DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
İNSANLIK VE YABANCILAŞMANIN ANLAMI
Özgür Kürsü

Yabancılaşma  sorununa aklı başında, bilimsel bir açıklama getirmek, insanlaşma süreciyle ilgili nes­nel verileri zorunlu kılar. Bu nesnel verileri nerede bulabiliriz ?  Şüphesiz ki emeğin tarihsel sürecinde. O halde oradan başlayalım.
İnsan her şeyden önce bir doğa varlığıdır; insanlaşma da doğal-tarihsel bir süreç. Önce atın, kurbağanın, tavus kuşunun olmadığı  anlamında, önce insan yoktu. İnsanlaşma; insansı maymunun her doğa varlığı  gibi, kendi dışındakileri etkileyip kendi dışındakilerden etkilenerek süren binlerce yıllık tarihsel birikimin bir sonucudur. İnsanlaşma bir etkinliktir. Tamamlanmasını insanlaşmanın tamamlanması-ikinci bir doğa, insan doğası yaratarak geliştiren bir etkinlik. Bu yeni doğa, en geniş anlamıyla, toplumsal ilişkilerdir.
Yabancılaşmanın toplumsal ilişkilerde bulunan köklerini incelemeye geçmeden önce, insanı hayvandan uzaklaştıran ve ayıran gelişimine genel hatlarıyla değinelim.
Eğer insanlaşma bir etkinliğin ürünüyse bu etkinliğin diğer yaratıkların doğa üzerindeki etkinliğinden farklı bir niteliğe bürünmüş olması gerekir. Çünkü her canlı, doğa üzerinde bir etki yapar ve onu değiştirir. Değiştirdiği doğa kendi değişiminin koşullarını yaratır. Ancak bir hayvanın doğayla olan ilişkisi yalınızca bir yarar ilişkisidir ve doğada yaptığı değişiklik salt varlığı nedeniyledir. Hayvan, bu ilişki içerisinde, kendini doğrudan soyutlayamaz. O, içinde yer aldığı doğanın bilinçli olarak farkında değildir. İnsan söz konusu olduğunda ise bu ilişki -doğayla ilişki- yararlanma ya da salt varlık ilişkisinden ötedir. İnsan, doğa üzerinde değişiklikler yaparken bunu amaçlar. Yani değişime neden olan salt fiziksel varlığı değil, bilinçli  varlığıdır.
 Gerçekte de insanı, insansı maymundan uzaklaştırarak onu tüm yaratıklardan ayıran şey, onların hepsinden önce doğa yasalarını tanıması, pratik içerisinde kazandığı bilgisini doğa yasalarına uy­gun olarak tekrar pratiğe geçirebilme üstünlüğüdür. Bu üstünlük ona, doğa  üzerinde egemenlik kurma becerisi kazandırmıştır. Burada Marks'a başvurabiliriz: "Hayvan kendi yaşam faaliyetiyle bir ve aynıdır. Ondan ayrılmaz... İnsan kendi yaşam faaliyetini kendi iradesi ve bilincinin nesnesi ya­par. O, bilinçli bir yaşam faaliyetine sahiptir... Bilinçli yaşam faaliyeti, insani hayvanin yaşam faaliyetinden ayırır."
İnsanlaşma süreci, değişik pek çok yönüyle (anatomik, coğrafi, beslenme vb.) incelenebilir, ancak bizi burada ilgilendiren sürecin temel etkeni yani emektir. Emek, insanin do­ğa üzerindeki etkinliğinin aracıdır. Doğa üzerindeki egemenlik elin gelişmesiyle, emekle başlamış, her yeni ilerleme insanın ufkunu genişletmiştir. İnsanı hayvan­dan ayıran bilinç, uzun bir tarihsel süreç içerisinde emek aracılığıyla yaratılan bir fonksiyondur.
Emeğin insanın gelişimindeki önemini belirtmek açısından, kısaca, emek insanı bizzat yaratmıştır diyebiliriz.
Toplumsal yaşam aşamasına geçiş ile birlikte insanin gelişimi hızlanmış, toplumsal ilişkiler insanın gelişimine daha kesin bir yön vermiştir. Toplum­sal gelişimin ilk aşamalarında, ilkel komünal yaşamda, emek etkinliği bütünüyle insanın gereksinimleri tarafından belirleniyordu. Bireyin gereksinmesi toplumun gereksinmesiyle örtüşüyordu. Av aletlerinin yapımı, avlanan hayvan vb., emeğin ortak ürünleriydi  ve ortaklaşa kullanılıyordu. Gerek emeğin ilkel niteliği, gerekse de emek ürünlerinin nicel sınırlılığı bir dönem içerisinde insanın yabancılaşmasının koşullarını oluşturmuştu. Çünkü bu dönemdeki toplumsal ilişkiler içerisinde bireyin emeği ile, emek ürünü kaynaşık durumundaydı. Toplumsal ilişkilerin bütününde çıkan yabancılaşma “ emeğin ürünlerinin yabancılaşması”ndan başka birşey değildir ve bu ancak belirli tarihsel koşullar içinde gerçekleşmiştir. Bu tarihsel koşullar, emeğin üretkenliğinin artmasına paralel olarak toplumsal iş bölümünün gelişmesi ve emek ürünlerinin toplumun tümünün aleyhine belirli kişiler tarafından el konulmasıyla; toplumun sınıflara bölünmesiyle başlar. Köleci toplumsal ilişkileri, insanın yabancılaşmasının ilk adımıydı. Ama yalnızca bir başlangıç olarak feodalizm, bu başlangıcı hızlandırmış, geliştirmiş, kapitalist üretimin ön koşullarına kadar taşımıştır.
"Yabancılaşma" bir kavram olarak, insanlığın önüne kapitalizmle birlikte gelmiştir. Tarihin mantığı  açısından bu tamamı ile anlaşılırdır. Çünkü, burjuva. toplumsal ilişkiler "emeğin ürünlerinin yabancılaşmasının" en tam ve en yalın bicime bürünmesinden başka bir şey değildir. Emek ürünü başkaları için üretilme-ye başlandığı andan itibaren bir meta haline gelir ve toplumsal ilişkiler metada nesnelleşir. Kapitalizm koşulları altında bu nesnelleşme en üst boyu-tuna ulaşmıştır. Bu, iki temel neden-den dolayı böyle olmuştur. Birincisi; kapitalizm emekçiyi üretim araçların-dan tam olarak koparmıştır. İkincisi; kapitalizm koşullarında işgücünün kendisi özel tipte bir meta haline gel-mistir. Artik emek araçları da, işgücünün kendisi de sermayenin bir parçasına dönüşmüştür. Üretim araçlarının (hammaddeler, makine vb.) ve işgücünün -yani işçinin- üretilmesi toplumsal gereksinmelere göre değil, bütünüyle sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşir. Kapitalizm koşulları altında insanin yabancılaşmasının anlamı, toplumsal üretici güçlerin, işçinin karşısına bağımsız kapital güçler olarak çıkması demektir.
insanın yabancılaşmasının, ekonomik, sınıfsal ve tarihsel bir içeriği vardır. Marksistler açısından kendi başına yabancılaşmadan ya da insanın kendine yabancılaşmasından bahsedilemez. "Yabancılaşma" belirli tarihsel koşullar altında, "emeğin ürünlerinin yabancılaşması" demektir.
Kapitalizmin, insanın yabancılaşmasını en üst boyuta çıkardığını söylemiştik. Gerçekten de kapitalizmin egemenliğindeki burjuva toplumun insanı, kendini kaybetmiştir. Kendisine yabancılaşmış, insanlık dışı ilişkilere ve doğal güçlerine bağımlı hale gelmiştir. Bu toplumsal sonuç:, yabancılaşmış emeğin ürettiği, belli sosyo-ekonomik koşulların ürünüdür. Ancak insanlığı bir bütün olarak "hayvan"lığın doğasına mahkum eden bu sosyo-ekonomik koşullar, herkes için aynı anlamı taşımaz. Marks'ın vurgusuyla "Egemen sınıf ve proletarya sınıfı aynı yabancılamayı gösterirler. Fakat ilk sınıf, bu kendi kendine yabancılaşmada kendisini mutlu ve rahat hisseder, yabancılaşmayı kendi gücü gibi görür, on-da insan varlığının görünü§üne sahiptir. İkincisi ise yabancılaşmada kendisini yok edilmiş hisseder, onda kendi güçsüzlüğünü ve insanlık dışı var olma gerçeğini görür."
Para, Marks'ın bu mükemmel tanımlamasının, insanın günlük yaşamının en kuytu köşelerine kadar sızan kanıtını oluşturur. Bütün ürünlerin bir meta biçimine büründüğü bir toplumda, bu metalar üretildikten sonra satılmak zorundadır. Ve para bütün metaların evrensel eşdeğeri olduğu için, hüküm onundur. Ne kadar çok paraya sahip olunursa, o kadar "mutlu ve rahat" olunur. Çünkü o zaman daha çok meta (mal) alabilirsiniz demektir. Kapitalist sistemde insanlar arasındaki ilişkiler, metalarda
nesnelleştiği için, daha çok mal alabilmek, daha çok insana hükmetmek demektir. Nesnelere sahip olmakla, insanlara sahip olabilirsiniz. İşte burjuvazinin insanlaşma dediği şey budur; yabancılaşmanın ta kendisi.



Para, burjuva toplumunda saygınlığın tek ölçütüdür. En soysuz, en insanlık dışı işler de yapsanız, paranız  yoksa saygınlığımız garantidedir. İnsanların bedenini satarak vergi rekorları kıran genelev patronları, mafya şefleri , tam da bundan dolayı devlet protokollerinin en önünde yer almaya hak kazanmıştır. Ya da para öyle bir ilişkidir ki, gerçekte bir metanın (malin) taşıdığı anlamda bir değer taşımamasına karşın onur, namus, vicdan gibi bir şeyler, sınıf sahipleri tarafından satışa çıkarabildiği için (fiyatları olduğu için) meta biçimini alabilirler. Burjuva partilerin seçim dönemindeki politikacı transferleri tam da buna örnektir.
Yabancılaşma hakkında pek çok filozof, sosyolog, psikanalist, pedagog vs. görüş, belirtmiş; yabancılaşma sorununa çözüm aramıştır. Ancak bunların hiç birisi sorunu, burjuva ideolojisinin idealist, mekanik yönteminin dışında ele alma becerisini gösterememişlerdir. Dolayısıyla da insanlığa bir çıkış sunamamışlardır. Yabancılaşma, ne Hegel'in vardığı gibi "bilincin yabancılaşmasıdır, ne de Freud'un dediği gibi "insanın ilkel benliği (id) ile kültürün (süper ego)" çatışmasının ürünüdür. Her ikisi de insanlığın geleceğinin önünü tıkamışlar ve onu yabancılaşmaya mahkum etmişlerdir. Birincisinde bilinci mutlaktır. İkincisin de ise ilkel yaşama dönüş zorunludur!  Marksist-Leninistler için ise yabancılaşmayı doğuran toplumsal koşullar, özgürlüğün maddi koşullarını da yaratır. Çünkü özgürlük yabancılaşmanın inkarıdır.
Kapitalizm koşullarında insanlığı özgürlüğe taşıyacak toplumsal güçler mevcuttur. Bu sınıf modern proletaryadır. Çünkü, o, bu koşullarda "insanlık dışı var olma gerçeğini" her gün her saat görmektedir. Ancak proletarya, içinde yer aldığı üretim ilişkileri zemininde kalarak yabancılaşmadan kurtulamaz. O, kendisi de dahil olmak üzere burjuva toplumsal ilişkileri kökten değiştirmek zorundadır. Yabancılaşmanın son bulması bundan dolayı bir devrim sorunudur.
İnsanlık bir bütün olarak komünist topluma ulaştığında, işte o zaman, nesnenin insan üzerindeki egemenliği son bulacak ve artık sadece insanla insan arasındaki ilişki kalacaktır geriye. İnsanlığın "tarih öncesi' de, ancak o zaman son bulacaktır.

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
İlgili Konular

Özgür Kürsü

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Üretimi: 0.08 Saniye