DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
AB ÜYELİĞİNE BİÇİLEN HAYALİ ROL
Haberler
3 Ekimde Türkiyenin AB ile tam üyelik görüşmelerinin “hazmetme” sınırıyla karar altına alınması ve ucu açık üylelik görüşmelerinin nasıl bir sonuçla biteceğinin bilinmezlikleri arasında AB biçilen hayali ‘kurtuluş’ rolü yeniden pompalandı.Ama gerçektende AB’nin Türkiyeye biçtiği rol neydi ve kendi  halklarına işsizlik,açlık ,yoksulluk,faşizm,ırkçılık ve ayrımcılıktan başka birşey vermeyen  AB’nin Türkiye emekçilerine özgürlük,refah ve  eşitlik getirmesini beklmeke kadar  gerçek dışı birşey olamaz. Burjuva   medyanın ve yazar çizer takımının  , Türkiye’nin “bir büyük uygarlık projesi”ne dahil olduğu; “büyük bir reform hamlesi” başlatarak Avrupayla “demokrasi, hukukun üstünlüğü ve pazar ekonomisi”nde birleşeceği söylene dursun ,Türkiye halklarını her bakımdan yeni  yıkımların beklediği ortada duran gerçeklerdir. Türkiyenin, 3 Ekim TC devleti   emperyalist sermayenin birliği olan AB ile, “üyelik müzakereleri”nin başlatılması kararın yeni bir durum ifade etse,egemen sınıfla ve AKP hükümeti bu  AB balonunu emekçi halkaları aldatmak için  bir araç olarak kullanma çabasındadır.

 Kuşkusuz  TC devletinin  AB’ye üyelikte nasıl bir gelişme katedeceğini  emperyalistleirn  çıkarları belirleyecektir. Bu yönüyle, “müzakere süreci”nin nasıl sonuçlanacağı üzerinde etkide bulunacak gelişmeler bugünden tüm yönleriyle belirlenemese aşağı yukarı nasıl bie seyir izleyeceğini görmek hiçde zor olmasa gerek. Kesin olan birşey varki oda,emperyaşlist tekelllerin gerici birliği olan   AB’nin başlıca emperyalist ülkelerinin Türkiye ile ilişkilerinde kendi çıkarları yönünde önemli bir adım daha attıklarıdır. Bu, 3 Ekim 2005 kararının ABD’nin, İngiliz emperyalistleriyle birlikte ve AB’ye bir “Truva Atı” yerleştirme taktiğinin mi, Almanya-Fransa’nın Doğu’ya açılma, Ortadoğu ve Asya’daki çıkarları için Türkiye’yi daha etkin biçimde kullanma politikasının mı ürünü olduğundan bağımsız nensnel olarak  böyledir.
 3 Ekim 2005 “anlaşması”nın Türkiye’nin refahı, istikrarı, kalkınması, demokratikleşmesi yönünde vb. “büyük atılım sağlayacağı” kara propagandası ise, gerçeğe tümüyle aykırı ve tamamen  emekçileri  yalanlarla aldatma  amaçlıdır. Bu kara propaganda, sermaye politikası ve burjuva  medyanın bugüne kadar ki propagandasını da yalanlamaktadır. 3 Ekim’i, “Türkiye tarihinin bir dönüm noktası” ilan edenler, 2 Ekim 2005’e kadar, Türkiye’nin “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu” güzellemesini eksik etmediler. Türkiye, 2 Ekim 2005 akşamına kadar da “demokratik”ti; “uygar”dı, durmadan “büyük reform hamleleri gerçekleştiriyor”du, vs. Bu iddia, on milyona yakın işsize, asgari ücretle çalıştırılan 4.5 milyon emekçiye, günde bir dolar karşılığı parayla yaşam savaşı veren 16  milyon insana (bu sokak infazlarına, işkencelere, Kürt ulusunun inkarına ve imhasına  karşın ileri sürülüyordu. Onlara göre ülke istikrar içinde kalkınıyordu ve vatandaşları mutluydular! 3 Ekim’i “demokrasi, hukukun üstünlüğü, pazar ekonomisine giriş” vb bakımlardan “yeni başlangıç” ilan edenler ,demek ki tüm bu konularda bugüne kadar gerçek dışı konuşmuş-yazmışlardır. Bunun açıklık kazanması kazanç sayılır mı, tartışılır!
 Ancak ortada, daha kapsamlı çarpıtma ve  pebpe yalan  olduğu; bunun için elbirliğiyle burjuva, liberal ve reformist yazr çizer takımı ve  çevrelerin elbirliğiyle çalıştıkları da bir gerçektir. İlk olarak, burjuva demokrasisinin AB’den ihraç edileceği üzerine propaganda inandırıcı olamaz. Batı Avrupa’nın Fransa, Almanya gibi başlıca ülkelerinde, dolaysız olarak halkların mücadelesiyle sağlanmış burjuva demokrasisinden geriye gidişin hız kazandığını Türkiye’nin gerici yazar ve politikacıları dahi inkar edemezler. 11 Eylül 2001’den bu yana demokratik hakları budama programları sürdürülüyor. İngiliz gericiliğinin polise “şüphelendiğini öldür” yasaları hazırladığı sır değil ve Türkiye’nin generalleri bu yasaların örnek alınmasını hükümete “salık verdiler.” AB’de sosyal hak kısıtlamalarının sürdüğü; milyonlarca işsizin varlığına karşın işten atmaların kolaylaştırıldığı, çalışma süresinin ücret artışı olmaksızın uzatılması ve vergi indirimi yönünde büyük sermayeye yeni olanaklar sağlayan yasal değiştirmelere gidildiği de biliniyor. Öyleyse, buradan ihraç edilecek bir hak söz konusu değil. Aksine en yakın örneğinin Fransa, Belçika ve Almanya’da görüldüğü üzere, bu ülkelerin emekçileri de sosyal-siyasal haklar için mücadele ediyorlar. Böylece başka bir yol olmadığını da gösteriyorlar.
 “Türkiye’ye akacak yabancı sermayenin aş ve iş sorununu çözüm rayına oturtacağı” vb. üzerine söylemde tümüyle hayalden ibarettir.  Pazarın gelişmişlik düzeyi, teknolojik olanaklar, ucuz işgücü, iletişim ve ulaşım kolaylığı vb sermaye hareketlerini etkilemekte; karın yüksek olduğu yerlere “akış” gerçekleşmektedir. Yabancı sermayenin ileri sürüldüğü gibi “büyük meblağlarla gelmesi” durumunda da işçi ve emekçilerin durumunda iyileşme olmamaktadır. Bu kapitalizmin gerçeğidir. “AB’ye girmiş de durumu kötüye gitmiş hiçbir ülke gösteremezsiniz” iddiası ise, tarımı ve sanayisi büyük emperyalist ülkeler yararına “dumura uğratılmış” Yunanistan,İspanya,Portekiz vb. gibi üye ülkelerin açıklamalarıyla yalanlanmıştır.
 Türkiye, eğer emperyalist ağababalarınca gerek görülürse AB’ye  girecektir. Ortada, işçi ve emekçiler için iyileşmeye gidileceğini gösterir bir her hangi veri yoktur. Görüntüyü kurtarmak babından kimi hukuki-siyasal düzenlemelerle halk kitleleri ikna edilmeye çalışılacaktır hepsi bu.Çeşitli milliyetlerde emekçi halklarımızın demokrasi,özgürlük ve  daha iyi bir yaşamı kurabilmelerinin yolu  en başta ABD ve AB emperyalistlerine karşı mücadele ederek devrim ve sosyalizm mücadelesini yükseltip yaymaktan  geçiyor.Gerisi halkların gözüne kül serperek  emekçileri sanal çözümlerle oyalamaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir
 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
Эlgili Konular

Haberler

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Ьretimi: 0.07 Saniye