DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
MİLİTAN DEVRİMCİ SANATÇININ ADI YILMAZ GÜNEY
Özgür Kürsü
Sanatın bir devrim silahı haline getirmeyi bir devrimci görev binle Yılmaz Güney , 1 Nisan 1937 yılında Adanın Yenice köyünde  doğdu. Yedi çocuklu ırgatbaşı Siverekli ve Muşlu Kürt bir ailenin çocuğudur. Kan davası nedeniyle topraklarını terk etmek zorunda kalan yoksul bir ailenin çocuğudur Güney. Güney bu durumu gerek mücadelesinde ve gerekse sanatında sürekli
Olarak işleyerek Türkiye gerçekliğine ışık tutar.
"O'nun coşkulu ruhu, arayışları, kimi kez gezginci serseri ruhu, başkaldırısı bir çok devrimcinin isyancı ruhunu anımsatıyor. Onlar gibi darağacını yaşamla, kendi öz deneyimleriyle dolduruyor. Birikim ard arda filmler olarak yansımaya başlıyor. "Acı", "Ağıt", "Baba", "Umutsuzlar" la 1970 sonrası toplumu uyutan film salgınlığına karşı sürekli mücadele etti. Sorumlu ve militan bir sanatçı oldu. "Halkın sanatçısı, aynı zamanda halkın savaşçısı olmalıdır" diyordu. Kanımızca bu bir sanatçı olarak en ayırıcı niteliğidir. Sosyalist sanatçı, aynı zamanda bir savaşçı olduğunu da bilmek zorundadır. Şimdilerde kaç kişi gösterebiliriz böyle düşünen ? Zaaflara karşı mücadele etmenin önemini şöyle anlatıyordu: "Dışa karşı mücadelenin temel koşullarından biri, iç birlik ve sağlamlılıktır. İçten çürük ve tutarsız olan  hiç bir şey dışa karşı başarılı olamaz."
Türkiye'nin cezaevlerini dolaştı. Kayseri, Ankara Kapalı, İzmit, Toptaşı, Sağmalcılar, İmralı ve Isparta. Sanatçılar, romanlar ve öyküler yazdı. "oğluma Öyküler", "Soba", "Pencere Camı" ve "İki de Ekmek istiyoruz". Sonuncusu Ankara Cezaevi'nde çocuk mahkumların ayaklanmasını anlatıyordu. Daha sonra bu ayaklanmayı, dışarı da çektiği tek film olan "Duvar"da anlatacaktır.
Güney, hapisten film yöneten tek yönetmendir belki dünyadaki. Kürdistan'da feodalizmin çözülüşünü anlattığı "Sürü", "Düşman” ve hatta son filmi "Yol'u cezaevinden yönetmiştir. Cannes Film Şenliği'nde Costa Gavras'ın "Kayıp"ıyla birlikte birincilik ödülünü alan "Yol"; Kürdistan ve Türkiye manzaralarıyla ülke gerçeği üstünde bir gezintidir sanki. Ve daha mücadelenin yükselmediği bir dönemde, atini bir özgürlük rüzgarı gibi ovalardan dağlara doğru uçuran Ömer'le yükselişin müjdesini verir.
Güney, sanatçının yalnızca sanatıyla uğraşmasını isteyenlere çok kızar. "Kardeşim ben sanatçıyım, doğru, ama benim sanatım düşüncelerimin sadece bir parçasıdır. Bütünü değildir. Ben bir proleter devrimciyim. Sanatı araç olarak, devrimin bir aracı olarak görüyorum" diyor. Militan bir siyaseti olmak isteğini açığa vuruyordu. arkadaşları, "Sen devrimin Maksim Gorki'si olacaksın" dediğinde, "Ben devrimin Maksim Gorki'si de olurum. Lenin'i de olurum" dediğini söylüyorlar, "Ben kendimi sınırlamam" diyordu, "siyaseti de sanatı da yapanın". Sınırlamamak anlamında doğrudur söyledikleri. Ancak, devrimci her işi profesyonelce yapar. Aynı anda hem Gorki, hem Lenin olmak zordur. Devrimcinin yaşamında öncelikler vardır. Ya Gorki olacaksın, yani en iyisi. Bütün bir ömrü vereceksin bu kavgaya. Ya da Lenin, yine en iyisi ve yine bütün bir ömür. Sanatçı öncünün yanındadır. Ama önder olması zordur. Onun önderliği sanat alanındadır çünkü.
Güney, sanatı bir ara; olarak görmesine karşın, hiç bir zaman basit bir ayna olarak görmedi sanatı. Bir propaganda aracı da değil. Yarattıkları önce sanat eseri olduğu için etkili oldular. Yanlı olduğunu açıkça ilan eden gerçek sanat eserleri yarattı O.
Siyasal tavrını 1978'de çıkardığı Güney dergisiyle açıkladı. Otobiyografisinde, "Cezaevindeyken, Güney adlı bir sanat ve kültür dergisi çıkardım" diye yazar. Gerçekte bu dergide; Türkiye devriminin yolunu ve Türkiye devriminin sorunlarını araştıran bir Yılmaz Güney var. Bu konuda yanlışlar da yapmıştır doğrular kadar. Ancak büyük bir içtenlikle iyiyi ve güzeli aramış, sosyalizme yürekten bağlı kalmıştır. Siyasal yönlerini eleştirmek ayrı bir yazı konusu olmalı mutlak.
Anti-revizyonist saflarda yer alıyordu ve Marksizm’e yönelmişti 0, Sürekli kendini aşmaya çalışıyor, sürekli gelişiyordu, Güney dergisine gönderdiği ve dergiyi eleştirdiği bir yazısında kendi için şunları söyler:
"Ben, içinden geldiğim sınıf ve üretim faaliyetlerinden ötürü, çeşitli nitelikte zaaflar taşıyan bir adamım. Geçmişimde, siyasi sınıf bilinci yetersizliğim nedeniyle, bilimsel sosyalizme ters düşen görüşlerim, tavır ve davranışlarım olmuştur. 0 zamanlar da bu olumsuzlukların bilincindeydim. Özellikle Selimiye, aklım başıma gelmesinde önemli bir yer tutar. Selimiye'nin dar olanakları içinde bile olsa, olumsuzluklarımın kökünü kurutmak için kendi içimde aman-siz bir sınıf mücadelesi vermeye koyuldum. Yine biliyordum ki, devrimden önce sosyalist bir bilinç, ve ahlaka tam anlamıyla sahip olmak mümkün değildir. Çünkü, gerçek anlamda sosyalist bilinç ve ahlaka sahip olmak için, bizzat sosyalist üretim ilişkileri içinde olmak ve bu ilişkilerin özüne inanmak gerekir... Sınıflar var oldukça o kalıntılara tekabül eden anlayışlar da, varlığını sürdürecektir.
"Uzun ve titiz çalışmaların sonunda, Yılmaz Güney'i bir bütün olarak, olumlu  ve olumsuz yönleriyle ele alıp değerlendirdiğimde, olumlu yönlerin ağır bastığını ve  gelişen yönünün bilimsel sosyalizmden yana olduğunu gördüm.
" Özellikle Selimiye'nin son günlerinden ve Selimiye sonrası Ankara Cezaevi'nde olsun, Kayseri Cezaevi'nde olsun halkına nasıl yaralı olacağım konularında titiz bir arayışa yöneldim.
"Ve kendime dedim ki:
"Gerçeğe uygun olmayan temelleri üzerine kurulu olan her şey, gerçeğin ateşi karşısında erir, yıkılı. Hayatındaki yalanlara, zaaflara, o yalanlara, zaaflara tekabül eden bütün ilişkileri, nesnel koşulların el verdiği oranda temizle. Yalnız kalmaktan korkma. Gerçeksini güçlendirecektir."
Yılmaz Güney, gerçeklere yaslanıp hep proletaryanın sınıf çizgisine doğru ilerlemeyi seçti. Onun devrimci sanatıyla, devrimci politik kişiliğini birbirinden ayırmamalıyız bu nedenle. 0, kavgasına ve inançlarına tutkuyla bağlı bir dava adamıydı. Halkını tanıyor sorunlarını biliyordu. Sinema sanatı, onun devrim mücadelesindeki en önemli silahıydı. 0, Isparta Yarı Açık Cezaevin de yatarken 12 Eylül bastırmıştı. Toplam 40 yıl ceza isteniyordu Güney dergisinde çıkan yazılarından ötürü. Senaryoları sırf altında "Y. Güney" imzası olduğu için geri çevriliyordu. Bu koşullarda yurt dışına çıkmaya karar verdi. Onu bu karara iten, kendisinin de belirttiği gibi, daha fazla içerde yatma korkusu değildi. Benim için cezaevinde daha uzun süre kalma korkusu olsaydı, yurdumdan daha önce ayrılırım." Ama, sinema yapamayınca 11 Ekim 1981'de yurt dışına çıktı. 'Ben sanatçıyım ve sanatımın odak noktası sinema . Sinema yapmak benim için hayat kazanmaktır, yeniden hayat kazanmaktır. Ne ki son uygulamalar beni can damarımdan koparttı" diyordu çıkışında. "Böyle dönemde, Türkiye'de yapabileceğini hiçbir şey kalmadı. Türkiye için bir şeyler yapabilmek, ezilen halk ve ulusların mücadelesine aktif olarak katılabilmek için Türkiye’yi geçici olarak ayrılıyorum." Yılmaz Güney, geçici olarak ayrıldığı kesine bir daha dönemedi. Cezaevi yaşamının bir mirası olan kanser illeti yapıştı basına. Buna rağmen "Duvarı" çekti. Türkiye-cezaevi koşullarının anlattığı film, Batılıları tedirgin etmişti. Türkiye'deki açık cezaevlerini ve cezaevi direnişini desteklemek için Paris'ten Strasburg'a düzenlenen uzun yürüyüşe aktif olarak katıldı. Yeni ameliyat olmuştu ve çok hastaydı. Paris Kürt Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı.
9 Eylül 1984’te Paris'te öldü. Zamanı yetmemişti. Daha çok işi vardı yapacak. 47 yaşındaydı. "Üç ay daha ayağa kalksam yeter" diyordu son günlerinde. Hep daha ileriye gitti, hep çalıştı ve üretti. Aslında Yılmaz Güney yarım kalmış bir türküdür, bitmemiş bir destandır ve sonuca ulaşmamış, tam anlamıyla zaferi kucaklayamamış  bir isyandır. Herkes yarım bırakıp gider bir şeyleri. Ama, onun iyiye ve güzele doğru başlattığı uzun yürüyüşü yarım kalmıştı. Sanırız insanın yüreğini sızlatan da bu.



Yılmaz Güney öldüğünde on yaşında olan çocuklar şimdi otuzundalar. O'nun eserleri yasaklar zincirini uzun yıllardan sonrası kırdı. Oysa, yeni kuşakların bu devrimci militan sanatçıyı tanıması şarttır.
Sanatın, devrim davasına adayan Güney'e göre: "Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır. Yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez. 0, devrimci mücadeleye organik bir biçimde bağlı olmalıdır. Bu nedenle devrimci bir sanatçı O ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür. 0 her şeyden önce bir devrimcidir, militandır, sanat devrimin bir aracıdır, bir silahıdır" diyordu.    :
Yılmaz Güney, böylece üstünde her zaman gürültüler kopan "bağlanma" ve "yanlılık" sorununa, örgütlülük sorununa yalın bir açıklık getiriyordu.
O'na göre, devrimci sanatı, devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yüklüydü. Devrimci sanat da bu görevleri yerine getirmede mücadeleye bağımlı bir araç. Ancak, böyle olması sanatta mekanik bir yaklaşımı, kuru slogancılığı savunduğu anlamına gelmiyor, tam da tersi. "Umut'tan 'Sürü'ye, oradan da "Yol"a; kişilerin maceralarından yola çıkarak; bir toplumu, değişimi anlatıyor, kişiselden evrensele giden yolu buluyordu 0 derin gözlemciliğiyle kanımızca Güney "Sadece doğru fikirleri ve toplumsal yaşamı; hikaye, şiir, roman, film ve benzeri kalıpları içinde kabaca yansıtan, sanatı kuru slogan düzeyine indiren tutum, niyeti ne olursa olsun devrimci saflarda çok karşılaşacağız. Ve böylesi ucuzluklarla mücadele etmek devrimci görevdir” diyordu 0. Devrimci sanatçı bugünün görevleriyle sınırlamıyor, devrimci sanatçı sosyalist toplumu kuracak insanların duygularını, düşüncelerini ve bilincini eğitmede büyük ve önemli bir rolü olacağını düşünüyordu. Bu eğitim işini; ilk bakışta göze batmayan, ama bir bütün oluşturan ayrıntılara dikkati çekerek yerine getirmeye çalışıyordu. Böyle bir yaklaşımı, sosyalizmi kuracak olan insanlara ayrıntıların önemini kavratacağını ve onları uyanık, kavrayış yetenekleri yüksek, geniş ufuklu insanlar haline getirmekte yardımcı olacağını söylüyordu. " Devrimci sanatçı, devrimci görevleri temel almalıdır" ilkesinden hareket eden Güney, sanatını daima bu doğrultuda kullanmaya çalıştı.    
  Sevenleri, O'nu en son 21 Nisan 1984'te Paris'te Bastille Meydanı'nda başlayan uzun yürüyüşün başında gördüler. Güney ölmeden önce son günlerinde, " Çok üşüyorum, beni komünarların battaniyesine sarın"' dediğini söylüyor. O'nu "komüncülerle" sardılar. 9 Eylül 1984'de yitirdiğimiz Yılmaz Güney, Paris'te Pere Lachaise'de komünarlarla birlikte yatıyor artik.
Bir sanatçının niteliğini belirleyen ölçütün toplumsal pratik olduğunu söyleyen, halkların kardeşliğine, onların kurtuluş kavgalarına ve sosyalist ideale yürekten inanan, Türk ve Kürt halklarını kardeşliğinin simgesi, militan aydın, militan sanatçı Yılmaz Güney'i, asi yüreklerimizde taşıdığımız sevgi ve saygıyla anıyoruz.

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Özgür Kürsü

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.05 Saniye