı krizde zaman ilerledikçe sistemin zayıf halkaları kopma noktasına gelirken; Mahfi Eğilmez’in de, “Küresel sistem sallanmaya, sağda solda yeni balonlar çıkmaya ya da eskiden beri var olup da idare edilen balonlar patlamaya devam ediyor,” diye tarif ettiği türden!
Elbette bu işin bir yanı; bir de dünyanın borç içinde boğulma olasılığı söz konusu…
Küresel ekonomik kriz bir taraftan tüm dünya ekonomileri üzerinde olumsuz etkisini gösterirken, diğer taraftan dünya ülkeleri neredeyse borç içinde yüzüyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF), CIA ve IMD ‘World Competitiveness Yearbook 2008’ verilerine göre, toplam kamu ve özel sektörün yabancılara, yabancı para, mal ve hizmet karşılığı dahil ödemesi gerekli toplam dış borç miktarını gösteren “dış borç sıralamasında” dünyanın en büyük ekonomisi ABD başı çekiyor.
Buna göre ABD’nin 12 trilyon 250 milyar dolar toplam dış borcu (devlet ve özel sektör dış borç toplamı) bulunuyor. ABD’yi 10 trilyon 450 milyar dolar toplam dış borçla İngiltere, 4 trilyon 489 milyar dolar toplam dış borçla Almanya, 4 trilyon 396 milyar dolar toplam dış borçla Fransa takip ediyor.
Nüfusu 16 milyon olan Hollanda’nın 2 trilyon 277 milyar dolar, 4 milyon olan İrlanda’nın 1 trilyon 841 milyar dolar toplam dış borcu bulunuyor.
Japonya’nın toplam dış borcu 1.5 trilyon, İsviçre’ninki 1.3 trilyon dolar, İspanya’nınki 1.1 trilyon dolar düzeyinde.
Bunu 996.3 milyar dolarla İtalya, 826.4 milyar dolarla Avustralya, 758.6 milyar dolar ile Kanada, 752.5 milyon dolar ile Avusturya, 598.2 milyon dolar ile İsveç, 588 milyar dolar ile Hong Kong takip ediyor.
Danimarka’nın 492.6 milyar dolar, Norveç’in 469.1, Portekiz’in 461.2 milyar dolar toplam dış borcu bulunurken, dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi, ikinci büyük ekonomisi Çin’in toplam dış borcu 363 milyar dolar düzeyinde.
Rusya’nın 356.5 milyar dolar, 5 milyon nüfuslu Finlandiya’nın 271.2 milyar dolar düzeyinde toplam dış borcu bulunuyor.
Türkiye, 247.1 milyar dolarlık toplam dış borç stokuyla dünya sıralamasında 23. sırada.
Özetle dünya genelinde toplam dış borç tutarı 51 trilyon 780 milyar dolar. Bunun 22.7 trilyon doları ABD ve İngiltere’ye ait. İki ülke dünya toplam borç stokunun yüzde 43.84’üne sahipler. Bu ülkelere Almanya ve Fransa’yı da eklediğimizde 4 ülkenin toplam dış borç toplamı 31 trilyon 585 milyar dolara, dünya borç toplamındaki oranları da yüzde 61’e ulaşıyor.
Nihayet Jonathan Freedland’ın verileriyle, “Japonya gayri safi yurtiçi hasılasının iki katı kamu borcuna doğru yol alırken, ABD’nin borcu da neredeyse ekonomik üretimine eşit. Gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 89’una tekabül eden bir borç tahminiyle, Britanya da aşağı kalmıyor...”[12]
DUBAİ ÖRNEĞİ
Sonra Dubai örneğiyle açığa çıkan borç batağı, finansal kriz endişelerini yeniden canlandırdı…
‘Dubai World’, ‘Wall Street Journal’ın bir yorumcusunun deyişiyle “yatırımcıları, krizden çıkmaya ilişkin uzun dönemli varsayımları gözden geçirmeye zorladı.”[13]
‘The Daily Telegraph’ da Beckett’in Oyunun Sonu piyesindeki, “Telaşlanacak bir şey yok, olay kendi seyrini izliyor” sözlerini anımsatan bir yaklaşımla “Gelin hakkını verelim. Belki de Dubai yeni bir rekor kırmaya çalışıyordur. Önce bize en büyük binayı, en büyük kapalı salon ski slalomunu, en büyük eğlence parkını, en büyük alışveriş merkezini verdi. Dubai, şimdi de bize en büyük borç piyasası fiyaskosunu vermeye çalışıyor olabilir,”[14] diyerek dalga geçiyordu.
‘Bloomberg’, ‘Financial Times’, ‘Business Week’, aklınıza gelen hemen tüm finans piyasasıyla ilgili “blog”lar, “Dubai’nin buz dağının görünen ucu” olduğuna ilişkin yorumlarla doluydu.[15]
Özetle Dubai World’ün 59 milyar dolarlık borcunu ödeme zorluğuna düşmesi, dünyada yeni bir dip korkusu yarattı.
Dubai World’ün 59 milyar dolarlık borcunu ödeme zorluğuna düşmesi, Dubai Emirliği’nin toplam borcunun 80 milyar doları geçmesi piyasalarda ikinci çöküş döneminin yaşanacağı endişelerini yeniden canlandırdı…
Dubai Emiri El Maktum’un şirketi Dubai World alacaklılarına “paranızı altı ay ödeyemem” dedi; Maktum’un şirketlerinin borcu 59, kamu ve özel sektörün toplam borcu ise 80 milyar dolar!
Uluslararası rating kuruluşlarından Moody’s Dubai’nin ve sahip olduğu şirketlerin toplam borcunun daha önce açıklanan 80 milyar dolardan daha fazla olduğunu açıkladı. Moody’s borç rakamını 100 milyar dolar olarak tahmin ediyorken; Dubai World, 59 milyar dolarlık borcunun 26 milyar dolarlık kısmının yeniden yapılandırılması konusunda bankalarla görüşmeye başladı.
OECD, Dubai’deki borç krizi diğer ülkelerdeki kamu borçlarındaki tehlikeye de dikkat çekti. OECD, 30 ekonominin borçlarının 2010 yılında yüzde 100 büyüdüğü yönünde uyarıda bulundu. Rakam 20 yıl önceye göre iki kat artış anlamına geliyor. Japonya kamu borçlarının 2010 yılında yüzde 200 artacağı tahmin ediliyor. Bu oranın İtalya’da yüzde 127.3, Yunanistan’da yüzde 111.8 olması bekleniyor. Hükümetlerin artık vergi artışları yönünde sinyal vermesi isteniyor.
Batı’nın, emperyalistlerin Dubai’deki çöküşü küçümsemeye hakkı yok!
Çünkü Jonathan Freedland’ın deyişiyle, “Gelecek nesiller XXI. yüzyılın başındaki büyük çöküşün hikâyesini anlatmak için çocuklarını karşılarına oturttuklarında, anlatmaya kesinlikle Dubai adlı bir yerin ibret alınacak öyküsüyle başlayacaklar…”[16]
Kolay mı? İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülten Kazgan, Dubai’nin iflasının başta Avrupa olmak üzere dünya piyasalarını derinden etkileyeceğini belirterek, “2008’de krizi yaratan ABD olurken ABD’nin çıkışında etkilenme çok şiddetli oldu. İzlanda borçları nedeniyle iflas etti. Ama İzlanda küçük bir ülke olduğu için dünya bundan çok fazla etkilenmedi. Ama Dubai’ye bakıldığında durum çok ciddi. 60 milyar dolarlık borçtan söz ediliyor. Dubai’nin ödemesi gereken borcun büyük kısmı Avrupalı bankalara ait ve bu Avrupa’yı derinden sarsacak. Özellikle İngiltere ilk etkilenecek ülke olacak. ABD’de bankalar, sigorta şirketleri sürekli devlete finans kaynaklarını kısmayın çağırısında bulunuyor. Orada yardım alan bankalar toparlanıyor gibi görünüyor ancak diğer taraftan yardımı almayanlar zor günler geçiriyor. ABD içerideki finans bataklarını engellemek için önemli kaynak çıkardı. Bu da büyük bir balon yarattı. Yeni bir balonun habercisi de ABD’den geliyor. Dünya bu krizin yan etkilerinden kolay kolay kurtulmayacak,” dedi…
Yani “gösterişli büyüme modeli”yle tanınan Dubai’nin borçlarını ödeyememesi “kriz bitmedi” gerçeğinin altını bir kez daha çizerken; bankacılık kaynaklarına göre, uluslararası bankaların Dubai World şirketinde 12 milyar doları risk altında bulunuyor. Bu yüzden dün Dubai’ye büyük kredi açan HSBC’nin hisseleri yüzde 7’den fazla ve Standard Chartered’ın da yüzde 6 geriledi. Goldman Sachs’ın ilk tahminlerine göre, Orta Doğu’da önemli operasyonlar yürüten HSBC ile Standard Chartered, sırasıyla 611 ve 177 milyon dolar zarar edebilir.
Japonya’nın üç numaralı bankası Sumitomo Mitsui Financial Group’un da zararı birkaç yüz milyon dolara çıkabilir. Güney Kore hükümeti de, ülkenin finansal kurumlarının Dubai’de sadece 88 milyon dolarının risk altında olduğunu açıkladı.
Özetle dünya, Dubai’de yaşanan iflas paniğinin ikinci bir kriz dalgası yaratması endişesiyle çalkalanırken; ünlü yatırımcı Mark Mobius, Dubai’nin iflası durumunda dalga hâlinde iflaslar görülebileceğini açıkladı.
İLK ARA SONUÇ: KRİZ VE SINIF MÜCADELESİ
Kapitalizmin, 1929 sonrasında yaşadığı en büyük kriz devam ediyor.
Kriz sürecinde tüm iktisatçıların değerlendirmeleri ve ölçümleri ABD ekonomisi üzerinde yoğunlaşmış olsa da krizin bütün küresel ekonomileri benzer şekilde etkiliyor olması krizin yapısal bir yanının da olduğunu gözler önüne sermeye başladı.
Burjuva iktisatçılar için dahi kapitalizmin sürdürülebilirliği tartışmaya açılırken, şimdiye kadar sokak eylemlerinin sonucu olarak, Latin Amerika’yı saymazsak Belçika, İzlanda ve Letonya’da hükümetler devrildi. Yunanistan’da ise haftalarca süren sokak protestoları, hükümeti zorladı, ama düşüremedi. Ancak genel seçimlerde sağ koalisyon yenildi, PASOK yeniden iktidara gelirken komünist parti ve diğer sol partilerin oy oranını artırdı.
Görünen odur ki gelişmesi muhtemel olan mücadelelerin nasıl sonuçlanacağı birçok faktöre bağlıyken; emperyalist ülkelerin, kalkışma gündeme geldiğinde sosyal olanakların yetersiz kalması durumunda iç savaş tarzında hazırlıklar yaptığı tahmin edilmelidir.
Sorunu ele alan ‘The Economist’, siyasi bir sistemi istikrarsızlaştıran faktörleri sıralıyor: i) Sosyal eşitsizlik; ii) Uzun süren ekonomik durgunluk; iii) Yaygınlaşmış yolsuzluk; iv) Halktan kopmuş politikacılar; v) Ülke içinde etnik çatışmalar; vi) Geçmişte kalkışmaların yaşanmış olması; vii) Kendiliğindenci grevler ve işçi sınıfının zoru içeren mücadelesi; viii) Yoksulların yeterli olmayan bakımı; ix) İstikrarlı olmayan hükümetler; sık sık hükümet değişimi…
Karl Marx’ın ‘Kapital’indeki kâr oranlarının düşme eğilimi yasası uyarınca oluşan krizler ne doğrudan devrime yol açar ne de işçi sınıfının devrimci mücadelesini kendiliğinden yükseltir.
Krizin devrime yol açması için başka faktörlerin olgunlaşmış olması gerekir. Her hâlükârda kapitalizmin tarihinde yaşanmış ekonomik krizler, tek başına neden olarak, devrimleri beraberinde getirmedi.
Ancak krizlerin devrimlere yol açtığı örnekler de az sayıda değildir. Burada tartışma götürmez gerçek, ekonomik kriz ile devrim ve işçi hareketinin gelişmesi arasında zorunlu bir bağın olduğudur.
Her kriz, son tahlilde yoğunlaşmış bir sınıflar mücadelesidir. Her krizin sonunda birileri kazanır, birileri kaybeder. Müthiş bir çöl fırtınasının ardından oluşan yeni kum tepeleri gibi, krizle beraber topografya da değişir. Kriz, kurbanlar almadan bitmez, yeni bir istikrarı yakalayamaz. Bu sınıf mücadelesi, hem sermaye ile emek arasında cereyan eder, hem de sermayenin kendi arasında…
Bu her yerde olduğu gibi, coğrafyamız için de geçerlidir…
TÜRK(İYE) EKONOMİ-POLİTİKASI
‘Dünya Gıda ve Tarım Örgütü Zirvesi’nde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Yoksul ülkelerdeki içler acısı manzarayı izlediğimiz gibi zengin ülkelerdeki sınırsız tüketimi de görüyoruz. Bu dengesizliğin ve eşitsizliğin bir an önce giderilmesi şart,” demiş olmasını sakın ola ciddiye almayın!
Erdoğan da “eleştirdiği”ni yaratanlardandır!
EKONOMİK YIKIM
HSBC Yöneticisi Piraye Antika’nın, “Türkiye olarak biz krizin henüz başlarındayız, ortasında değiliz. Bu fırtına henüz dinmiş değil. Belirsizlikler var” derken; “Feci bir deprem’ olarak nitelediği küresel ekonomik krizin etkilerinin daha devam edeceğini belirttiği Türkiye’de Mustafa Koç da, “Bazı kötümserler ise iyileşme dönemine girdiğimiz yönündeki algıların yanıltıcı olduğunu savundular. Hepimiz iyimser olmaya daha yatkınız ama bugün için ne yazık ki ‘çok şükür geçti’ diyemiyoruz,” diye ekliyor!
Kaldı ki TEPAV, UNICEF ve Dünya Bankası’nın ortak araştırması, Türkiye’de krizin en büyük kent merkezindeki ailelerinin çoğunluğunun yaşamlarını olumsuz etkilediğini ortaya koydu.
Buna göre ekonomik yavaşlama, daha düşük gelir ve daha yüksek işsizlik sebebiyle Türkiye’nin en büyük beş kent merkezi Adana, Ankara, İstanbul, İzmir ve Kocaeli’deki ailelerin çoğunluğunun yaşamlarını etkiledi.
Ekim 2008- Haziran 2009 döneminde ailelerin neredeyse dörtte üçü gelirlerinde düşüş bildirdi. Krizin başlangıcında en yoksul ailelerin yüzde 90’ından fazlasının gelirleri düştü. Anket kapsamında görüşülen yoksul ailelerin üçte biri kamu hizmet faturalarını ödeyemediklerini, yüzde 9’u ise en azından geçici süreyle de olsa elektriklerinin kesildiğini belirtti.
Aileler eğitim gibi diğer yaşamsal giderlerini koruyabilmek için gıda harcamalarını azaltarak, gelirlerindeki düşüşe uyum sağladı. Kentlerde yaşayan yoksul ailelerden çoğu gelirlerini ve giderlerini dengeleyebilmek için komşularından, dostlarından, ailelerinden, topluluklarından ve kamu programlarından yardım aldı. Birçok aile zor döneme aşmak için borçlandı. En yoksul ailelerin yaklaşık beşte biri her türlü destekten yoksun kaldı.
2 bin 102 aileyle gerçekleştirilen anket, hanehalkının neredeyse dörtte üçünün gelirlerinde bir azalma olduğunu ortaya çıkardı. Krizin başlangıcında en yoksul ailelerin yüzde 90’ından fazlasının gelirlerinde düşüş oldu.
Krizden en çok etkilenen en yoksul yüzde 20’lik dilimdeki ailelerin dörtte üçü gıda tüketimlerini, aynı gruptaki ailelerin yarıya yakını da çocukları için gıda tüketimlerini azalttıklarını söyledi.
Ayrıca, bu grubun yüzde 29’u sağlık hizmetlerinden daha az yararlanmaya başladıklarını ifade etti. Kentlerdeki hane halklarının yaklaşık üçte biri son aylarda elektrik, su ve gaz gibi yaşamsal hizmetlerin faturalarını ödemekte zorlandıklarını belirtti. Faturaların ödenememesi nedeniyle ailelerin yüzde 10’unun en azından geçici olarak elektrik, telefon ve internet hizmetlerinden mahrum kaldı. Her 100 aileden 3-6’sı su ve gaz bağlantısı kesildi.
Kentlerdeki hanehalkının en yoksul yüzde 10’u nakdi veya ayni yakacak veya gıda desteği gibi kamu sosyal programlarından yararlanıyor.
Bu arada ‘The Economist’ de, 2010’un Türkiye için hayal kırıklığı yılı olacağını belirterek; dünyada sosyal patlama ihtimali en yüksek ülkeler arasında Türkiye’yi gösterdi ve ekonomik kriz nedeniyle çatışmaların artacağını yazdı.
Bu mümkündür…
Çünkü BM 2009 İnsani Gelişme Endeksi’nde 182 ülke arasında 79. sırada yer alan Türkiye’deki ekonomik durum karaya oturmuş gemiyi andırmaktadır…
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) ‘Bir Bakışta Bölgeler’ başlıklı raporuna göre, Türkiye bölgeler arasındaki büyüme farklılıkları açısından OECD ülkeleri arasında birinci sıraya oturdu. Güvenlikte de olumlu tablo çizmeyen Türkiye, ABD ile birlikte 2005’te kişi başına en fazla cinayetin işlendiği ülke oldu.
Bunların yanında Türkiye, büyümede 149 ülke arasında 29’unculuktan 136’ncılığa düştü. Rekor borçlanmaya karşın büyüme, Cumhuriyet döneminin altına düştü. Kredi borcunu ödemeyen yurttaş sayısı 1.2 milyona yaklaştı. 42 bin esnaf kepenk kapattı. Borç stoku 2009’un dokuz ayda 51 milyar lira arttı.
‘Management Centre GfK Türkiye’ tarafından gerçekleştirilen, ‘İş Dünyasında Satış ve Pazarlama Vizyonu Araştırması’na göre şirketlerin yüzde 60’ında satışlar düştü.
Bunlarla birlikte “Her gün 3 bin 322 kişinin evine ekmek götüremediği”[17] Türkiye’de Devlet İstatistik Enstitüsü’nün rakamlarına göre, çocuk nüfusu 27 milyon 429 bin 570 kişiden Türkiye’de: 2 milyon 700 bin çocuk eğitim hakkından yoksun; 2 milyon 500 bin çocuğun beslenme yetersizliği var…

BORÇLANMA, İŞSİZLİK VE AÇLIK
Kriz, işsizliği ve açlığı yaygınlaştırıp/ derinleştirirken; borçlanmayı da büyütmüştür…
2009 yılının dokuz ayında ferdi kredi ve kredi kartları borçlarını ödememiş kişilerin sayısı 1 milyon 157 bin 548 olarak belirlendi. Bankalara olan toplam borcu 120 milyar lirayı aşan yurttaşın bireysel borcu bütçenin yarısına ulaştı.
2009’un Eylül ayında, kredi kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı bir önceki 2009’un Ağustos ayına göre yüzde 8 artarak 103 bin 94’e çıktı. Aynı dönemde ferdi kredi borcunu ödemeyenlerin sayısı yüzde 33.4 artarak, 48 bin 704’ten 64 bin 954’e yükseldi.
2003-2007 döneminin “Lale Devri”nde, körüklenen tüketici kredisi ve kredi kartı borçlarının geri ödenmesinde, küresel krizle birlikte önemli güçlükler yaşanıyor. Daha şimdiden borcunu ödeyememiş ve kara listeye alınmış aile sayısının 2 milyonu aştığı görülüyor. Her ay, tüketici kredisi ve kredi kartı taksitini ödeyemediği için Merkez Bankası tarafından kara listeye alınan borçlu sayısı 150 bini aşıyor. Merkez Bankası tarafından ağustos sonunda 1 milyon 900 bine yakın olarak açıklanan kara listedeki borçlu sayısının ekim sonunda 2 milyon 150 bini bulduğu tahmin edilirken bu sayı, 2009 yılının sonunda 2.5 milyona ulaşacak.
Özetle konuya ilişkin veriler her iki aileden birinin borçlu olduğu ortaya koyuyor. Ailelerin geçiminin her yıl daha da zorlaştığı, ailelerdeki çalışan kişi sayısının artan işsizlik nedeniyle düştüğü, ailelerin yüzde 54.5’inin borçlu olduğu, ailelerin yüzde 83.5’inin 5 yıl içinde gelirlerinde olumlu gelişmenin yaşanmadığı ve ailelerin yüzde 39’unun ise gelirlerinin azaldığı ortaya çıktı.
Bunların yanında Hazine Müsteşarlığı verilerine göre 2009 yılı Ekim ayı itibariyle iç borç stoku 327.2 milyar TL oldu.
2008 yılının sonunda 274.8 olan iç borç stoku, 2009’un Ekim ayında 52.4 milyar TL artarak 327.2 milyar TL’ye ulaştı. 2004 Ekim ayı sonunda 225.6 milyar TL olan iç borç stoku, 2008 sonuna kadar 49.2 milyar TL artış gösterdi.
Bunlara göre de iç borçlardaki artış 2009’un ilk on ayında 52.4 milyar TL ile önceki elli ayda gerçekleşen 49.2 milyar TL’lik artışın üzerinde kaldı.
Emekçi katmanlarda borçlanmanın büyümesine yol açan başat faktör işsizliktir…
Türkiye’de her 3 işsizden biri bir yıldan uzun süredir iş arıyorken; 2.2 milyon kişilik işsizler ordusu kriz nedeniyle 4 milyon sınırını zorladı. 2008 yılında 1 milyonu aşkın işsiz İş-Kur’un kapısına dayandı.
Yani Türkiye 2009 Haziran ayındaki yüzde 13’lük işsizlik oranıyla OECD ülkeleri arasında zirvede yer aldı.
Gerçekten de işsizlik, özellikle kadınlar ve gençler kesiminde daha büyük dert olmaya devam ediyor. Yaşları 15-24 arasında olan gençler arasında işsizlik oranı yüzde 23, tarım dışında ise genç işsizliği yüzde 29... Bu, her 100 gençten 30’unun işsiz olması demek ki, ürkütücü bir oran. 26.3 milyonu 15 yaşın üstünde olan kadın nüfusumuzda işgücüne katılma oranı yüzde 27... Yani çalışabileceklerin 12 milyonu, ev kadını, ev kızı... İş pazarına çıkan kadınlardan, tarım dışında işsiz kadınların oranı yüzde 24’e yakın (erkeklerde yüzde 15)... Resmi olarak 1 milyon, sayılmayanlarla birlikte 2 milyon işsiz kadın var...
Ve açlık, yoksulluk…
TÜİK’nun verilerine göre AKP iktidarının yedinci yılında Türkiye’de 374 bin aç, 11 milyon 74 bin de yoksul insan var! Kırsal alanda yaşayan her 100 kişiden 35’i yoksul!
Yine TÜİK’in verilerine göre Türkiye’nin yoksulluk tablosu şöyle:
* Yoksulluk oranı, 2008’de bir önceki 2007 yılına göre 0.68 puan azalarak yüzde 17.11’e düşmüş. TÜİK’in kayıtları 2007’deki yoksulluk oranını yüzde 17.79 düzeyinde gösteriyor…
* Türkiye’de 2008 yılında fertlerin yaklaşık yüzde 0.54’ü, yani 374 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, yüzde 17.11’i yani 11 milyon 933 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında…
* 2007’de yüzde 0.48 olarak tahmin edilen açlık sınırının altında yaşayan fert oranı, 2008’de yüzde 0.54’e yükselirken, yoksul fert oranı ise yüzde 17.79’dan yüzde 17.11’e geriledi…
* Köylerde yoksulluk yaygın; kırsalda yaşayanlarda 2007’de yüzde 34.80 olan yoksulluk oranı 2008’de yüzde 34.62’ye, kentsel yerlerde yaşayanların yoksulluk oranı da yüzde 10.36’dan yüzde 9.38’e düşmüş…
* Yoksulluk, fertlerin çalıştıkları işe ya da işsizliğine göre de yakıcı sonuçlar üretiyor; öyle gözüküyor ki düzgün bir işi olanlar, yani ücretli ve maaşlılar arasında yoksulluk oranı yüzde 5.93’e kadar (2008) geriliyor. Yevmiyeli bir işe bakanlarda bu oran üçte bire (yüzde 28.56) yakın. Yoksulluk oranı kendi hesabına çalışanlarda (ki bunların çoğu temizliğe giden kadınlar, evde bir şeyler örüp satanlar ya da benzeri işler yapanlardan oluşuyor) yüzde 24.10 gibi yüksek oranlara ulaşıyor…
* En yüksek yoksulluk riski tarım sektöründe. Tarımda çalışanlarda yoksulluk oranı 2007’de yüzde 32.05 iken, 2008’de yüzde 37.97 olarak tahmin ediliyor…
* Sanayi sektöründe çalışanlarda 2008’de yoksulluk oranı yüzde 9.71, hizmet sektöründe çalışanlarda yüzde 6.82 oldu…
* İş arayanların yüzde 17.78’i, okuryazar olmayanların yüzde 39.59’u, ilkokul mezunlarının yüzde 13.44’ü, lise mezunlarının yüzde 5.64, yüksekokul, fakülte ve üstü mezuniyete sahip olanların da binde 71’i yoksul…
* Yoksulluk, bakmak zorunda kalınan çocuk sayısıyla orantılı artıyor. Ataerkil veya geniş ailelerdeki fertler için yoksulluk oranı ise yüzde 21.79 olarak tahmin edildi…
Yani en iyimser varsayımlarla bile Türkiye’de 374 bin kişi aç, yaklaşık 12 milyon kişi yoksul…
Günde 229 kuruşun üzerinde geliri olanları aç, 639 kuruşun üzerinde geliri olanları yoksul saymayan Türkiye İstatistik Kurumu’na göre kırsal kesimlerde yaklaşık her üç kişiden biri, kentlerde yaklaşık her 10 kişiden biri yoksul…
Gündelikçilikle hayatını kazanan her üç kişiden biri, her 100 ilkokul mezunundan 14’ü, her 100 tarım çalışanından 38’i yoksullukla boğuşuyor…
Açlık sınırı altındaki bu insanların oranı 2007’ye göre arttı. Yoksulluk sınırı altında yaşayanların oranı ise yüzde 17.11!
AÇILAN SERVET MAKASI VE ZENGİNLER
Kamu-Sen’in açıklamasında, Türkiye’de hâlen en düşük gelire sahip 14 milyon kişinin, toplam gelirin yalnızca yüzde 6.1’ini aldığı ifade edilerek en yüksek gelirli 14 milyon kişinin de toplam gelirin yüzde 44.4’ünü aldığı belirtildi. OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı bozukluğunda Türkiye 3. sırada.
Türkiye’de en düşük gelirli grup ile en yüksek gelirli grup arasında yaklaşık 7.3 kat fark bulunduğu vurgulanan açıklamada, uluslararası bilim çevrelerine göre, bu farkın 8 kat olması durumunda ülkede sosyal patlamalar yaşandığı belirtildi. Danimarka’da nüfusun yüzde 2.1’i, Norveç’te yüzde 2.9’u, Almanya’da yüzde 10.4’ünün yoksulluk sınırının altında kaldığı vurgulanan açıklamada, bu rakamın Türkiye’de yüzde 17.11, ABD’de yüzde 18.4 olarak tespit edildiği belirtildi.
Evet, Türkiye’de zenginler ve yoksullar arasındaki fark katlanarak açılıyor. TUİK’in açıklamasına göre en zengin ile en yoksul arasındaki fark 8 kat; ancak bu, “resmi” fark; fiili farkın çok daha fazla olduğunu artık herkes görüyor, biliyor!
Özetle nüfusun 1. yüzde 20’lik dilimi gelirin yüzde 46.9’una; nüfusun 2. yüzde 20’lik dilimi gelirin yüzde 21.5’ine; nüfusun 3. yüzde 20’lik dilimi gelirin yüzde 15.2’sine; nüfusun 4. yüzde 20’lik dilimi gelirin yüzde 10.6’sına; nüfusun 5. yüzde 20’lik dilimi gelirin yüzde 5.8’ine sahip… Ayrıca nüfusun yüzde 20.6’lık kesimi yoksulluk sınırı altında yaşıyor Türkiye’de…
Ya zenginler, burjuvalar, lanetli egemenler mi?
Sadece birkaç örneği sıralamak bile yeter de, artar bile…
Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş, 2009’un ilk 9 ayında 60 milyon lira net dönem kârı açıkladı…
Sabancı Holding, 2009 yılının dokuz aylık döneminde 1 milyar 57 milyon lira net kâr gerçekleştirdi...
Türkiye İş Bankası’nın 9 aylık konsolide net kârı 2 milyar 21 milyon TL’ye ulaştı…
Deniz Bank kârını 430 milyon liraya yükseltti…
Vakıf Bank kârı yüzde 65 arttı…
Ziraat Bankası, 2009 Eylül ayı itibariyle bankanın net kârının 2 milyar 670 milyon lira olarak gerçekleştiğini açıkladı…
18 Kasım 2009’da Türkiye’nin önde gelen üç holdingi 9 aylık sonuçlarını açıkladı. Koç Holding 1.1 milyar lira net kâr ettiğini bildirirken, Sabancı Holding’in 9 aylık net kârı 1 milyar lirayı aştı. Doğan Holding de 60 milyon liralık net kârla ilk 9 ayı kapattı…
Ayrıca İstanbul Borsası’nda işlem gören 17 banka 9 ayda toplam 11.2 milyar lira net kâr açıkladı. 17 bankadan 3’ünün kârı düşerken, 14’ünün arttı. Yüzde 30’un üzerinde kâr artışı sağlayan 11 banka var. Bankaların toplam kârındaki artış ise yüzde 39 oldu…
En yüksek net kârı Garanti Bankası açıklarken, en yüksek kâr artışı Denizbank’ta gerçekleşti…
Koç Holding, 2009 yılının ilk dokuz ayında 33 milyar TL konsolide satış geliri ve 2.8 milyar lira faaliyet kârı elde etti. Böylece 30 Eylül 2009 itibariyle Koç Holding’in net kârı 1.1 milyar liraya ulaştı… Özetle Türkiye milli gelirinin yüzde 9’u Koç’ta!
REJİMİN SORU(N)LARI
Ulaşılan koordinatlarda, kriz ve polarizasyonla kuşatılmış T. “C” esasta bir rejim tartışması içindedir. Eski(yen) siyasal rejimimiz artık sürdürülemez durumdadır. Yeninin ne olacağı konusundaki tartışma ve kavga süreci ise derinleşerek, yaygınlaşmaktadır. (Ergenekon süreci, Kürt, Ermeni açılımları, Alevi Çalıştayı, vd’leri bu sürecin parçalarını oluşturuyor.)
Kriz ve polarizasyon Türkiye için yeni bir eşiktir; bu konuda TÜSİAD’ın Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç, “Sokaklara ifade özgürlüğünün sınırlarını aşan gösteriler, hatta çatışmalar olarak yansıyor. Gelişmelerden ülke adına çok ciddi endişe duyuyoruz.” “Siyasette yaratılan gerginlik ortamı, her türlü kışkırtmaya uygun bir zemin oluşturuyor. Kutuplaşma bizi ülke olarak öngörmediğimiz ağır sonuçlara sürükleyebilir,” derken; yükselen işsizlikle gelebilecek sosyal sorunların, bu toplumsal kutuplaşma ile birleşmesinin “telafisi imkânsız” zararlara yol açabileceği uyarısında bulundu…
Hayır; Ayşe Kadıoğlu’nun, “Bugün Türkiye’de, cumhuriyetin ilk yıllarında tesis edilmiş olan vesayetçi rejim altüst oluyor,” saptaması; “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasal bir oluşum ve siyasal yaşamda aktif ve belirleyici aktör olduğunu, tüm çıplaklığıyla”[18] ortadayken doğru değil…
Sözü edilen süreç, devasa çatışmalar ve alt üst oluşlar olmadan tüketilemez!
Modern siyaset ve devlet teorilerinden biraz olsun nasibini almış birisi, coğrafyamızda “vesayet” sorununun, kaynağı sınıfsal (yapısal) olan ceberutluğun tabandan gelen basınçlar olmadan çözülemeyeceğini bilir… AKP patentli ucuz beklentiler adına “ham hayaller” kurmaz…
Türkiye’deki “vesayet” sınıfsal (yapısal) özellikler taşıyan uluslararası hegemonya sisteminin, mali sermayenin Türkiye ekonomisi, toplumu üzerindeki “vesayeti” dışında tanımlanamaz…
O hâlde rejimin soru(n)larını sınıfsal realiteleri “es” geçmeden ele almalıyız; hatta “AKP Açılımı” denen düzen için düzenleme girişiminin de nihayetinde bir “milli birlik projesi” olduğunu; veya “Neo-Osmanlı”cılık denen şeyin de Türkiye’deki yeni sermaye yapılanmasının doğrudan ihtiyacı ve bu yöndeki arayışların göstergesi olduğunu asla unutmadan!
Dan Bilefsky’nin deyişiyle, “Türkiye’nin yakalandığı yeni bir ‘Ottomania’ laik milliyetçilerle dindar Müslümanları birleştiriyor”ken;[19] “Türkiye’de artık moda ‘Yeni Osmanlıcılık’…”[20]
Gerçekten de ‘The Financial Times, Türkiye’nin dış politikasını masaya yatırdığı ‘Türkiye’nin Osmanlı Misyonu’ başlıklı analizde, “Bir zamanlar Batı’ya dönük olan Türkiye, AKP hükümetiyle sultanlar tarafından yönetilen sınırlarla ve topraklarla yeniden bütünleşti,” derken; Avni Özgürel de -bu eğilimi açıklarcasına!- ekliyor: “… ‘Yeni Osmanlılık’, aslında Teşkilât-ı Mahsusa’nın projesiydi…”
Kim ne derse desin; T.“C”nin tüm tarihsel eğilimlerini bünyesinde taşıyan “Yeni Osmanlıcılık”; ABD emperyalizminin Türkiye’den beklentilerinin çeşitlenmiş olmasıyla ilişkilendirilebilir...
Örneğin, Türkiye’nin “yeni” dış politikası, bir büyük gücün dış politikasının uzantısı olarak yorumlanabilir. Yeni İsrail politikası, Suriye yakınlaşması ise, İsrail’in yalnızlık, kuşatılmışlık algısını güçlendirerek, ABD’nin (Obama yönetiminin) Ortadoğu politikalarına direncini azaltmayı; Suriye’yi de İran’dan uzaklaştırmayı amaçlıyor olabilir. Bu yorumlar eğer gerçeği yansıtıyorsa, Türkiye’nin ABD’nin bölge projelerine, olayların akışına daha fazla kapılması, şimdi sahip olduğuna inandığı manevra alanını, karar alma kapasitesini de giderek kaybetmesi beklenebilir.
Görülüp, kavranması gerek; Ceyda Karan’ın deyişiyle, “Türkiye ABD açısından önemini artırdı…”
Çünkü Tevfik El Medini’nin işaret ettiği gibi, “AB üyeliği ihtimalinin azalmasıyla Doğu’ya yönelen Türkiye, ılımlı İslâmi bir güç olarak Araplara açılımcı bir sosyal model sunmaya çalışıyor. İsraillilerin ve Batılıların ‘Yeni Osmanlıcılık’ diye adlandırdığı bu politika gerçekten de bölgede liderlik hedefliyor. Bu durumdan ABD de memnun…”[21]
Nihayet ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakındoğu işlerinden sorumlu Bakan Yardımcısı Jeffrey Feltman, Türkiye’nin Ortadoğu’da “güçlü, giderek artan ve olumlu” bir rol oynadığının altını çizerek, “Türkiye’nin Kuzey Irak’ta yerleşik Kürt teröristlerle ilgili olarak güvenlik meselelerinin olduğu aşikâr, ancak genel anlamda Türkiye, Irak’ın istikrarına katkıda bulunmada çok olumlu bir rol oynadı,” derken; Türk(iye) dış politikası, ABD emperyalizmi için Ortadoğu’da gidişatı etkileyebilecek, bölünmeleri giderebilecek ve yeni ihtimalleri ortaya çıkarabilecek önemli imkândan birisi ve Marc Lynch’in dediği gibi, “Obama’nın vizyonuyla da örtüşüyor”![22]
“SONUÇ YERİNE”
Diyeceklerimi noktalıyorum;
Emin Alper’in, “Neo-liberalizm çağında demokrasi içi boş bir kabuk mu?”[23] sorusuna “Evet, kesinlikle!” yanıtını veren birisi olarak; öne çıkardığı dinamikleriyle bugünün; çok farklı bir yarına kapı açacağını düşünüyorum…
Çünkü “Tarihin hızlandığı yıllarda yaşıyoruz”![24]
Tarih hızlanırken; yarının, geleceğin ne olacağınaysa; bugündeki mücadele ve örgütlülüğümüzün karar vereceğinden şüphe duymuyorum…
TEMEL DEMİRER

N O T L A R
 [1] “Değişim, her şeyi değiştirir…” (Mercedes Sosa.)
[2] Melahat Ala, “Yoksulluk ve Küresel Çözümsüzlük”, DOKS, Ekonomi, Sosyoloji ve Politika Dergisi, (e-dergi), http://www.paradoks.org, ISSN 1305-7979, Yıl:5 Sayı:2 (Temmuz-2009)
[3] Daron Acemoğlu, “Yoksulluğun Panzehri Demokrasi”, Esquire, 18 Kasım 2009.
[4] José Saramago, Not Defterimden, Çev: Nesrin Akyüz, Turkuvaz Kitap, 2009, s.77.
[5] Max Horkheimer, Alacakaranlık, Çev: İlknur Aka, Kırmızı Yay., 2009.
[6] Arif Dirlik, “Eskisi Gibi Bir Emperyalizm Değil Bu”, Birikim, No:248, Aralık 2009, s.67-72.
[7] Ümit Tanışır, “Emperyalizm Kapitalizmdir!”, Ekmek&Özgürlük, No:4, Aralık 2009, s.18-19.
[8] Emine Dolmacı-Bayram Kaya, “Cumhurbaşkanı Gül: İslâmî Değerleri Hayata Geçirirsek Küresel Krizden Daha Az Etkileniriz”, Zaman, 8 Kasım 2009, s.11.
[9] Fareed Zakaria, “The Roots of Stability”, Newsweek, Özel Dosya, “Is That All?”; Aralık 2009-Şubat 2010, ss.8-10.
[10] The Independent, 21 Ekim 2009.
[11] The Guardian, 25 Ekim 2009.
[12] Jonathan Freedland, “Dubai’nin Sonu Baştan Belliydi”, The Guardian, 1 Aralık 2009.
[13] Wall Street Journal, 27 Kasım 2009.
[14] The Daily Telegraph, 27 Kasım 2009.
[15] Ergin Yıldızoğlu, “Sabahları Napalm Kokusuna Bayılıyorum”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2009, s.13.
[16] Jonathan Freedland, “Dubai’nin Sonu Baştan Belliydi”, The Guardian, 1 Aralık 2009.
[17] Meliha Okur, “Her Gün 3 Bin 322 Kişi Evine Ekmek Götüremiyor”, Sabah, 17 Kasım 2009, s.10.
[18] Ahmet İnsel, “PKK ve TSK”, Radikal İki, 30 Ağustos 2009, s.1-4.
[19] Dan Bilefsky, “Türkler Geçmişlerinde Yaşıyor”, International Herald Tribune, 4 Aralık 2009.
[20] Daniel Steinvorth, “Türkiye’de Moda Osmanlı Nostaljisi”, Der Spiegel, 12 Kasım 2009.
[21] Tevfik El Medini, “… ‘Yeni Osmanlıcılık’ ABD’yi de Memnun Ediyor”, Müstakbel, 5 Aralık 2009.
[22] Marc Lynch, “Erdoğan Ortadoğu’daki En İlginç Şahsiyet”, Foreign Policy, 7 Aralık 2009.
[23] Emin Alper, “Neo-Liberalizm Çağında Demokrasi: İçi Boş Bir Kabuk mu?”, Birikim, No:248, Aralık 2009, s.41-47;
[24] Ergin Yıldızoğlu, “11. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2009, s.4.








 



 
 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Devrimci Teori

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.06 Saniye