DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
Devrimci Hareket ve Milliyetçilik
Analiz Polemik
Türkiye devrimci ve komünist hareketinin içinde ve saflarında ulusal sorun, her zaman en duyarlı konulardan birisini oluşturmuştu. Bunda şaşılacak bir yan olmadığı açıktır. Dünya proletaryası ve halklarının deneyimi, ulusal soruna ilişkin sağ ve "sol" sapmaların, özelliklede ezen ulus milliyetçiliğinin kökünün kazınması ve proletaryanın (ve diğer emekçilerin) enternasyonalist bir bilinçle eğitilmesi için yürütülen savaşımının, aslında sınıfın, burjuvazinin ideolojik, siyasi ve örgütsel boyunduruğundan kurtuluşu savaşımının en önemli bileşenlerinden birisi, belki de birincisi olduğunu göstermiştir. Gerici egemen sınıflar ve belli tarihsel koşullarda küçük burjuvazi de içinde olmak üzere tüm mülk sahibi sınıflar, işçileri ve diğer emekçileri "ortak ulusal çıkarlar" söylemiyle aldatmaya ve onları sözüm ona sınıflar uşak bir nitelik taşıyan "ulusa! devlet'lerinin sadık uyrukları ve gönüllü köleleri konumunda tutmaya her zengin en büyük özeni göstermişlerdir.
 Kendi tarihsel misyonunu yerine getirmek, yani kapitalizmi yıkmak, proletarya diktatörlüğünü kurarak sosyalizmi inşa etmek isteyen ve bunun için savaşan işçi sınıfı ve onun komünist öncü müfrezesi, yalnızca egemen sınıflarının milliyetçi demagojisini etkisizleştirmeye çalışmakla yetinemez; onlar, bu temel görevlerini kazanabilmek için en "devrimci" ve en "sol" nüansları da içinde olmak üzere milliyetçiliğin bütün tür ve varyantlarının bütünüyle bağların koparmalı ve "bütün ülkelerin işçileri birlesiniz" belgisini yaşama geçirmelidirler
 . Komünist hareket, gerek tek tek her ülkede. gerekse uluslararası ölçekte işçilerin birleşik sınıf örgütlerinde toplanmaları ve küçük burjuva devrimci demokrasiyle aralarına kesin ve kalın bir çizgi çekmeleri için çaba harcar. Bunun, ezilen ulus ve milliyetçilerin ve proleter olmayan emekçi sınıf ve katmanların emperyalizme, gericiliğe vb. karşı yürüttükleri devrimci savaşımların desteklenmesi yada böylesi devrimci akımlarla eksiksiz dayanışma  içinde olunmasıyla asla çelişmediği bellidir. Sınıf bilinçli proletarya, kurulu düzen karşı savaşan tüm muhalefet akımlarını destekler ve gerek propagandası ve gerekse eylemiyle onların üzerinde kendi proleter hegemonyasını sağlamak için savaşım verir;ancak kızıl bayrağının küçük burjuvazinin bayrağı karıştırılmasına hiç bir biçimde izin vermez. Burada söz konusu olan, komünist hareketin kendini var olma hakkının kıskançlıkla ve bağnazca savunulması ve onun genel demokratik hareket içinde erimesine izin verilmemesidir. Lenin 1920’de söylediği gibi,
“ 3. Enternasyonal, sömürgelerin ve geri kalmış ülkelerin burjuva demokratlarıyla geçici bir ittifak kurmalıdır, ama onlarla kaynaşmamalı ve en ilkel biçimde olsa da, proleter hareketin bağımsızlığını bağnazlıkla korumalıdır.” (Ulusların kendi Kaderlerini Tayin Hakkı.s,189)
Türkiye devrimci hareketi, 1960'ların ikinci yarısında, Cumhuriyet dönemi boyunca ilk kez kitlesel bir güç olarak tarih sahnesine çıkmayı başardığında, Türk milliyetçiliğinin ve Kemalizm’in ideolojik etki ve vesayeti altındaydı. TKP'nin bir ideolojik tasfiye süreci yaşadığı ve egemen sınıfların etki alanı içinde bulunan reformist ve sol Kemalist bir partiye dönüştüğü biliniyor. Enternasyonalist ve anti-komünist bir perspektife sahip bir komünist hareketin bulunmadığı 1960lar koşullarında, devrimci gençlik, işçi, köylü vb. eylemlerinin sloganlarına, istemlerine milliyetçi ve Kemalist bir bakış açısının damgasını vurması nesnelerin doğası gereğiydi. Dönemin devrimci hareketinin başını çeken FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) ve Dev-Genç'in (ve onun içinde yer alan çeşitli siyasal eğilimlerin) ideolojik bakışına söyle bir adım atmak, bunu doğrulamak için yeterli olacaktır. O donemde devrimci hareketin ideolojik ve siyasal yönünü belirlemede söz sahibi olan odakların, yani Aybar, Aren-Boran, Belli, Kıvılcımlı, Perinçek vb. revizyonist kliklerin hepsi de, aralarındaki önemsiz farklılıklara karşın, TKP'nin geleneksel sol Kemalist, sosyal-şovenist, burjuva ve ordu kuyrukçusu çizgisini 1960’lı yılların yeni devrimci kuşağına taşımışlardır.
 İşçi sınıfının görece genç oluşu, yani kırla göbek bağım tam olarak kesememiş olması ve anti-kapitalist savaşımının henüz boyutlanmadığı koşullarda komünist öncü müfrezesinden yoksun olan sınıfın eyleminin genel demokratik hareketin gölgesinde olması, Türk milliyetçiliğinin ve Kemalizm’in etkisini güçlendiren, ya da bu etkinin kırılmasını engelleyen bir başka önemli faktördü. Öte yandan, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle Bayar-Menderes kliğini deviren MBK ( Milli Birlik Komitesi)'nin tanıdığı sınırlı demokratik özgürlükler (ki bunlar ünlü 1961 anayasasında anlatımı bulmuştu) de Kemalizm’in ve ordunun sözüm ona ilericiliğine ve "ulusal birliğe" ilişkin yanılsamanın güçlendirmeye hizmet ettiler. Kendisine 27 Mayıs darbesinin sonunda bir "devrim" umudu bağlanan burjuva ordusunun, zamanın AP hükümetiyle elele 15-16 Haziran 1970'teki büyük işçi direnişine İstanbul ve İzmit'te ilan edilen sıkıyönetimle karşılık vermesi, 9 Mart 1971'deki tasfiye operasyonuyla "sol cunta" hayallerinin yıkılması ve 12 Mart faşist darbesinin beyaz terörü, söz konusu milliyetçi ve Kemalist yanılsamalara ' sosyal pratiğin indirdiği ağır darbeler oldular.
    Öte yandan, TKP/ML  Hareketi'nin ve onun kurucusu İ. Kaypakkaya yoldaşın  tezleri de  Türk milliyetçiliğine ve onun Türkiye devrimci hareketi üzerindeki etkilerine ağır bir teorik bir darbe indirdi. Kaypakkaya yoldaşın ulusal soruna ve Kurt ulusal hareketine enternasyonalist ve Marksist-Leninist yaklaşımı ve -bazı hatalı yanlarına karşın- Kemalizm’den tam hız ideolojik kopuşu sağlayan  değerlendirmeleri, ileriye doğru atılmış büyük bir adım oluşturuyorlardı.
   Türkiye devrimci hareketinin 1971 çıkışının diğer iki temsilcisi olan THKP-C ve THKO, tüm radikalizmlerine karşın bu revizyonist prangadan kurtulamamışlardır. Bazı istisnalar bir yana THKP-C kökenli hareketlerin  1971’den bu yana Kemalizm’den ve Türk milliyetçiliğinden-özellikle pratik siyaset anlamında- önemli ölçüde uzaklaşmış olmalarına karşın, bu konuda kendi ideolojik geçmişleriyle bir hesaplaşmaya hala girmemiş ve Mahir Çayan'ın Kemalizm’i ve Türk milliyetçiliğini yücelten saptama ve analizlerini hala eleştirmemiş olmaları da, bu alanda katedilmesi gereken mesafenin tüketilmekten uzak olduğunu göstermektedir.
M. Çayan. "Kesintisiz Devrim 1-2 " adlı yazısında şöyle diyordu:
“Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci milliyetçilerinin bir milli kurtuluş işidir. Kemalizm’i bir burjuva ideolojisi, bütün küçük burjuvazinin veyahut asker-sivil ayağı zümrenin ideolojiyi saymak kesin yanlıştır.
“ Kemalizm küçük burjuvazinin en sol, , en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında, anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden Kemalizm, devrimci milliyetçilerin, emperyalizme oldukları radikal politik tutumdur” (Toplu Yazılar. S.375
12 Mart dönemini izleyen yıllarda Türk milliyetçiliğinin, Kemalizm’in ve burjuva ordusuna ilişkin yanılsamaların Türkiye devrimci hareketi üzerindeki etkisi yavaş yavaş azaldı. Ancak, 20 Temmuz 1974'te, CHP-MSP hükümeti döneminde Türk ordusu Kıbrıs'ı işgal ettiğinde ülkeyi saran şovenizm dalgasına Türkiye devrimci hareketini oluşturan güçlerin büyük çoğunluğunun aktif ya da pasif bir bicimde destek vermesi. 1970'li yıllarda Türkiye devrimci hareketinde önemli boyutlara varan bir CHP kuyrukçuluğunun varlığı ve gene aynı dönemde Kürt halkı ve Kürt ulusal hareketine ilişkin sosyal-şovenist yaklaşımların  yaygılığı  vb.,  bunun  yarı-kendiliğinden, acılı ve eşitsiz gelişen, hatta yer yer tersinden bir süreç olduğunu gösteriyordu. 1960'ların sonlarından bu yana geçen süre içinde. kapitalizmin gelişmesine, işçi sınıfının niceliksel büyümesine bağlı olarak burjuva ordusu ve devletinin gerici ve karşı-devrimci karakteri daha da derinleşmiş ve belirginleşmiş, askeri ve sivil bürokrasinin yönetici kademeleri emperyalizmle ve işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle daha da kaynaşmış, 1960'ların   ikinci  yarısında, Aybar, Aren-Boran. Belli, Kıvılcımlı.
 Nitekim, Kürt ulusuna ve  Kürt ulusla hareketine karşı sosyal-şoven bir çizgi izleyen Ş. Hüsnü, TKP’den farklı olarak Kürt ulusunun kendi yazgısını belirleme hakkını tanımasına ve Kürt ulusla hareketini Türkiye proletaryasının önemli yedek gücü olarak görmesine karşın, H. Kıvılcımlı’ da TKP’nin burjuva ordu ve  devlet kuyrukçuluğundan kurtulamamış, daha da ileriye giderek Türk ordunsun “devrimciliği” nin teorik temellerini kurmaya girişmişti. 27 Mayıs askeri darbesini göklere çıkaran Kıvılcımlı, 12 Mart faşist darbesini de ünlü,” Ordu kılcını attı” sözleriyle selamlamıştı.
  Perinçek vb. revizyonist kliklerinin Türkiye devrimci hareketini içine hapsettikleri teorik kısırlık ve yoksulluk, yer yer önemli ölçüde asılmış ve en  önemlisi Türkiye devrimci hareketinin çeşitli bileşenleri, bir dizi yengilerin ve -daha çok-yenilgilerin deneyimiyle sıkı bir "eğitim" sürecinden geçmiş bulunuyor: Ama bütün bu gelişmelere, 12 Eylül faşist cuntasının ve  onun uygulamalarının, 1980'lerin ikinci yarısında ayağa kalkan Kürt ulusunun görkemli kurtuluş hareketi'nin ve hatta bizzat egemen sınıfların-en azından bir kanadının –Kemalizm’den yavaş yavaş uzaklaşmasının ("İkinci Cumhuriyetçilik"), Türk milliyetçiliğinin, Kemalizm’in ve "ulusal birlik" ideolojisinin etkilerine daha da yıkıcı darbeler indirmesine karşın, bu alanda katedilmesi gereken mesafenin hiç de az olmadığı unutulmamalıdır.
  Unutulmaması gereken bir başka  şeyse, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki uzlaşmaz karşıtlık ve bundan kaynaklanan sınıf savaşımı devam ettiği sürece ezen ulus milliyetçiliğinin ve bunun daha inceltilmiş biçimlerinin olduğu gibi ezilen ulus milliyetçiliğinin de varlıklarını uzun bir zaman dilimi boyunca sürdürecekleri gerçeğidir. Sınıflar ve sınıflar arasındaki savaşım devam ettiği sürece, proletaryanın ideolojik, siyasal,örgütsel bağımsızlığını ortadan kaldırma, onu kazandığı mevzilerden geriye atma, elde ettiği zaferlerden yoksun bırakma girişimleri kesintisiz olarak sürecektir. Demek ki, burjuvaziyle proletarya "ulusal birlik", "toplumsal uzlaşma" projelerinin, "yen!" kılıklar altında yeniden ve yeniden karşımıza dikildiğini göreceğiz. O halde Kemalizm’in ve Türk milliyetçiliğinin, teori ve pratik alandaki gelişmelere, Türkiye komünist ve devrimci hareketinin kazandığı deneyim birikimine karşın, bir tehlike olmaktan çıktığı düşüncesi bir ham hayalden başka bir şey değildir. Hiç kimse bundan, yerimizde saydığımız ya da donup dolaşıp ayni yere geldiğimiz sonucunu çıkaramaz elbet. Söz konusu olan, diyalektiğin yasasına uygun olarak Marksizm-Leninizm’le oportünizmin (ve onun bir bicimi olan milliyetçi sapmaların) daha ve daha üst düzeyde çarpıtmaları, yeniden ve yeniden hesaplaşılmalıdır.
Bugünkü dünya ve Türkiye koşullarında milliyetçilik. Türkiye komünist ve devrimci hareketini başka kanallardan da tehdit ediyor. Her şeyden önce, uluslararası komünist hareketin  ve  onun   kollarının   zayıflığına bağlı olarak, halkların kurulu düzene karşı tepkilerinin milliyetçi! (ve köktendinci), ideolojik ve siyasal biçimler altında dile gelmesi olgusuyla karşı karsıya bulunuyoruz. Revizyonist blok’un  çökmesi  ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla başlayan süreç, uluslar ve milliyetler arasında  daha da  yoğunlaştırmış  bulunuyor.   Bu   durum, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan da da bir dizi milliyetçi ve revizyonist   akım   ve   eğilimi,   Marksizm-Leninizm’in ulusal soruna ilişkin bakış açısını sorgulamaya ya da olumsuzlamaya götürmektedir. (Başkalarının yanı sıra  A. Öcalan vb.lerinin ulusal soruna ilişkin Marksist-Leninist yaklaşıma saldırıları anımsansın ) İkincisi; Türkiye devrimiyle Kürdistan devrimi arasındaki orantısızlığın ; Türkiye komünist ve devrimci hareketi kitleselleşmekten,  işçi  sınıfı  ve  diğer  emekçiler arasında önemli bir güç olmaktan uzakken, PKK'nin, Türkiye ve bölge ölçeğinde bir güç haline gelmiş obn Kürt ulusal hareketine önderlik ediyor olmasının yarattığı  ideolojik basınçla karşı karşıya bulunuyoruz. Bileşenleri  arasındaki  farklılıklar bir yana,  bir bütün olarak Türkiye komünist ve devrimci hareketi, bugün için, hem Kürt ulusuna karşı enternasyonalist görevlerini
getirebilmekten, nem de işçilerin ve diğer emekçilerin önemli boyutlara varan hoşnutsuzluk ve tepkilerini devrimci kanallara akitabilecek güç, örgütlülük, yetenek, kararlılık ve taktiksel ustalıktan uzak görünüyor. Milliyetçilik! dalgasına ideolojik etkisini kırmanın yolu son çözümlemede elbette ki işçi sınıfı ve halle hareketinin (ve Kürt ulusal hareketinin) Marksist-Leninist bir önderliğe kavuşturulmasından geçiyor. Ama şimdiki durumda bile, qerek Türkiye ve Kürdistan'da ve gerekse dünyada komünist hareketin göreli zayıflığı ve komünist olmayan devrimci, milliyetçiliği ya da köktendinci akımların günümüzdeki egemenliğinin geçici bir olgu olduğunun unutulmamsı gerekir.-



Yugoslavya’nın bölünüp parçalanmasında  Bosna ve Kosova da yaşananlar, Arafat'ın başını çektiği ve Abbas’ın derinleşerek sürdürdüğü FKO önderliğinin siyonistlerle uzlaşarak Filistinlilere göstermelik bir devlet bile vermeyen bir anlaşmayı imzalaması, Azeri ve Ermenilerin 1988'den bu yana kanlı bir tartışmaya sürüklenmiş olması,  Çeçenistan ve Angola trajedileri ve Saddam’ın yıkılması sürecinde Güney Kürdistan önderliğinin ABD’nin işgalinde aktif rol üstlenmesi vb.  burjuva ve küçük burjuva milliyetçiliğinin proletarya ve halkların sorunlarına hiç bir gerçek ve kalıcı çözüm getirmediğinin, getirmeyeceğinin en taze ve acı kanıtlarıdır. Proletarya ve halkların demokratik, ulusal ve toplumsal özlemlerini karşılamaları olanaklı olmayan ve önderliklerinin oportünist ve uzlaşmacı çizgileri nedeniyle emperyalist devletlerin manipulasyonlarına açık olan bu akımlara karşı ideolojik savaşım ve burjuva ve küçük burjuva milliyetçiliğinin çıkmazının somut ve canlı bir biçimde sergilenmesi, bugün, her zamankinden daha büyük bir önem kazanmasıdır. Dolayısıyla Kemalizm’in ve Türk milliyetçiliğinin etkilerine karşı, birinci planda tutulması gereken ideolojik savaşımının, özelde ezilen ulus (Kürt) milliyetçiliğinin ve genelde burjuva ve küçük milliyetçiliğinin devrimci ve komünist-hareket üzerindeki ideolojik savaşımla birleştirilmesi ve Kürt ulusal hareketinin kazandığı başarıların yaratabileceği baş dönüşmesine izin verilmemesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Herhalde hiç bir aklı başında insan, bütün Marksist-Leninist ilke ve yaklaşımlarımızın ödünsüz bir tarzda savunulmasının, bizim Kürt ulusal hareketiyle eksiksiz bir dayanışma içinde olmamızla, gerek propagandamız ve gerekse eylemimizle Kürt ulusunun-ayrı devlet kurma hakkı da içinde  olmak üzere bütün haklarını savunmamızla çeliştiğini ileri süremeyecektir.   
 Dahası, Türkiye ve Kürdistan gibi geri ve bağımlı ülkelerde emperyalizmin boyunduruğu kırılmadan, kapitalizm yıkılmadan, demokratik devrimden sosyalist devrime kesintisizce geçilmeden ve sosyalizm inşa edilmeden proletarya ve halkların ulusal zulümden, eşitsizlikten ve onun kalıntılarından tam olarak kurtulamayacakları, yüzyılımızda yaşanan devrimlerin deneyimlerince yeniden ve yeniden doğrulanmıştır. Marks ve Engels,     
  "İnsanın insan tarafından sömürülmesi ortadan kaldırıldığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürülmesi de ortadan kaldırılmış olacaktır. Ulusun kendi içindeki, sınıflar arasındaki uzlaşmaz karşıtlıklar ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun başka bir ulusa beslediği düşmanlık da son bulacaktır." (Komünist Parti Manifestosu. S .72.73) diyorlardı.
 Ulusal kurtuluşla toplumsal kurtuluş arasına bir çit dikilmeye, bu iki kopmaz bağlarla bağlı olgunun birbirinden koparılmaya çalışıldığı bugünkü konjönktüre gerçek ulusal kurtuluşun ancak toplumsal kurtuluşla  sağlanabileceğini   söyleyen Marksizm-Leninizm’in geçerliliği kanıttanmış  temel önermesinin sıkıca savunulması her zaman olduğundan daha da çok gereklidir.





 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Analiz Polemik

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.06 Saniye