Ermeni soykırımından bir grup aydının özür dileme kampanyası ve ardından yaşanan tartışmalar devlet yöneticilerinin özbe özbe Türk kökenli olup olmama tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Cumhurbaşkanı Gül’ün bir grup aydının “ Ermenilerden Büyük Felaket nedeniyle özür diliyoruz “ kampanyasına karşı “düşünce özgürlüğü vardır herkes düşüncelerini söyleyip, tartışılabilir " açıklamasının- ki sonra Gül yanlış anlaşıldım diyerek sözünü geri almıştır- ardından, CHP’nin Asenası Arıtman “ Cumhurbaşkanının annesi ermeni kökenlidir, ondan dolayı Ermenilerde özür dileme kampanyasında farklı yerde duruyor” sözlerine cumhurbaşkanının “ aile kökenin özbe öztürk ve Müslüman olduğu” açıklamasıyla bir kez daha Türk kökeni tartışması ortalığı kapladı. Aslında arıtmanın bu açıklaması tesadüfen birden ortaya çıkan bir açıklama değildi. Arıtman yıllardan buyana devletin resmi politikası olan “Ne mutlu Türküm diyene’ anlayışıyla hareket ediyordu. Ve Arıtman için önemli olan “ Türk milletinin bozulmadan korunması ve kollanması”ydı. Tanda bu durum Baykalın Türk şovenizminde yolu kimseye bırakmayan “sosyal demokrat” CHP uygun bir durumdu -Türk devletini kökeni ermeni, Kürt, Laz, vb. olanlar yönetemezlerdi.!
Elbette işin bu düzeye gelmesi Türk-İslam sentezci Türkler dışında ulus ve ulusal azınlıkları inkar eden, yok sayan TC devletinin 86. yıllık politikasıydı. Haliyle kafatasçı ırkçılığın ve ayrımcılığın bir gün kendi militanlarını da vurması beklenmez değildi. Kimin hangi “kökenden geldiği”nin yurttaşlık ve “sadakat” göstergesi sayıldığı bir faşist gerici politik kültürel geleneğin bu faciayı doğurması kaçınılmazdı.
Her ne kadar Türk devletini "Koruma ve kollama" görevi , "askeriye"nin hükmü altında ise de, Türk olmayanların mutlu olma haklarının olamayacağı anlayışının cümle devşirilmişlerin, tüm faşist şovenist ve militaristlerin ruhunu okşamakla kalmayıp “iç ve dış güvenlik politikaları”nı belirlemesi, 86 yıllık devlet geleneği ve faaliyeti olarak bu “ürünler"i verecekti. Bu anlayışta bilinir, “yurttaş” olmanın yazılı olmayan kuralı, kişilerin “Türk” ve “Müslüman” (hemen söylemeli ki o yetmez, Sünni-Hanefi olduğu da teyit edilmeli!) “varlığı”nı kanıtlamasıydı. Onlarca yıldır farklı ulus, mezhep, dinsel kesimlerden insanlara dayatılan bir vahşettir bu.
Tartışmanın iki öznesi olarak Arıtman ve Gül’ün tutumu gerçekte birbirinden ancak nüans farklılıkları taşımaktadır. Suçlayıcı da, suçlanan da, herhangi bir “vatandaş”ın Ermeni ya da Türk’ten başka bir kökenden gelmesini hor görme-aşağılama ve ayrım nedeni saymaktadırlar. Biri suçlarken, öteki kendisinin “saf Türk ve Müslüman kökenden geldiğini” kanıtlamaya çalışırken, hareket noktaları aynıdır. Suçlayıcı Türk şovenizmini ırkçılık düzeyinde sürdürürken kuşkusuz daha pervasızdır. Ancak sorun Türk şoven milliyetçiliğin dozajının ölçüsü değildir.
Türkiye’nin tüm milliyetlerinden işçi ve emekçileri için göz önünde tutulması gereken şudur: İşbirlikçi Türkiye faşist gericiliği cumhuriyet tarihi boyunca sürdürdüğü tek ulusçu, tek dil, tek mezhep, tek din, tek bayrak, tek vatan, dayatıcı, başka ulus ve milliyetlerden insanların varlığını inkar eden ve onları baskı ve asimilasyonla Türkleştirme politikası birçok kitlesel katliama, sürgün ve kırıma yol açmıştır. Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler vs. bu politikadan dolayı büyük acılar yaşamışlar, sürgün yollarında kırıma uğramışlar, dillerini serbestçe konuşamamışlar, kendilerini çoğu kez ve yerde gizleme zorunda kamışlar, kişilikleri yaralanmış ve önemli oranda yarımlıklar içinde olmuşlardır.
Buna rağmen, Kürtler ve öteki ulusal azınlıkların eşit haklar, insanca değer görme, dilini ve kültürünü serbestçe kullanma ve geliştirme mücadelesi ve tutumu esas olarak devam etmiş ve devlet politikası felaketlere yol açma dışında başarılı olamamıştır. Bu politikanın sürdürülmesi bölücülükten öte, çok büyük bir yurttaş kesimine karşı baskı ve zulmün sürdürülmesi olacaktır ve bu daha büyük acıların yaşanmasına yol açacaktır.
Bu inkarcı ve yok saymacı faşist gerici baskı politikası artık son bulmalıdır. Ulusal köken ve inanç ayrımı üzerine kurulu egemen sınıf politikasına karşı mücadele her, her işçi ve emekçinin sorumluluğu haline gelmiştir. İşbirlikçi tekelci burjuvazi ve politik askeri temsilcileri bu ayrımcı politikaları işçi ve emekçilerin sermaye ve gericiliğe karşı birleşik mücadelesini engellemek için bir araç gibi kullanıyorlar. Ayrımcılık ve “ayrı ayrı durup birbirine güvensizlikle yaklaşma” onların hanesine yazmaktadır. Dikkatler bu ayrımlara çekilmekte, ayrımcılık, şovenizm ve ulusal hak eşitsizliği sürdüğü için de, her tür ayrımcılığa son verecek ve bu ayrımcılık ve baskı politikalarının temelinde yatan sömürücü burjuva kapitalist sistemini ortadan kaldıracak mücadele zaafa uğratılmaktadır. Buna emekçiler daha fazla seyirci kalamaz. Dünyamızın 2009’a girdiği dönem, dünya kapitalizminin büyük bir açmazlar ve derin bir krizle yüz yüze geldiği dönemdir. Bu dönem yeni ve önemli toplumsal devrimci gelişmelere gebedir.
İşçi sınıfı ve emekçi halklar için bu "yeni" dönem, kapitalist sermayeye karşı, daha etkili mücadelelere girişme dönemi olacaktır. İşçi sınıfımız ve çeşitli milliyetlerden emekçiler bu mücadelenin esas yürütücüleri oldukları bilinciyle hareket ederler ve ulusal baskı, inkarcı, imhacı ve ayrımcı politikalarını da hedefleyen bir ortak mücadele geliştirirlerse, bu egemen sınıfların baskı, kıyım ve şoven dayatmalarla yazdıkları tarihin değiştirilmesi için yolun açılmasına hizmet edecektir. Türk kökeni tartışmaları ve şovenizmi kışkırtma çabaları böylece darbelenmiş olacaktır.