Kısacık yaşamımda akıllara durgunluk veren olaylarla karşılaşmış, kimi zaman yaşama küsmüş, kimi zamansa yüreğimi yakan isyanı dışa vurarak rahatlamayı denesem de pek başarılı olamamıştım. Çocukluğumu yaşayamadan olgunlaşmış, gençliğimi yaşamadan yaşlandığımı düşünmeye başlamıştım. Yaşamdan, bana düşen pay böylesine acımasız olmamalıydı. Gecesi ve gündüzü belli olmayan, yaşamı boğulmuş, insanlar ülkesinde yaşıyordum.
Ellerinden gelse; güneşin doğuşunun dahi yasaklanacağı bu ülkede yaşanan olaylar binlerce insanın yaşamını perişan etmiş, hayatlarını acımasızca çalmıştı. Şiddet, yaşam biçimi olmuş, insanların, gözlerinden gülümseme yerine korku ve öfke fışkırıyordu. Ama, doğa insanlar kadar acımasız değildi. Doğa insanı adeta kendine çekiyordu. Masmavi gökyüzü, yaşanan dört mevsim, dünyanın neresinde bu kadar güzeldi? Doğayı fetheden insanlık, tarihin derinliklerinden bu yana, insanlar arasındaki egemenlik yarışı için burada da doğayı tahrip etmeyi başarmıştı.
Her şey, öylesine acımasız, sahte ve yapaydı ki gerçeği bulmakta zorlanıyordum. Gülen, şakalaşan insanlara uzun uzun baktım. El ele tutuşmuş sevgililer, annesiyle babasının elinde kaygısızca, güvenle gülümseyen çocuklar. Kafelerin içinden sokağa taşan cıstaka cıstaka müzik sesleri bir çok insanı hareketlendirirken benim ruhuma dokunamıyordu.Nasıl yaşıyorlar acaba? Hiçbir şeyin farkında değiller, diye derin derin içimi çektim.
Yüksel Caddesi'nde bir gurup insan; İnsan Hakları Anıtı önünde toplanmış, Sivas'ta yakılan, şairlerin, yazarların, semah dönenlerin, acımasızca yakılışını protesto ediyorlardı. Birkaç kişi meraklı gözlerle baksa da polisleri görünce suç işlemiş gibi hemen oradan uzaklaşıyordu. Böylesine büyük bir katliama karşı bir avuç insan mı tepki gösterecekti? Vahşet, her gün artarken insanlık giderek duyarsızlaşıyordu. Nerede o on binlerin, yüz binlerin görkemli direnişleri…
Bu nasıl bir yaşamdı? Hayatında bir anlamı olmalıydı. Geçmişime kilitlenmiş, geleceği sorgulayıp duruyordum.Yaşamın en önemli gizi nedir? Bir yanımız günlük güneşlik, şen şakrak, bir yanımız ise sonbahar gelmeden yaprak döküyor. Yaşam devam ediyor, dedikleri bu olsa gerek.Yaşamın kirli, acı yüzü hep bize mi dönük olacak? diye düşünür, ama yaşadığım bu iç çatışmalar her zaman sonuçsuz kalır bir türlü çıkış yolu bulamazdım.
"Görmedim. Duymadım. Bilmiyorum." diyerek yaşayan sessiz çoğunluğun yaşadığı bu ülkede boğulduğumu hissediyordum. Özgürlük ve barış mücadelesinde yitirilen binler, on binlerin silüetleri geçti gözümün önünden. Onların alanlarda, zindanlarda, darağaçlarında haykırdığı sözler yankılandı kulaklarımda. Değişen bir şey yok gibiydi. Baskılar tüm acımasızlığıyla devam ediyor, düşürülmüş, satın alınmış insanlar sarmıştı her yanı. Harf harf cezaevleri yükseliyordu ülkemde.Gençler öldürülüyor, kadınlar tecavüze uğruyor, intiharlar birbirini kovalıyordu…
Geçmişten bize ne kaldıysa ortadaydı. Yıllardır atılan adımlar bir adım ileri, iki adım geriydi. İstenilen, özlenilen dünyaya ulaşmak çok zordu. Bir zamanlar ölümüne bağlanılan değerler anlamını yitirmeye başladığından kişiler arasında, yaşanan güvensizlik günden güne derinleşiyordu.
Sevgilerin, dostlukların, böylesine ucuzlayacağını asla tahmin edemezdim. Sevdiğim adama verdiğim sözler geldi hatırıma. Yüreğime taş gibi oturdu yokluğu. Özlemi sardı bedenimi. Sesini, dokunuşunu özledim. Mahkeme kapısında serbest bırakıldığında gülümseyerek yüzüme bakmış, "Siz eve gidin, ben hemen gelirim." demişti. Son görüşüm, son sözleri bunlar olmuştu.
Yıllardır, yaşadığım yalnızlığıma ortak olacak, yaşamıma anlam katacak birinin varlığını sık sık duyumsadığım anlarda bile duygularımın akışına engel olmayı başarmış, kendimi oğlumun geleceğine adamıştım. Oğlumun büyüdükçe benden uzaklaşacağını da biliyordum. Her şeye rağmen yaşamıma üçüncü kişiyi ortak etmek içimden gelmiyordu. Toplumun geri değer yargılarını önemsemediğim anlarda bile bu geri yargıların esiri olduğumu üzülerek görüyordum. Bu gerilikleri kabullenemiyor, İstediğim hayatı hiçbir zaman yaşayamamış, yaşamımı hep başkaları yönlendirmişti. Daha doğrusu sevdiğim adamın sunduğu yaşamı, kendi yaşamım gibi kabullenivermiştim.
Şimdi ise; yaşamın güçlükleriyle başa çıkamıyordum. Yüksel Caddesi'nden hızla uzaklaştım. Onunla el ele geçtiğim çiçekçilerin önünden buruk bir hüzünle geçerken kendimi boş bulduğum bankın üzerine yığılırcasına bıraktım… Her eylem sonunda kim bilir kaç kez oturmuştuk bu banklarda. Derin bir boşluğa yuvarlandığım anda, özlediğim ses yankılanmaya başladı kulaklarımda:
"Ağlama.Yıllardır ağlayarak neyi değiştirdin? Beni geri getirebildin mi? Sil gözlerini… Yaşamın dışına itildiğini görmüyor musun? Kendini insanlığın kurtuluşuna ve özgürlüğüne ada."
"Ama benim sorumluluklarım var. Çocuğumuzun bir de annesiz kalmasına müsaade edemem."
"Sen sadece bizim çocuğumuza karşı değil, binlerce annesiz, babasız, kalmış çocuğa karşıda sorumlu olduğunu unutma. O sadece bizim çocuğumuz mu? Bana söz vermiştin. Mücadele etmekten asla vaz geçmiyecektin. Ne oldu sana böyle?"
"Sensiz yaşam çok zor. Hiçbir şeyden güç alamıyorum. Bir çok şey anlamını yitirdi."
"Sus! Böyle konuşma. Zebanileri sevindirme. Özgürlük ve barış mücadelesi devam ediyor. Güçlerine güç kat. Çoğalmalısınız. Onlara inat bu ülkede barışı yeşertmelisiniz."
"Onlar, çok acımasızlar. Sana neler yaptıklarını biliyorsun. Korkuyorum. Oğlumuz için çok endişeliyim."
"Cesaretini yitirme."
"Biz geç çoğalıp, çabuk savruluyoruz. Sen gideli çok şey değişti."
"Oğlumuzdan söz et biraz da. Beni soruyor mu? Adını ne koydun? Onu çok özlüyorum.Kokusunu duymak, elinden tutup kırlarda koşmak isterdim. Onun büyüyüp, serpildiğini göremedim. Minicik ellerinden tutup parklara, gidemedim. Baba! Anne! deyişini duyamadım. Çok şeyi yarım bıraktırdılar."
"Sus! Yalvarırım sus! Böyle konuşma .Yüreğimdeki yarayı kanatma."
"Zamansız oldu gidişim. Her ayrılık zamansız oldu yaşamımızda. Bana kırgın olduğunu biliyorum. Ama sıradan bir yaşamı kabullenemezdim.Dört duvar arasına sıkıştırılmış küçücük mutluluklarla yetinemezdim.Bu yaşamın altında ezilirdim, ezilirdik…"
"Ama sen daha çok gençtin. Sana ihtiyacımız vardı."
"Önemli olan genç ya da yaşlı ölmek değil ki. Önemli olan insanın inandığı uğurda yürümesi ve o uğurda yaşamını da yitirse pişmanlık duymamasıdır. Biliyorsun, ben durgun denizlerde yüzmeyi değil, dalgalarla boğuşmanın verdiği hazzı sevdim. Boş ver şimdi bunları. Hepsi geçmişte kaldı. Haydi biraz gülümse. Seni gülümserken görmek istiyorum."
Sicim gibi yaşlar süzülüyordu yanaklarımdan boynuma doğru. Bütün hücrelerimle onu istiyor, yokluğuna dayanacak gücümün kalmadığını hissediyordum. Gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle silerek kesik kesik konuşmaya çalıştım. Serzeniş dolu bir konuşmaydı. Onun bu şekilde aramızdan ayrılışını hazmedemiyordum.
"Acı çektirdiler sana. Sıradanlığı reddettin. Güçlü olduğunu gösterdin. Ama kendini koruyamadın. Sevinen yine onlar oldu. Biz ise acınla, özleminle kavruluyoruz. Gecenin ve gündüzün anlamı kalmadı benim için.Güneş doğmasın, bahar gelmesin, zaman akmasın istiyorum."
"Bu kadar umutsuz olma. Unutma herkes kendi payına düşen zamanı yaşar. O yaşam senin. İstediğin gibi yaşamalısın. Yaşamın tekrarı yok.Yaşaman için pek çok nedenin olduğunu sanıyorum. Oğlumuzu düşün, zaman değil, an önemli."
"Unutmadan, oğlumuza senin adını verdim. Onun adı. Yaşam. Bana mı öyle geliyor bilemiyorum, ama sana çok benziyor. Saçları senin gibi dalgalı, gözleri iri ve simsiyah, kirpikleri şemsiye gibi yanaklarına dökülüyor. Senin gibi utangaç ve inatçı. İstemediği bir şeyi asla yaptıramıyorum." Gururla gülümsedi, oğlunun inatçı olması hoşuna gitmişti. Her söylenileni sorgusuzca yapan, tepkisiz çocuklara çok acırdı .
"İstemediği şeyi yaptırma sende. Aferin ona ."
"Oğlumuz çok hassas bir çocuk. Senin yokluğuna bağlıyorum. Geçen gün düşmüş, bir çok çocuğun aksine baba! diye ağlıyordu. O gün yüreğim acıdı."
"Öldüğümü biliyor mu?"
"Henüz anlatmadım. Cennette olduğuna inanıyor."
Derin bir sessizlik kaplamıştı etrafımı… Düşüncelerimden sıyrılıp yürüyecek gücü bulamıyordum. Uzun süre kendime gelemedim. Sevdiğini yitiren bir çok insanın duyduğu acıyı duyuyor, hayatımın çalındığına inanıyordum. Onların bıraktığı hayallerle yaşamaya çalışmak, sıkıntıları, acıları tahmin edilemeyecek kadar büyüktü. Bir çok insan şöyle öğütler veriyordu bana: "Ne yazık ki bu durum da yaşamın gerçeği. Bir çok ülkede yaşanan savaş ve çatışma ortamında en fazla zarar gören kadınlar ve çocuklardır. İşte bu bakımdan, "Savaşa hayır." Sesini, en güçlü kadınlar haykırıyor. Kadınların gülümseyen gözlerinin ardında daima bir hüzün vardır. Acıların ve sıkıntıların bir araya getirdiği bu kadınların sayısı o kadar fazladır ki. Bir türlü bir araya gelip de sevdiklerini yaşamdan koparan zebanilere karşı güç olamıyorlar. Şoven duygular, baskılar kadınların bütünleşmesinin önünde aşılmaz bir duvar gibi..." Bu sözler acımı daha da derinleştiriyordu.
Herkes kendi yaşadığı acıyı biliyordu. Sevdiğim adamı yitirdiğim gün; aynı zamanda Yaşam'ın doğum günüydü. Diğer kadınların yaşadığı annelik sevincini doyasıya yaşayamamıştım. Loğusa yatağımdan kaldırılarak kimlik tespiti için götürüldüğümde; uçsuz bucaksız bir tarlada boynuna kadar gömülü bir erkek cesedi bulunmuş. Nereden biliyorlarsa? Güvenlik güçleri, kocam olduğu kanaatine varmışlardı. Toprağı hoyratça eşeleyerek tanınmayacak hale gelmiş bedeni toprağın altından güçlükle çıkararak boylu boyunca uzattılar. Hiç tanımadığım yanımdaki adamlardan biri ruhsuz bir ses tonuyla sordu: "Bu sizin eşiniz mi?"
Aklım durmuş gibiydi. Ne demek istiyorlardı bu adamlar? Bu çürümüş beden nasıl eşim olabilirdi? Beyaz önlüğüyle hastane koridorlarında koşuşturan, hareketli, canlı, güzel yüzlü, diri bedenli adam bu olabilir miydi? Bir insanı bu hale getirenler insan olabilir miydi? Bu amansız kinin, öfkenin nedeni bu kadar derin miydi? Çürümüş bedenden gözlerimi alamıyor, ona ait bir işaret arıyordum. Tam bu kişiyi tanımıyorum diyeceğim anda; adamın sol elindeki alyansa doğru eğildim. Çürümüş, şişmiş neredeyse kopmak üzere olan parmağa korkuyla dokundum.. Hiç bir şey hissetmiyordum. Güçlükle çıkardığım alyansı geceliğimin eteğiyle sildiğimde, "Leyla" yazıyordu. Haykırışlarım dayanılır gibi değildi. Çıldırmış gibiydim. Zebanilerin yüzüne nefretle haykırdım:
"Katiller! Katiller! Katiller!"
Tutunacağım bütün dalları kırmışlardı. Bütün renkler siyaha dönüşmüş, insani bütün duygular bedenimi terk etmişti. Gözlerimi açtığımda; oğlum geldi aklıma. Yerimden fırlayıp şuursuzca bağırmaya başladım. "Oğlum, oğlum nerde? Beni oğluma götürün. Onu korumam lazım." diye inledim. Hastanedeki odama geldiğimde; gözümün önünden gitmeyen çürümüş bir beden ve kucağımda yumuşacık, sevdiğim adamın kokusunu duyumsatan pespembe varlığı sıkı sıkı bastırdım göğsüme. İnanılmaz duygular yaşıyordum. Bu masum yürek hiçbir şeyden habersiz, mırıl mırıl uyuyordu. Sevdiğim adamın bıraktığı kıymetli bir hazineydi . Canlanmış gibi hissettim o anda. Odanın içinde yanı başımdaydı.
Hamile olduğumu haber verdiğimde; gözlerindeki ışıltıyı anımsadım. Karnıma başını dayamış, "Merhaba ufaklık, aramıza hoş geldin. Mutluluğumuza mutluluk kattın." demişti. Sana benzesin, bana benzesin, kavgası bile yapmıştık. Babasının yokluğunu hissettirmeden büyütebilecek miyim oğlumu? Babasını sorduğunda ne yanıt vereceğim? Baba sıcaklığını hiç tanıyamayacak. Bir tanem. Canımın içi. Ahhh! Nasıl söylerim babanın öldürüldüğünü. Nasıl? Bundan sonra senin için yaşayacağım. Ne yapsam, ne söylesem boştu. Hiçbir şey onu geri getiremezdi. Yüreğim nefretle kabardı, boğulacak gibi oldum. Savaşlardan, silahlardan her türlü şiddetten nefret ediyordum. Kötülüğün iyilikten fazla olduğu bir dünyada barışın yeşereceğine dair en ufak bir kıpırtı göremiyordum. Gerçekler olabildiğince yalın ve acımasızdı. Yaşamdaki küçük mucizelere ise yaşamım boyunca hiç rastlamamıştım.
Zaman hızla akıyordu. Bütün zamanımı Yaşam'a adamış olsam da sevdiğim adamın çektiği işkenceleri unutmuş değildim. Ona verdiğim sözler yerine getirmek zorundaydım.
Katiller elini kolunu sallayarak yeni katliam planları yapıyordu. Kimsenin hesap sorduğu falan yoktu. Herkes yaşamına devam ediyordu. Ara sıra arayıp soranlarda aramaz olmuştu. Ölenler öldüğüyle kalıyordu. Hiç bir cezanın onu yaşama döndermeyeceğini biliyordum. Yaşadığım acıların telafisi de imkansızdı. Çatışmalar devam ediyor, korku ve tedirginlik ruhları bedenleri sarmıştı. Ölümün nereden geleceği, kimi ve ne zaman vuracağı belli olmayan bir ülkede daha fazla yaşamak istemiyordum. En çok da Yaşam'ın geleceği kaygılandırıyordu beni. Baskı ve şiddetin yaşam biçimi olduğu, her türlü insani hakkın ayaklar altına alındığı bu ortamdan bir an önce uzaklaşmak, belki de kaçmak, kendimi çocuğumu korumak istiyordum.
"Gitmeliyim." dedim. Hazırlanmam fazla uzun sürmedi. İltica fikri buz gibi titretse de bedenimi bu güneş doğmayan ülkeden umudumu kesmiş, yeni bir ülkede yeni bir yaşamın ilk yolculuğuna Yaşam'ı da ortak etmiştim. Kim bilir belki bir gün bu ülkeye olurda geri dönersem; Yaşam'a her şeyi anlatırım. Yirmi beş yıllık bir yaşamı, acılarımı, umutlarımı, küçücük bir valize kilitleyerek yeni bir hayata doğru yol aldım. Bulanık, sisli bir gökyüzü, acılarımı derinleştirmiş, umutlarımın üzerine kapkara bir gölge gibi çökmüştü. Dilini kültürünü bilmediğim bir ülkeye gidiyor olmanın sıkıntısı yüreğimi daraltsa da, beni bekleyen dostlarımın desteğiyle bu güçlüğü yeneceğime olan inancımla, yürümeye başladım.
Yüreğim titreyerek uçağın merdivenlerinden çıktım. Eteğime sıkı sıkı yapışmış Yaşam'ın elinin sıcaklığı yayıldı bedenime. Homurdanarak havalanan uçaktan belki de son defa bakarken, gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Her şeyin oyun olduğunu sanan oğlum çok mutluydu. Durmadan sorular soruyordu.
"Anneciğim! Babamın yanına cennete mi gidiyoruz? Kuşlar gibi özgür mü olacağız?
İnsanlığın kuşlar gibi özgür olacağı bir ülkenin var olup olmadığını bilmiyordum. Ama dünyanın bir çok yerinde, uğrunda canların verildiği özgürlük mücadelelerinin olduğuna olan inancımı yitirmemiştim.
Cennet Ayhan