DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
Benediktov'un dilinden 'Stalin ve Hruşçov Hakkında'
Dünden Bugüne
Sosyalizmin ekonomik temelinin kuruluşu, faşizmin yenilgiye uğratılması ve savaş sonrası ekonominin yeniden inşası gibi tarihsel görevlerin başarıldığı “Stalin Dönemi” çok tartışıldı ve tartışılıyor. Yine 20. Kongre’yle girilen süreçte Sovyetler Birliği’nin sosyo-politik ve sosyo-ekonomik karakterlerinin ne olduğu tartışmalara konu oldu ve oluyor. ‘91 yıkımı, tüm bu tartışmaları daha geniş bir perspektiften ve yeni sorularla ele alma gereğini adeta koşulladı.
 V. Litov’un kitabı, Stalin ve Kruşçev (Hruşçov) şahsında yürütülen tartışmalar ekseninde politik, iktisadi ve toplumsal gerçeklere ayna tutuyor. Sorunlara daha yakından bakma fırsatı yaratıyor.

Yayına V. Litov’un hazırladığı kitap, Tarım ve Köyişleri Halk Komiserliği (Bakanlığı) bünyesindeki değişik görevlerden sonra, 1938-58 döneminde Tarım Halk Komiserliği sorumluluğunu üstlenen İvan Aleksandroviç Benediktov’la yapılan görüşmelerden oluşuyor.
‘80’li yılların başında gerçekleşen söyleşilerin ilk bölümü ancak 1989’da “Ülkemiz İkinci Bir Hruşçov’a Dayanamaz” başlıklı kısmı ise 2003’te yayınlanma imkanı bulmuş. Çünkü, Benediktov’un öngördüğü gibi, başvurulan dergiler ortaya çıkan metni yayımlamayı kabul etmemişler.
Birinci baskısı geçtiğimiz Şubat’ta “Yazılama Yayınevi” tarafından yapılan bu 103 sayfalık kitap, Stalin’in önderlik ettiği süreç ile Kruşçev ve ardıllarının yönettiği dönemin değişik yönleriyle değerlendirilmesini içeriyor. Açık sözlü, tarihsel gerçekler karşısında objektif olabilmeyi önde tutan, diyalektik materyalist yöntemi kullanma hünerine sahip Benediktov, İ. Litov’un, “geçmişi anlama çabasının samimiyetine” inanarak, sorularını berrak sözlerle yanıtlıyor.

Genel geçer laflar etmiyor, Benediktov. Söz kalabalığı da yok tarzında. Yalın, net ve inanarak konuşuyor. Süreçleri bizatihi yaşamış ve yine olup bitenler hakkında yeterince düşünmüş olmanın özgüveniyle tartışıyor, iddialarda bulunuyor, değerlendirmeler yapıyor.
Söyleşinin şanssızlığı, İ. Litov’un, muhatabının, dönemin Sovyetler Birliği hakkındaki kimi vurgularına ve ‘91 yıkımını öngören sözlerine sorular sormaması, o konularda bir düşünsel enerji sarf etmemesi. Oysa ‘80’ler dünyasında, Stalin’in önderlik ettiği dönem kadar, 20. Kongre sonrası sürecin gerçekleri de çok önemliydi.

Benediktov, soruları yanıtlarken, Sovyetler Birliği tarihi içinde belirli dönemlerde adları öne çıkmış Tuhaçevskiy, Vişinskiy, Beriya, Mehlis, Mikoyan, Malenkov, Jukov, Yagoda, Yejov ve Voznozenski gibi bireyler hakkında da kimi bilgiler sunuyor, gözlemlerini, düşüncelerini anlatıyor.

Stalin’in önderliği, Politbüro’nun işleyişi, Stalin’in önderlik tarzı, kolektivizm anlayışı, destek verdiği, önlerini açtığı kadro tipi, genç kadrolara karşı tavrı, adalet anlayışı, bireysel yaşantısı, çalışma temposu, bilimsel gelişmelere yaklaşımı, öğrenci olabilme istek ve pratiği vb. konularda gözlemlerini sergileyen Benediktov, Stalin’in Kruşçev ve partinin önde gelen kimi kadroları hakkındaki düşüncelerini, son yıllarında parti genel sekreterliği için kimi ilk tercih olarak gördüğü, o parti kadrosunun ne tip özeliklere sahip olduğu ve Stalin’in ölümü sonrasındaki serüveni gibi üzerinde çok spekülasyonlar yapılmış bir dizi önemli konuyu çarpıcı örneklerle ele alıyor söyleşi boyunca.

Aynı biçimde Kuruşçev’e yakından bakıyor. Stalin’in sağlığında Politbüro’daki tavrı, sahip olduğu yetenekler, başarıları, “temizlikler” sürecindeki pratiği, ideolojik duruşuna dair fikirler, 20. Kongre’deki tavrının ve başlattığı antistalinist kampanyanın ardına neyi gizlediği, program ve görüşlerinin sınıf içeriği, hangi kesimlerin desteğini aldığı, yararlandığı toplumsal psikoloji, onun ve ardıllarının Sovyetler Birliği’ni toplumsal, iktisadi ve bilimsel alanlarda nereden nereye getirdiği, bürokrasinin parti ve devlet aygıtlarında elde ettiği konum, halka yabancılaşma, emekçilerde doğan nefret gibi pek çok meseleye değiniyor.

Hem Litov’un sorularına, hem de Benediktov’un analiz ve düşüncelerine yeni sorular yöneltilebilir, doğal olarak. Fakat bu işi kitabı okuyacaklara bırakalım ve Benediktov’un kimi bilgi, gözlem ve değerlendirmelerini aktararak zihinlerini bileyeceklere bir hazırlık imkanı sunalım.
‘30’lu yıllarda Politbüro’nun işleyiş tarzı, Stalin’in kadro görevlendirme ölçütleri, aradığı temel özellikler, uzmanlık gerektiren konularda uzmanlar karşısındaki tavrı gibi sorunlardaki görüşlerinden başlayarak dinlemeye girişebiliriz Benediktov’u.

Benediktov’a göre, antistalinist kampanyayla yaratılan imajın aksine, “'30’lu yılların sonlarında Politbüro’nun çalışmalarındaki kolektiflik yeterince net bir biçimde kendini gösteriyordu.”

Şu sözler de ona ait:
“Ben Stalin’le onlarca kez buluştum ve söyleştim, sorunları nasıl çözdüğünü gördüm, insanlara nasıl davrandığını, nasıl düşündüğünü, nerede tereddüt ettiğini, en karmaşık durumlardan nasıl çıkış yolu aradığını gördüm. Çok net olarak diyebilirim ki, partinin ve ülkenin yüksek çıkarları ile yaşayan Stalin, yetenekli insanları potansiyel rakipler diye uzaklaştırarak bu çıkarlara bilinçli olarak zarar vermezdi. Buna benzer aptallıkları bilgin adam pozlarında uyduran insanlar, çok açık ki gerçek durumu, ülke yönetiminde işlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyorlar.

“Yaygın kanıya rağmen, o yıllarda bütün sorunlar, bunların içinde önde gelen parti, devlet ve ordu görevlilerinin atamaları ve görevden alınmaları da Politbüro’da kolektif tarzda kararlaştırılıyordu. Bizzat Politbüro toplantılarında sık sık tartışmalar, kavgalar ateşleniyor, temel parti sorunları çerçevesinde farklı, çoğu zaman birbirine tamamen ters görüşler ifade ediliyordu. Sessiz ve itirazsız hemfikirlik yoktu, Stalin ve yanındakilerin buna tahammülü yoktu. Bunu söylemeye hakkım var, çünkü Politbüro toplantılarında birçok kez bulundum.”

“Stalin genelde kişisel sempatiler ve antipatilerle hareket etmezdi, işin gereğine bakardı.”

“İşin gereklerini en başa yerleştiren Stalin, kural olarak en itibarlı uzmanların fikrini dinleyerek karar alırdı, kendi meylettiği görüşe ters olanlar dahil birbiriyle çelişen görüşleri dinlerdi. Eğer ‘muhaliflerin’ argümanları ikna ediciyse Stalin, genellikle ya konumunu değiştirir ya da ciddi düzeltmeler yapardı.”

“Yetkin insanların anılarını okuyun –Stalin’i yakından tanımış, onunla deyim yerindeyse yan yana çalışmış olanları … hepsi de ağız birliği yapmışcasına, Stalin’in kendi başına düşünen, kendi fikirlerini savunmayı beceren insanlara değer verdiğini itiraf ediyor.”
(Stalin) “Kendi bakış açısını kim olursa olsun herkesin önünde savunabilen sağlam ve bağımsız yargıları olan insanlara bariz bir sempati duyardı ve bunun aksine yüreksiz, yaltakçı, önderin önceden bilinen fikrine kendini uydurmaya çalışanları sevmezdi. Ve genç, yeni başlayan kadrolara, ilk baştaki çekingenlik ve deneyimsizlikleri için belli bir müsamaha ve bir tür ‘indirim’ uygulanırken, deneyimli ve çok emek vermiş olanların benzeri ‘insani zaafları’ hiç affedilmezdi.

“Stalin zamanında yüksek yönetim kademelerine terfi ancak siyasal ve profesyonel niteliklere göre oluyordu. –İstisnalar elbette vardı, ancak bunlar kaideyi bozmayacak kadar nadirdi.– Temel ölçüt kişilerin iç becerisi, en kısa sürede mevcut durumu olumlu yönde değiştirme yeteneğiydi. Akrabalık ilişkileri şöyle dursun, “öndere” kişisel sadakat ve yakınlık, “torpil” denen şey kesinlikle hesaba katılmıyordu. Ayrıca,
Stalin’in özellikle sempatisini kazanan, daha doğrusu başkalarına örnek gösterdiği kişilerden talep edilenler çok daha sıkı ve zorlayıcıydı.(…)
Kadro seçme ve yerleştirme hususunda o yıllarda yürürlükte olan Bolşevik sistem; parti, devlet ve ordudaki kilit makamlarda, gerçekten en yetenekli ve mesleki açıdan en hazırlıklı kişilerin, bugünkü ölçülere göre olağanüstü şeyler, tam anlamıyla mucizeler yaratmış kişilerin olmasını sağlıyordu.”

Genç kadroların yükseltilmesi politikasını değerlendiren Benediktov’a göre; “Stalin zamanında Sovyet hükümeti, üyelerinin yaş ortalaması açısından neredeyse dünyanın en genç hükümetiydi. Örneğin ben, 35 yaşında SSCB Tarım Halk Komiseri atandım ve bu, istisna olmaktan ziyade kuraldı. Halk komiserlerinin çoğu 30 yaşını geçmezdi.

“Çeşitli tarih ‘bilginleri’nin öne sürdüğü, genç ve yetenekli insanların parti ve devlet aparatına alınmasının sebebinin ‘30’lu yılların temizliklerinin yaratmış olduğu boşluğu doldurmak olduğu yolundaki iddiaları kabul edemem. Birincisi, gençlerle yan yana yaşlı, deneyimli kadrolar da çalışıyordu ve gençlikle deneyimin etkili bir uyumu sağlanmıştı. İkincisi –ve esas olan da budur– 1937 temizliklerinden sonra bile kilit makamlar için deneyimli, emektar kadrolar dahil olmak üzere yeterince rakip vardı.”

“Sağlam bir temele dayanarak diyebilirim ki, gençliğin yükseltilmesi hem bizzat Stalin’in, hem de partimizin MK Politbürosu'nun öteki üyelerinin bilinçli, her yönüyle düşünülmüş ve tartışılmış çizgisiydi.”

Şu ilginç gözlemler de Benediktov’a ait;
“Stalin, insanlara daima eşit, nazik, saygılı davranırdı, özellikle genç yöneticilere. İşe zarar vermediği sürece insani zaaflara karşı sabır değilse de anlayış gösterirdi. İşlenmiş hataları gösterirken bile, el altından bize kendine güven aşılardı, onun yanından her zaman da kanatlanmış olarak, eksiklikleri yenmek, çalışıp yeni düzlüklere çıkmak için ikiye katlanmış bir istekle ayrılırdık.”

Benediktov, 30’lu yıllardaki yargılamalar ve cezalandırmalarla ilgili olarak, V. Litov’un 20. Kongre perspektifinden yöneltilmiş ısrarlı sorularını yanıtlarken şunlara dikkat çekiyor: “'30’lu ve kısmen '40’lı yıllardaki temizliklerin esas sebebi nesnel etkenlerdir. Her şeyden önce elbette Sovyet iktidarının açık, özellikle gizli düşmanlarının kudurmuşcasına direnişi gelir. Açık düşmanların sayısı gizli düşmanlardan çok az idi, tüm zorluk da burada idi.”

Benediktov’a göre, devrim sonrası ilk dönemdeki kargaşadan, bulanıklıktan yararlanarak devlet ve parti örgütlerine hatta NKVD’ye (İçişleri Halk Komiserliği-bn) girmiş eski sömürücü egemen sınıfların mensupları, maddi ayrıcalıklarını yitirmiş ve alternatifleri olmadığından “bağırlarına taş basarak” Sovyet aparatında çalışmakta olan devrim öncesi entelijensiya, eski NEP’manlar, Sovyet rejiminin düşmanı kulaklar ve kısmen orta köylüler, bir bölümü mülteci çevrelerle düzenli bağlara sahip yer altına çekilmiş küçük burjuva hatta monarşist eğilimli karşı devrimci siyasi gruplar, pratikte bunlarla aynı zemine düşen Troçki, Zinovyev ve sonrasında da Buharin önderliğindeki muhalefet, Kızıl Ordunun komuta kademesinde yer alan ve Sovyet iktidarına karşı kin gütmeyi sürdüren epey sayıdaki çarlık subayı bu kategoridendi.

Sonuçta, diyor Benediktov, “Düşmanlığını gizlemeyen kapitalist kuşatma ve yaklaşan faşizmle ölümüne kapışma koşullarında, ülkenin önderliği, ülkeyi içerden gelmesi olası darbelerden korumak, potansiyel ‘beşinci kolu’ silahsızlandırmak ve parti, devlet, ordu yönetimi saflarında maksimum birliği sağlamak için kararlı, büyük ölçekli önlemler almak zorundaydı.”

Sözlerinden, o süreçte kaçınılmaz gördüğü bu tutuklama, yargılama ve cezalandırmaların olağanüstü koşulların ürünü olduğu, o yüzden de bir yöntem tarzında genelleştirilemeyeceği düşüncesini taşıdığını anladığımız Benediktov, meseleyi sosyalist yasallığın, Sovyet adaletinin çiğnenip çiğnenmediği açısından da ele alıyor ve şunları söylüyor: “İdealde her bir patlama ve üretim durması olayı, defolu mal üretim vb. nesnel ve bireysel bir biçimde araştırılmalı, nerede deneyim yetersizliği, nerede cezai sorumluluk ve nerede bilinçli sabotaj olduğu titizlikle incelenmeliydi. Ancak her zaman böyle olmuyordu, her şeyi ‘halk düşmanları’nın üzerine atmak daha kolay ve daha basitti, üstelik çarlık zamanında sıradan insanlara cefa çektiren bu düşmanların anısı hale taze idi.”
Sorunun, ünlü kişiler şahsında örnekleyen Benediktov, Kızıl Ordu’ya devrim sonrası katılmış, “30’lu yıllardaki ordu üzerindeki parti yönetimini pek tanımayan”, “asilzade tonları” süregiden general Tukaçevskiy’nin “gizli bir toplantı düzenleyip dönemin Savunma Halk Komiseri Voroşilov’u görevden alma planları yaptığı” kanıtlanmış olmasına karşın, Almanlarla bağlantısı hakkındaki belgelerin Almanların bir tuzağı olduğu bilgisine yer veriyor.

“Temizlikleri”, temelde, nesnel koşulların dayattığı haklı ve zorunlu bir mücadele olarak gören Benediktov, bu savaşım sürecinde sosyalist yasallığın ve Sovyet adaletinin ihlal edilişinin, kurumsal ve bireysel işlev temelinde Stalin’e yüklediği sorumluluk açısından da ele alarak düşüncelerini ortaya koyuyor: “Stalin başkalarının arkasına saklanmayı, sorumluluğu –onun bazen kızgınlıkla ifade etiği gibi– ‘sorumsuz kişiler kolhozu’na atmayı, hızla ve uzun süreliğine unutturmuştu bize. NKVD dahil öteki halk komiserliklerinde de benzer ilkelerin uygulandığını düşünüyorum.

“Böyle bir yaklaşım genelde yönetici kadroların enerji çevrim katsayısını arttırıyordu, fiiliyatta kim kimdir net bir biçimde görmeye izin veriyordu. (…) Ancak maalesef madalyonun bir de öteki yüzü vardı. Halk komiserliklerinin dış etkilere ‘kapalılığı’ ve görevi kötüye kullanma olanaklarını kastediyorum. NKVD’nin başında profesyonel anlamda iyi hazırlanmış, fakat ahlaki planda yeterince sağlam olmayan insanlar getirildiğinde, herhalde bu durum kendini hissettirirdi. Sonuçta kontrol çalıştı, bu insanlar görevlerinden alındı ve müstahaklarına kavuştular. Ancak suçsuz insanlar acı çekti ve bundan dolayı Stalin elbette belirli bir sorumluluk taşıyor.”

Benediktov, yüklendiği görevde somutlanan işlevsel sorumluluk dışında, Politbüro’daki bireysel tutumları açısından da ele alıyor Stalin’in tutumunu.
“Sabotajcılıkla suçlanan insanların kaderi konusunda Stalin, o zamanki Politbüro’da liberal olarak ün yapmıştı. Kural olarak suçlananların tarafında olur ve aklanmalarını sağlamaya çalışırdı, ancak tabiî ki istisnalar da olurdu. (…) Ayrıca bizzat ben de birkaç kez Stalin’in bu konuda ‘şahin’ sayılan Kaganoviç ve Andreyev ile çatışmalarına tanık oldum. Stalin’in bu konudaki sözlerinin özeti, halk düşmanları ile mücadelede bile yasallık zemininden çıkmamak gerektiğidir.”

“Doğrusu nadir olarak Stalin’in oylamada azınlıkta kaldığı durumlar oluyordu. Bu özellikle temizlikle ilgili durumlardı, bu noktada Stalin, daha önce de söylediğim gibi, Politbüro’nun bir dizi öteki üzerine göre daha ‘yumuşak’ konumlar alıyordu.”

“Temizlikler sırasında azımsanmayacak sayıda dürüst insan da acı çekti ki, bu durum Stalin’in hoşnutsuzluğunu doğurdu ve Stalin’in Kaganoviç’e olan güvenini yitirmesinin sebeplerinden birin oluşturdu.”

“Kuşkusuz, Stalin’in Temizlikler esnasında meydana gelen keyfilik ve kanunsuzluklardan haberi vardı ve işlenen aşırılıkların düzeltilmesi, dürüst insanların hapisten kurtarılması için somut önlemler aldı. Bu arada o zamanlar iftiracı ve ihbarcılara nazik davranılmıyordu. Bunların birçoğu ortaya çıkarılıp kendileri de kurbanlarını gönderdikleri kampları boyladılar. Paradoks şurada ki, bunlardan Hruşçovcu ‘buzların çözülmesi’ döneminde serbest bırakılanların birçoğu herkesten daha gürültücü bir biçimde Stalin’in kanunsuzluklarından dem vurmaya başladı. Ve hatta bu konuda anılar yayınlamayı bile akıl ettiler.”

Benediktov, İ. Litov’un, “Dediniz ki, Stalin halk komiserlerini haksız yere baskıya uğramış kişileri savunmaya dahi teşvik ediyordu. Siz, diyelim Tuhaçevskiy, Voznesenskiy ya da Blüher’i savunsaydınız acaba mevkinizde kalabilir miydiniz? Yaygın kanıya göre onların baskıya uğramasının sebebi Stalin’in onları iktidar mücadelesinde rakip olarak görmesiydi” sorusunu yanıtlarken şunları söylüyor: “(…) ‘İktidar mücadelesi’, ‘rakiplerin’ ortadan kaldırılmasına gelince, affedersiniz ama bunlar boş yakıştırmalar. (…) İşin özüne gelirsek, tekrarlıyorum ve bu sefer yetkin olmadığıma dair hiçbir kayıt koymaksızın tekrarlıyorum, despotizm ve iktidar hırsının baskılarla hiçbir ilgisi yoktu. En azından Stalin için. Çevresindekiler hakkında ise ayrıca durmak gerek…”

Benediktov, bu süreçle ilgili parti önderliğinin kolektif değerlendirmesine dikkat çekiyor ve bunun Stalin’in tutumuna dair sözlerinin haklılığının bir ifadesi sayıyor.

Bolşevik parti, 1938’deki MK Plenunumda, “Dürüst komünistlere ve partisizlere karşı işlenen kanunsuz eylemleri açıkça kabul etti ve bu konuda bütün merkezi gazetelerde yayınlanan özel bir karar aldı” diyor Benediktov.
“Ocak 1938 MK Plenumundan hemen sonra, suçsuz yere baskı görmüş binlerce insan ve bunların arasında bulunan önde gelen komutanlar, hapis yerlerinden geri dönmeye başladılar. Hepsine resmen itibarları iade edildi, bazılarından ise Stalin şahsen özür diledi.”

Benediktov, partinin 1939’daki 18. Kongresinde, “Bütün ülkenin önünde temelsiz baskıların verdiği zarardan açıkça söz edildi” diyor.

Şu ilginç değerlendirmeler de Benediktov’a ait: “’30’lu yılların temizlikleri temelde kaçınılmaz idi. Bir 15 yıl daha yaşasaydı Lenin de bu yoldan giderdi diye düşünüyorum. Stalin’in ve sözde ‘Stalinizmin’ en tutarlı eleştirmenlerinin er ya da geç Lenin’i de eleştirmeye başlamaları tesadüf değildir. Bu insanların en azından mantıksal tutarlılığı var…

Ancak elbette ki, Lenin yaşasaydı maliyetler ve aşırılıklar çok daha az olurdu.”

Benediktov Stalin’in bilime, bilim insanlarına yaklaşımlarına ve dönemin gerçeğine dair şu tipten gözlemler, bilgiler aktarılıyor: “Yeni yönelimlerin pratik değerini sezmek hususunda olağanüstü bir yeteneği olan Stalin, bir 5-6 yıl daha yaşasaydı, genetikçiler gerekli olan her şeyi ve hatta fazlasını alırlardı.(…) Stalin’in atom araştırmaları ve uzayın keşfinin muazzam pratik önemini kavrayan ilk dünya siyasal önderlerinden biri olduğu bir gerçektir(…) Sonuçta ekonomik olarak Batı’dan on yıllarca geride olan ülkemiz, bilimsel-teknik ilerlemenin kilit noktalarında öncü konumlar alabildi…”

“Sovyet bilimini dünyada öncü konumlara getiren özgün okulların çoğu bazı gazeteci ve edebiyatçıların lanetlediği, Stalin döneminde oluştu ve güçlendi. Bunların çiçek açması ‘50’lerin sonu ‘60’ların başına denk gelir, bundan sonra hepsi yavaş yavaş gerilemeye başladı. Tanınmış yerli okullarımız gerilemeye başladı, bilimde grup çıkarları ve tanınmış klanların tekeli egemen oldu, bilim insanları özellikle insani bilimlerde göz göre göre bozulmaya başladılar.”
“Çağdaş bir dille söylersek, ‘30’lu yıllarda emekçilere, onların yeni toplumu kurmak için verdikleri devrimci mücadeleye sıkıca bağlı aktif hayat pozisyonu olan bilim insanları için, akademik rutin ve dogma ile, ‘zaferin nimetleri içinde yatmak’ ile uzlaşmayan insanlar için, ivedileşmiş pratik görevlerin çözümünü hedeflemiş insanlar için kitlesel, toplumsal bir sipariş oluştu.”

Benediktov’un değerlendirmelerinde Stalin’in parti ve devlet yönetimindeki işlevine, bunların sonuçlarına ve Stalin’in bireysel yaklaşımlarına dair daha pek çok örnek mevcut. Ve doğaldır ki, 20. Kongre’den 80’lerin başına uzanan süreçle iktisadi, politik, toplumsal, bilimsel-teknik alanlarda bir dizi kıyaslama yapılıyor. Bu konularda aradan çekilip, sözü Benediktov’a bırakacağız. Fakat önce, Stalin’in kendinden sonra parti önderliği için kimi daha hazır gördüğü sorununa ve Benediktov’un Stalin’e eleştirisine değinelim.

Benediktov, “Büyük Anayurt Savaşı yıllarında Stalin ardılı olarak açıkça G. K. Jukov’u, savaş sonrası ise ilk yıllarda da C. A. Voznezenskiy’i ilan etmişti” diyor ve onların “askeri sorunlar ve devlet sorunlarında kendisine (Stalin’e-bn) başkalarından daha sık itiraz etmiş insanlar” olduklarını söyleyerek Stalin’in yaklaşımının, dönemin “ilkeli, kendi başına düşünebilen” kıstaslarına uygun düştüğüne işaret ediyor. Açıklama ve değerlendirmelerinde dönemin bu parti önderliği kadroları hakkında bilgi vererek ve onların hangi nedenlerden ötürü tercih olmaktan çıktıkları konusunu da ele alıyor.

Stalin’in ömrünün son yılındaki MK Plenumundaki konuşmasında “yaşını ve sağlığını gerekçe göstererek, resmen işgal ettiği yüksek makamların hiç olmazsa bazılarından azad edilmeyi” talep ettiğini, aynı toplantıda “yeterince sağlam ve tutarlı olmadıkları” gerekçesiyle Molotov ve Mikoyan’ı “ani bir eleştiriye tabi kıldı”ğını anlatan Benediktov, özellikle Molotov’a dair değerlendirmenin kendisine hala adaletsiz göründüğünü vurguluyor.
Stalin’in aynı yıl, SSCB Bakanlar Kurulu Başkanlığı için, Belarus KP MK eski birinci sekreteri P. K. Panomarenko’yu önerdiğini açıklayan Benediktov, esasında atama kararının “birkaç Politbüro üyesi tarafından imzalandığını” fakat Stalin’in ölümünün görevlendirmeyi engellediğini söylüyor.

P. K. Panomarenko, “Savaş sırasında başkomutanlığa bağlı partizan hareketi kurmay başkanlığını yürütmüştü. Sağlam, kendi ayakları üzerinde duran bir karaktere sahipti” diyerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “Aynı zamanda kolektivist ve demokrat idi. Geniş yığınların sevgisini kazanmayı, onların dostluk içinde çalışmasını örgütlemeyi becerebilen birisiydi. Stalin, herhalde Panomarenko’nun kendi yakın çevresine dahil olmayışını, pozisyon sahibi biri olmasını ve asla sorumluluğu başkalarının omuzlarına atmaya çalışmamasını da hesaba kattı.”

“Belki de Stalin’in başlıca hatası da” diyor Benediktov, “Kendi yerini almaya layık birini hazırlamayı beceremeyişi ya da vaktinin yetmeyişi oldu. Vakti yetmedi çünkü bu konuda belirli önlemler almıştı: 19. Parti Kongresinde Merkez Komitesi Prezidyumu çok genişletildi, Başkanlığa P.K. Panomarenko aday gösterildi, bakanların ‘genç dublörleri’ türünden bir ‘deney’ yapıldı… fakat heyhat, sonunda her şey farklı gelişti.”

Kruşçev, 20. Kongre ve antistalinist kampanya, Kruşçev ve ardıllarının yönetim tarzı, iktisadi, toplumsal, bilimsel cephelerde ve bürokraside ortaya çıkan yeni gerçekler gibi konularda çarpıcı gözlem ve değerlendirmelere sahip. Benediktov, söyleşi döneminde ‘91 yıkımını öngören vurgusuyla da dikkat çekiyor.

O, elçilik ve emeklilik yıllarında, ‘50’ler sonrası hakkında çok düşünmüş, keza Batılı “Kremlinolog” ve “Sovyetologlar”ın Stalin dönemine dair değerlendirme ve kitaplarına “yeterince aşina” bir insan olarak konuşuyor.

Benediktov’a göre Stalin, Kruşçev’in “sloganları ve programının küçük burjuva özünü herkesten önce kavramış”, ne var ki “ülkeyi ve dünya sosyalizmini” Kruşçev ve aynı soydan “gayrı Bolşevik” tipte kişilerin yönetime gelmesinden koruyacak önlemler almayı başaramamıştı. Eğer, diyor Benediktov, “Stalin, sosyalizm için potansiyel olarak tehlikeli olan şeyleri önlemedeki kendine has sağlamlık ve tutarlılığını göstermiş olsaydı, bütün bunlardan kaçınmak mümkündü.” O’na göre, Kruşçev gibiler emekli edilerek bu mesele çözülebilirdi.

Kruşçev’in Stalin’e karşı söyleminde, keza sert ve belirgin hatalar yapılmış “temizlik” hareketine dair sözlerinde bir inandırıcılık görmeyen Benediktov, “Hruşçov’un adımları yüksek ahlaki kategorilerden epeyce uzak ve gayet maddi siyasal çıkarlarla belirleniyordu…” diyor.
“Hruşçov’un eylemlerinin ana ekseni iktidar mücadelesi, parti ve devlet aygıtlarında tekelci bir konum mücadelesiydi ve sonunda bunu başarıp iki büyük mevziyi birden elde etti. SBKP MK Birinci Sekreterliği ve SSCB Bakanlar Kurulu Başkanlığı…”

Kruşçev’in başlangıçta zor durumda olduğunu, çünkü Politbüro’nun çoğunluğunun onu desteklemediğini, tersine başkaca önde gelen parti ve devlet kadrolarının da Kruşçev hakkında olumlu bir fikir taşımadıklarını, O’nu esasen “üzerinde uzlaşılan bir figür, geçici bir adam” olarak gördüklerini, Kruşçev’in bunu çok iyi anladığını söyleyen Benediktov, yerel parti ve devlet aygıtlarında da Kruşçev’in “yenilikçiliği”ne oldukça şüpheli bakıldığını vurguluyor.

20. Kongre’de yaratılan havanın ve sonraki antistalinist kampanyanın bu durumu ortadan kaldırmayı amaçladığını, “kirli politikacılar”ın “kendi çirkin işlerini haklılaştırmak için”, “belgelere çok fazla sahtekarlık ve konjonktürellik karıştırdıklarını” vurgulayan Benediktov; (Parti ve devlet organlarındaki) “‘Muhalefeti’ zayıflatmak, rakiplerini kötü göstermek, toplumsal bilincin Stalin’e karşı bir ruhla kitlesel yağmalanmasını gerçekleştirmek gerekiyordu. Marksist-Leninist yaklaşımın titiz bilimsel gerçekliğine ters düşen maceracı küçük burjuva hayalcilik için gereken zeminin hazırlanmasını kastediyorum. Stalin’in karalanması ve onun ‘baskıları’na kurban gidenlerin rehabilitasyonu kampanyası bu amaçlar için idealdi. Üstelik rehabilite edilenlerin bir kısmı parti ve devlet aygıtında görevler aldı ve doğal olarak Hruşçov’un dayanağı haline geldi” diyor.
Benediktov, faşizmin yenilgiye uğratıldığı savaş yıllarının ve ardından ekonominin yeniden inşası sürecinin yol açtığı büyük gerilimin Kruşçev’e manevra yapabileceği bir alan açtığını söylüyor.

“İnsan insandır, gevşemek ister, ailesine kişisel uğraşlarına biraz vakit ayırmak ister, bazıları yüksek mevkilerin itibarının, imtiyazlarının nimetlerini tatmak ister” diyen Benediktov, ekliyor: “Bu insani etken, merkezde ve özellikle taşradaki yöneticilerde Hruşçov’a desteği büyük ölçüde genişletti ve güçlendirdi.”

“Ben de o zamanlar hiç de ‘Stalinist’ olmadığımı saklamıyorum. Hruşçov, benim de daha çok hoşuma gidiyordu. Ayrıca ben onun zamanında daha fazla serbestlik kazanacağımı, hedeflediğim programı daha çabuk gerçekleştireceğimi sanıyordum. Ancak bu beklentiler doğru çıkmadı. Bakanların hareket serbestliği, Hruşçov zamanında görünür biçimde daraldı ve her düzeyde talepkarlık ve sorumluluk da düştü. İş hakkında daha az, hayatın çeşitli nimetleri hakkında daha çok düşünmeye başladık. İşte tam da o zaman bir çatlama oluştuğunu, bu çatlağın daha sonra Hruşçov’un ardılları zamanında aparatın kitlelerden kopmasına yol açtığını ve tepki olarak da geniş halk katmanlarında, emekçilerde aparata karşı bir düşmanlığın doğurduğunu düşünüyorum. Böyle bir şey ‘30’larda, ‘40’larda, ‘50’lerde yoktu.” saptamasını yapıyor Benediktov.

“Stalin eleştirisi, parti devlet aparatı çalışanlarının belirli bir kesiminin, özellikle bürokratizme ve kitlelerden kopmaya eğilimli kesiminin hoşuna gitti. Gerilimli emek ritmi ve katı disiplinden yorulan bu kesimler, Hruşçov’un ‘yeni tarz’ını sakin, hafiflemiş bir hayat umutlarıyla ilişkilendirdiler. (…) Birçok entelektüel, kapitalizmde daha rahat yaşayabileceğini düşündüğü için sosyalizmi affedemez. (…) Bu insanlar için daça ve otomobil, birden fazla kuşağın halkın mutluluğu için uğruna mücadele ettiği sosyalizmin yüksek ideallerinden çok daha önemlidir” diyor.

Kruşçev’in Politbüro çoğunluğunu görevden uzaklaştırarak durumunu sağlamlaştırdığını vurgulayan Benediktov, onun bu tasfiyede en önemli yardımı general Jukov’dan gördüğünü, Jukov’un “Politbüro üyelerinin çoğunluğunu neredeyse açıkça askeri güç kullanmakla tehdit ettiğini” söylüyor ve gelişmeleri şöyle değerlendiriyor: “… Hruşçov’un tekelci egemenliğinin sonuçları açıktır. Ülkemiz Leninist gelişme çizgisinden saptı, temposunu yitirdi, on milyonlarca ve uluslararası yönünü de ele alırsak, yüz milyonlarca insanın çıkarı zarar gördü.”

Kruşçev Birinci Sekreter olunca daha önce SSCB Bakanlar Kurulu Başkanlığı için ilk adımlar atılan Panomarenko’nun “önce Kazakistan’a, ardından 1955 yılında diplomatik görevlere, Polonya Büyükelçiliğine, sonra da Hollanda’ya gönderildiğini söyleyen Benediktov, “Burada bile fazla çalıştırılamayarak tehlikeli ‘ekibin’ çabucak emekli edildiği”ne dikkat çekiyor.

Benediktov’a göre; “Görüşlerini sağlam bir biçimde ve sonuna dek savunmaya yetenekli insanlardan kurtulmaya başlayan bizzat Hruşçov oldu. En acı gerçeği açıkça söylemeye alışmış olan birçok Stalinci halk komiseri, tedricen makamlarını terk etti.”

“Adam kayırmacılık ve gösterişçilik, tıpkı bir pas gibi parti ve devlet mekanizmasını yemeye başladı.(…) Sonuç ortada: Parti ve devlet yönetiminin verimliliği düştü, insanlar iktidar kurumlarına güvenlerini yitirdiler, toplumda bunalım işaretleri büyümeye başladı.”

Benediktov, söyleşinin değişik anlarında bir dizi iddiaya cevap verirken, kendini iki dönem arasında kıyaslamalar yapmaktan da alıkoyamıyor. İşte onlardan bazıları: “O adam (‘30’lu yıllar-bn) hakkında ne derlerse desinler, o zamanki atmosfer, düzeni belirleyen şey korku, baskı ve terör değildi. Aksine, uzun yüzyıllardan beri ilk kez kendilerini hayatın efendileri olarak hisseden, ülkeleri, partileriyle samimi olarak gurur duyan, yöneticilerine derin bir inanç besleyen halk kitlelerinin devrimci coşkusunun güçlü dalgasıydı.”
“Halkımızda yetenekli, cesur, yaratıcı ve dürüst olan ne varsa özgürleştirdiğimiz, ön plana sürdüğümüz için ilerledik ve bunun için dünyada hiçbir ülkenin altından kalkamayacağı sınavlar aştık.”

(Stalin döneminde kazanılan iktisadi başarıları) “Ekstansif, nicel etkenler sayesinde elde ettiğimizi sananlar yanılıyor. ‘30’lu, ‘40’lı ve ‘50’li yıllarda hem sanayide, hem de tarımda niceliğe değil niteliğe vurgu yapılıyordu: Kilit rolü oynayan, belirleyici önemdeki göstergeler, yeni teknolojinin uygulanması sayesinde emek üretkenliğindeki (verimliliğindeki) artış ve üretim maliyetindeki düşüştü. Bu iki etken ekonomik büyümenin temeline konmuştu, tam da bunlara bakarak ekonominin yöneticileri değerlendiriliyor ve terfi ettiriliyordu, tam da bu etkenler doğrudan Marksist-Leninist öğretinin temellerinden çıkan başlıca önemdeki göstergeler sayılıyordu.(…)

“Aynı şeyi toplumsal alan hakkında, toplumdaki ideolojik-siyasal iklim hakkında da söylemek mümkündür. Sovyet insanlarının temel kitlesi hayatından memnundu, geleceğine iyimserlikle bakıyor ve yöneticilerine inanıyordu.”



“Fakat Hruşçov, Stalin değildi. Kötü kaptan en iyi gemiyi karaya oturtmakta yeteneklidir. Böyle de oldu. Kaptanlarımız önce verilen tempoyu yitirerek rotadan çıktılar, daha sonra bir uçtan ötekine savruldular. Ve en sonunda dümeni hepten elden kaçırarak ekonomiyi çıkmaza soktular.”
“Tepede her şey baş aşağı çevirilince tabanda da işler yürümez. Dolayısıyla ben ekonomik ve toplumsal süreçlerin toplumda artmış olan kendiliğindenliğe, sıradan emekçilerin disiplin, bilinç ve sorumluluklarının gerilemesine, bugünlerde ‘anti sosyalist davranışlar’ olarak adlandırılması moda olan şeyin artmasına hiç şaşmıyorum.”

“Burada iş sadece halkımızın kadim yeteneği, yurtseverliği ve devrimci coşkusunda bitmiyor. Son on yılların deneyiminin gösterdiği gibi, işlerin düzenli ve doğru örgütlenmesi olmadığı zaman, yetenekli insanların ortaya çıkarılması, ilerletilmesi ve teşviki yönünde Bolşevik bir sistem olmadığı zaman, bütün bu harika nitelikler neredeyse tümüyle yitirilmektedir.”

“İşin özü şu ki, halkın içinde en yetenekli ve ahlaki temelde en sağlıklı ögelerin birkaç kuşağının yaratıcı potansiyeli, dar kafalı ideoloji ve psikoloji tarafından harcandı, yiyip bitirildi. Bunun için çok ağır bir bedel ödemek gerekecek ve ödemekteyiz.”
“İstediğiniz fabrika müdürüne sorun, planın yerine getirilmesi ve kaliteli mal üretimi için ilk elde neye ihtiyacı vardır? Muhtemelen şöyle yanıt verir –normal bir maddi-teknik donanım, tedarikçilerin bütün yükümlülüklerini yerine getirmesi. Ee şimdi, tam da bunlar geri plana itilerek, yerini maliyet göstergelerine ve kar peşinde koşmaya bıraktı.”

Benediktov, bir dönem elçilik yaptığı Yugoslavya ile ilgili gözlemlerini anlatırken, toplumsal ve ulusal çelişkileri derinleştiren “piyasa modeli”ne dikkat çekerek adeta Sovyetler Birliği’ne ve ‘90’lı yıllardaki gelişmelere ayna tutuyor.

“Şanslıyız ki, piyasa modelinin ‘eksileri’ şimdilik küçültülmüş-dondurulmuş varyantıyla kendini gösteriyor, demek mümkün. Daha kararlı ve daha tutarlı hareket edilen ve bizim daha yeni girdiğimiz yolun çoğunun geçilmiş olduğu Yugoslavya’daysa bu ‘eksiler’ kendini bütün gücüyle gösterdi bile. Piyasa etkenlerinin kendiliğindenliği ekonominin farklı dalları arasında, ülkenin bölgeleri arasında keskin oransızlıklara yol açtı, ülkenin bilimsel-teknik altyapısı umutsuzca eskiyor, tam bir ‘grup bencilliği’ ekonomiyi kasıp kavuruyor. Yugoslavya savaş sonrasında nüfusun yaşam düzeyini ciddi biçimde yükseltmiş, belli malların üretimde ve bir dizi hizmetlerde bariz başarılar elde edebilmişse de, bu gelişme sağlıksız bir temelde ve kaçınılmaz olarak patlayıcı bir ortam ve ulusal bunalım yaratan etkenler sayesinde oldu ki, bu durumdan ülkenin önde gelen ekonomistleri açıkça bahsediyorlar.

‘Piyasa sosyalizmi dizginsiz enflasyona, nüfusun ani toplumsal farklılaşması ve kutuplaşmasına (ki bu konuda Yugoslavya bazı kapitalist ülkelerin düzeyini geçti), kitlesel işsizliğe ve doğal olarak geniş emekçi katmanlarının özellikle işçilerin (ki grevleri çoktan olağan bir olay haline geldi) artan memnuniyetsizliğine yol açtı. Hiç kuşku duymuyorum ki, piyasa kendiliğindenliğinin önündeki bütün barajlar açılırsa bizi de böyle bir perspektif ve belki de daha kötüsü bekliyor…”

Sovyetler Birliği’nin 20. Kongre sonrası girdiği yolda ideolojik-siyasi yönetimi nedeniyle iktisadi, toplumsal ve bilimsel alanlarda niteliksel gerileyişine, dev gövdeli içten çürümüş bir ağaca dönüşüne ışık tutan gözlem, analiz ve değerlendirmeler sunan Benediktov’un şu sözleriyle kitapla maceramızı sonlandırabiliriz: “Profesör ve edebiyatçı için Stalin, elbette ‘despot’ ve ‘diktatördü’, öncü işçiler için ve o dönemde yaşamış birçok sade insan içinse büyük ve bilge bir insandır. Halkın iyiliği için çalışmış ve bugün ‘iyice semirmiş’, bürokratlaşmış ve geniş kitlelerden kopmuş olan ‘yöneticileri’ de aynı şeyi yapmaya zorlamıştır.”

“Tarihsel gerçekler er ya da geç nasılsa yüzeye çıkacak (…) Resmi mahkum etmelere ve ifşaatlara karşın değişik çevrelerde ve özellikle sıradan işçiler, kolhozcular, askeri personel arasında –o zamanki durumu gazete yazılarından değil kendi deneyimiyle bilen eski kuşak arasında– Stalin’in hala çok sayıda yandaşı vardır. Ne Hruşçov ne de bugünkü yöneticiler hakkında halkta böylesi derin ve vefalı bir hatıra kalmayacaktır ve kalamaz, bunlar her yerde kendi ‘halkçılıkları’nı afişe etmiş olmasına rağmen.”

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Dünden Bugüne

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.09 Saniye