 |
|
İŞSİZLİK SAĞLIĞI BOZUYOR

“ Hamdolsun kriz bizi teğet geçiyor” sözlerinin külliyen yalan olduğunun ortaya çıkmasıyla, krizin etkisi kısa zaman için yüz binlerce işçiyi sokağa bıraktı. Haliyle toplumda çok yönlü olumsuzlukların yanında sağlığı bozduğu ve psikolojik travmaları artırdığı bir gerçek. Yani finansal kriz, reel sektör krizi derken insanların fiziksel, ruhsal, sosyal bütünlükleri de krizin etkisinde kalarak derinde bozulduğuna, intiharların arttığına tanık oluyoruz.. Dünya Sağlık Örgütü yoksulluğu hastalık olarak tanımlıyor, işsizlikte yoksulluğun ikiz kardeşi olduğuna göre işsizliğin meslek hastalığı olarak tanımlanması cuk oturuyor. Medyada krizin olası etkileri konusunda bol bol haber, yorum, yazı okumuyoruz. Beş yıllık siparişlerimiz hazır diyen Tuzla Tersanelerinde işçiler kapının önüne konuluyor, bazı tersaneler kapanmak üzere. Artık tersanelerde seri ölümler değil, işten çıkarılmalar konuşuluyor. Elbette kriz, kod adı proletarya olan toplumsal kesimi ilgilendirmiyor sadece, bize nasıl olsa bir şey olmaz diyen beyaz yakalılar da topun ağzında. Ama bu konudaki deneyimlere göre, tarih hiç sürpriz içermiyor. Kriz ilk önce yoksulları vuruyor. Kriz lafı edilir edilmez işverenlerin ilk yaptığı şey her ihtimale karşı işçi çıkarmak. Emekliliği gelenler ve henüz askerliğini yapmamış personelden başlayarak performans değerlendirmelerinde ikmale kalanlarla devam eden bir azaltma politikası devreye sokulacaktır. Bunu hemen şirketin dışarıdan aldığı hizmetlerin minimize edilmesi takip edecektir. Sağlık harcamaları bunun başında gelir. Şirketin İş Sağlığı ve İş Güvenliği gereksinimlerine yönelik projeleri askıya alınır, bakım, onarım, yenileme gereksinimleri ertelenir. Bunun ilk sonucu iş kazalarında artış olarak ortaya çıkacaktır. Sayısal olarak kazalar artmakla birlikte, yasal bildirimlerde azalma olacağı için fiilen bol kazalı, istatistiki olarak iyiye doğru giden bir trend izleyeceğiz. Bildirimler azalacak çünkü muhtemelen devlet baba denetim görevini askıya alacak, müfettişlere “adamlar zaten krizden tık nefes kalmış bir de biz vurmayalım” emri verileceği için kimse kimseye dokunmayacak. Bu durum krizin süresi ve derinliğine bağlı olarak uzayabildiği kadar uzayacak. Bir yandan işçi azaltılırken diğer yandan mevcut iş yükü kalan sağlarla idare edilecek, kişi başına düşen iş yükü tolere edilebilir sınırların üzerinde seyredecek başta bel olmak üzere genel olarak kas iskelet sistemini etkisi altına alan hastalıklarda artış izlenecektir. Elbette uzamış iş saatleri, aşırı yüklenme, güvensiz çalışma ortamları sadece mavi yakalıları değil, plazalarda konuşlanmış beyaz yakalıları da etkisi altına alacak. Çalışanlar aman kimsenin gözüne batmayayım şimdi diyerek olası sağlık sorunlarının çözümü için sağlık birimlerine başvurmayı erteleyebilecekler, buna mukabil ( paradoksal olarak da denilebilir ) psikosoyal etmenlerin tetiklediği sağlık sorunları atağa geçeceği için genel olarak hekimlere başvurularda artış olacaktır. İnsanlarda sessiz seyreden bir sürü hastalık stress faktörlerinin ve hormonlarının zıvanadan çıkması sonucu klinik tablo haline gelebilecektir. Yani; pekâlâ sessiz bir biçimde kişiyle birlikte uyum halinde seyreden tansiyon kontrolden çıkacak ve kişiyi ilaca bağlı bir hale getirecektir. Biraz ailevi, biraz kişisel olarak duyarlılık taşıyan çalışanlarda koroner kalp hastalığı belirtileri belirginleşecek. Aynı şekilde diabet de ( şeker hastalığı yani ) kapıdan içeri girecek Kişinin kendi sağlığını değerlendirmesine yarayan sağlıklılık algılaması yani bir anlamda “güven notu” eksi yönde seyredecektir. Elbette arkadaşları işten çıkarılan insanlar bu duruma kayıtsız kalmayacak “ ya ben” sorusunu sormaktan bitap düşecektir. Gelecek kaygısı nedeniyle oluşacak endişe halinin, depresyon ve anksiyete bozukluğunun üstesinden gelebilmek, hem tedavi hem de ilaç harcamalarını karşılamak insanların olmayan bütçelerini hayli zorlayacaktır. Sadece çalışan mı etkilenecek bu durumdan, elbette hayır. Aileler ve çocuklar! Aile içi iletişim bozukluğuyla başlayan kısır döngü, aile içi şiddetin artması şeklinde devam edecek. Düzensiz çalışma saatlerine bağlı iş doyumsuzluğu, çabuk bıkma, yoğunlaşma kaybı hızla gelişecek, çaresizlik duygusu altındaki çalışanlar, ta ki sistem iflas edene dek bu psikolojiyle çalışmaya devam edecek. Ekonomik sıkıntıların yarattığı açığı kapatmak için belki ek işlerde çalışılacak ( tabi ki bulunabilirse ) ekstra iş yoğunluğu fiziksel, ruhsal ya da sosyal yıkımın hızlanmasını kolaylaştıracaktır. Krizin belki de ilk bulgusu uyku bozukluğu olacak ama tablo giderek daha da ağırlaşacak. Tam da bu dönemde devreye girmesi beklenen sosyal destek programları paradoksal olarak tedavülden kaldırıldığı için insanların tek tesellisi sigara ve alkol olacak ve bunlara bağlı hastalıkların ortaya çıkması kolaylaşacaktır. Krizin bu etkilerine bakarak belki de şöyle bir değerlendirme bile yapabiliriz “ yahu biz her zaman kriz etkisindeyiz o zaman” Evet, belki de öyle ama beterin de beteri var, halimize şükredelim! Şükredelim de başka bir şey yapmayalım mı? Elbette kaynaklarımız azalacak. O zaman ihtiyaçlarımızı, ihtiyaç olarak bize dayatmış olan tüketim kalıplarımızı gözden geçirelim. Sosyal yaşamımıza devam edelim, kişisel ilişkilerimizi canlı tutalım.
Krizi algılayalım ama hayatımızın merkezine oturtmadan, onun basıncı altında ezilmeden yaşayalım. Dahası krize karşı sağlıklı kalmanın tek yolu örgütlü ve bilinçli bir mücadele içine girmek ve emekçilerin birleşik mücadelesini, öfkesini alanlara taşımaktan geçiyor. Ahlar vahlar çekerek krizin sağlığı bozan etkilerini aşağıya çekmek mümkün değildir. Onun içindir ki, krizin olumsuz etkisini ne sigara ve nede içki önleyebilir. Aksine bunlar sağlığı daha fazla bozucu etki yapacaktır. Bu zor dönemde daha çok dayanışmayı, paylaşımı ve mücadeleyi geliştirerek sürece yanıt olmaya çalışalım..
|
|
| |
Ortalama Puan: 0 Toplam Oy: 0
|
|
|
Эlgili Konular
 |
| Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil. |
|