DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
İKTİDARSIZLIĞIN TEORİSİ YA DA KAPİTALİZMİN KUTSANMASI OLARAK ANARŞİZM
Dünden Bugüne
Eğer herhangi toplumsal bir güç,  yerine yeni sistem kuramayacaksa,  var olan sistemi yıkamaz.  Herhangi bir yıkma heveslisi,  eğer yeni bir toplumun kurucusu değilse,  yıkma işleminde en küçük bir başarı kazanamaz,  terinse sistemi güçlendirir.  Ve toplum,  dağılmayı kabul etmez; her toplum yaşamaktan yanadır ve yaşamaya devam edecektir. 

Ve her toplum,  kendi yaşamını devam ettirmeyi sağlayacak bir mecrada hareket eder ve ilerler.


    Kimi zaman bu mantığa uymayan,  devrimci olmayan başıbozuk yıkım dönemleri yaşansa da,  toplum kaçınılmaz olarak yaşamını sürdüreceği üretim ilişkilerini ve sistemi yeniden kuracak bir yapıcılığa yönelir.  O nedenle her fetret devrini,  yeni bir kuruluş dönemi izler.  Kurucu olmayan yıkıcılar,  hayatla çarpışırlar ve hayata yenilerek sahneden çekilirler.
 
    Temel sınıflar,  yapıcı oldukları,  yani var olan üretim ve hayat çarkının yerine yenisini koyabildikleri için,  eskiyen sistemi yıkabilmişlerdir.  Onların yıkıcılığı,  yapıcı bir tasarıma sahip olmaktan kuvvet alır.  Sistemi yıkabilmek için yenisini koyabilmek gerekir.  Bugünkü küçük ‘Büyük’ Amerika sistemini de,  yerleşik değerlere meydan okuyan başıbozuk takımı,  marjinaller vb.  yıkamaz.  Çünkü insanlar,  su içecek,  ekmek yiyecek,  santraller enerji üretecek,  demiryolları,  karayolları işleyecek,  tiyatro sahnelerinde oyunlar oynanacak vb.  vb.  ve devrim,  bütün bu toplumsal işlevlerin büyük çoğunluk yararına yapılması için gerçekleşecektir.  Yani toplum bir örgütlenmedir.  İnsan toplumunun hayvan sürüsünden farkı buradadır.  Toplum,  o nedenle örgütlü olmaya ve yapıcılığa sürüklenmiştir.  Kısacası diyalektik! Kuruculuğu ve örgütü reddedenler,  toplumu reddetmiş olurlar.  İnsan,  tekrar sürü halinde yaşamaya dönemeyeceği için,  kurucu olmayanların arkasından gitmemiştir ve gitmez.  Onların abartılı yıkıcı sloganları,  vur kırdaki aşırılıkları toplumdan destek almaz.  Toplum,  yalnız ve yalnız yeni toplumu kuracak bir yıkıcılığın çağrılarına cevap verir: o da eski sistemin yıkılmaya yüz tuttuğu koşullarda.  Bundan dolayı eğer toplum,  tarihsel olarak yeni bir sistemin eşiğine gelmemişse,  devlet iktidarını yıksanız bile,  kuracağınız toplum yine aynı toplumdur.  Örneğin 16.  yüzyılda Pir Sultan Abdal,  Şah’ı kastederek,  “İstanbul şehrinde ol sahip sultan,  tacı devlet ile salınmalıdır” diyordu.  Yani o çağda,  Osmanlı hanedanını yıkabilmeniz için,  bir başka feodal hanedana bağlanmanız gerekirdi.  (Anarşizmin Serüveni,  Bilim ve Ütopya,  Sayı 117,  Mart 2004) Ve bu yüzdendir ki,  devrimci,  kurulacak toplum devleti,  hayal dünyasında değil,  toplumsal gerçeklik dünyasında tasarlayabilir.  Başka deyişle,  kurulacak toplum,  ancak ve ancak kurulabilecek toplumdur.  Bu nedenle yalnız ve yalnız kurucular,  devrimcidir.
 
    Felsefe düzleminde bakacak olursak,  kurucu devrimci ile başıbozuk yıkıcı arasındaki cepheleşme,  materyalizm ile idealizm arasındaki karşıtlığı da getirir ki,  kurma ve yapma ile ilgilenmeyen başıbozuklar,  toplumun önüne imkânsız yıkıcılığı koyarlar ve yıkmanın imkânsızlığını kanıtlarlar.  Bu bağlamda Anarşizm’in idealizm’i,  dinlerin idealizm’inden daha aşırıdır.  Çünkü dinler,  ne de olsa,  bir üretim sistemi üzerinde yükselirler ve bu açıdan gerçeklik zeminine dayanırlar.  Dinler,  yeryüzünde oluşmuş bulunan efendi-kul ilişkisi gerçeğini,  yani toplumun maddesini,  gökyüzüne taşırken idealizm’e dönüşürler.  Anarşizm ise,  sistemi reddettiği için,  toplumu da reddeder ve bu anlamda,  sanki toplumun dışında,  gökyüzünde oluşur.  Bu açıdan Anarşizm gelmiş geçmiş en idealist doktrindir.

    ANARŞİZM HANGİ DEVLETE DÜŞMAN?
    “İnsanın insan üzerindeki yönetimi köleliktir… Her kim bana hükmetmek için elini sırtıma koyarsa,  o bir zalim ve despottur.  Onu kendime düşman ilan ediyorum…

    Yönetilmek: polisçe gözetlenmek,  denetlenmek,  dikizlenmek,  sevk ve idare edilmek,  yasalar içinde boğulmak,  sınırlandırılmış olmak,  hareket alanı daralmak,  nasihat ve öğüt dinlemek,  kontrolden geçmek; hiçbir hak ve yetkisi olmayan birilerince emir altında kalmak demektir… Yönetilmek her işte,  her harekette,  her faaliyette kaydedilmek,  bir şeylere tabi tutulmak,  değerlendirilmek,  damgalanmak,  vergi ödemek,  uyruklu olmak,  ruhsatlı olmak,  otoriteye maruz kalmak,  yararlı olmak,  uyarılmak,  engellenmek,  reforme edilmek,  düzene sokulmak,  cezalandırılmak demektir.  Yönetilmek: kamu yararı bahanesiyle ve kamu yararı adına suiistimal edilmek,  idare edilmeye tabi tutulmak,  dolandırılmak,  sömürülmek,  birilerinin tekelinde olmak,  aldatılmak,  hırsızların eline düşmek,  şantaja uğramak demektir.  Sonuç olarak yönetilmek en küçük bir direnişte,  daha şikâyete kalkışmadan baskı görmek,  cezalandırılmak,  fena halde dışlanmak,  hakarete uğramak,  takip edilmek,  tartaklanmak,  bir şey söylemek için ağzını açmamak,  hapse atılmak,  kurşuna dizilmek,  topa tutulmak,  yargılanmak,  lanetlenmek,  sürülmek,  kurban edilmek,  satılmak,  ihanete uğramak ve üstüne üstlük alaya alınmak,  makaraya sarılmak,  küfürlere maruz kalmak demektir.
 
    İşte yönetim budur: onun adaleti de,  ahlakı da budur” P.  J.  Proudhon (Karin Kramer,  Verlag Yazarlar Grubu Anarşist Kuram ve Kökeni,  Çev.  H.  İbrahim Türkdoğan,  Birey Yayınları,  Syf.  19–20)

    Proudhon’un devlete karşı bu fikirleri Anarşist öğreti açısından genel geçer bir özellik taşımaktadır.  Bu yaklaşımın siyaseten nereye denk geldiğini ise Frederich Engels Carlo Cafiero’ya 1 Temmuz 1871’de yazdığı mektupta bakın nasıl tanımlıyor: “…İşçi sınıfı yönünden gelecek her türlü eylem mevcut siyasal durumun tanınmasını varsayacağından ve bütün siyasal eylemler,  ona göre “Otoriter” eylemler olduğundan,  o bunlara düşmandır.  Sermayenin şu andaki siyasal baskısını ve zorbalığını nasıl ortadan kaldırmayı umduğunu ve “Otoriter eylem”e başvurman mirasın kaldırılması üzerine o gözünün bebeği düşüncelerini nasıl yürürlüğe nasıl koymayı düşündüğünü açıklamıyor.  Lyon Ayaklanması sırasında,  Eylül 1870’te,  silahlı kuvvetlerin mat ettiği Bakunin,  kent belediyesinde,  Ulusal Muhafız’ın tüm burjuvalarına karşı hiçbir önlem almadan devletin kaldırılmasına karar çıkarttı,  oysa burjuvalar,  hiç tasa çekmeden güzel güzel belediye sarayına geldiler,  Bakunin’i kapı dışarı ettiler ve bir saat geçmeden devleti yeniden yerine oturttular…” (Karl Marks/Frederich Engels,  V.  I.  Lenin,  Anarşizm ve Anarko-Sendikalizm,  Çev.  Sevim Belli,  Sol Yayınları,  I.  Basım,  Syf.  57 Ankara,  Mart 1979)

    Bu masumane gibi görünen karşıtlık esasen Anarşizm’in bozuk karakterinden kaynaklanıyor.  Büyük fikir akımlarından Bilimsel Sosyalizm ve Kapitalizm arasındaki ikircikli tavrı siyaset düzleminde çok geçmeden onu Liberalizm’e teslimiyete götürüyor.  Özgün bir karakter taşımaması kuvvetli gördüğüne biat etmeyi getiriyor.  1850’lerdeki devrimci hareketi yaratmaya çalıştıkları bozgunculuk tutmuyor.  Medeniyete ve tarihe karşı olan sorumsuzluk bu akımı hızla emperyalizmin koçbaşlarından biri haline getiriyor.  Devrimci saflarda tutunamamanın ardından tam boy bir pervasızlıkla emperyalizmin önündeki en önemli direnç noktalarına saldırıyor.  SSCB deneyimi üzerinden sosyalizmi “Mahkûm” ettikten sonra ulus devletlere “Modası geçen” ve gericileşen modeller olarak yaklaşarak Pentagon kurmaylarının basit sözcüsü konumuna geliyor Anarşistler,  bu konuda Noam Chomsky izlenmeye değer bir kalemdir.
    
    SSCB’nin kuruluş yıllarındaki Kronştad İsyanı’na eklenen 1936 İspanya İç Savaşı’ndaki yıkıcı tavrı emperyalizm ile ilişkisini teori alanından pratiğe geçirmiştir.  II.  Emperyalist Dünya Savaşı gibi insanlığın yaşadığı belki de en ciddi sınav,  bize devlet örgütlenmesinin eşitsizlik ve emperyalizm koşullarındaki zorunluluğunu net olarak göstermiştir.
    
     TOPLUMSAL MÜCADELELER TARİHİNİN DEĞİŞMEYEN AYRIK OTU: ANARŞİZM
    İdeolojilerin sonunun geldiğinin ilan edildiği ve egemen ideolojiden başkasına yer tanımama kararlılığının sürdürüldüğü günümüz koşullarında, genel olarak sağlanmış bulunan ideolojik sığlık,  görünen o ki,  Anarşizm açısından fazlasıyla söz konusudur. Anarşizm’i, sosyalizmin veya komünizmin özel türü veya türevi olarak görme yanlışlığı yine varlığını sürdürüyor.  
Elbette ki: Anarşizm ve Sosyalizm arasında,  her ikisinin de kapitalizme karşı bir tepki niteliği taşıması gibi ortak bir yan bulunmaktadır. Ne var ki,  aynı şeye karşı olan iki şeyin birbiriyle uyuşma içinde olmamaları ve hatta kesin bir çatışma halinde bulunmaları pek ala mümkün olabilir. Üstelik Anarşizm’in kapitalizme karşıtlığının,  tarih boyunca ve günümüzde,  kapitalizme güç ve destek sağlama yönünde bir işlev kazanmış bulunduğu görüldüğünde,  Sosyalizm ile Anarşizm arasındaki uzlaşmaz çelişki,  yadsınmayacak bir açıklıkla ortaya çıkmaktadır.  

    Kimileri,  kendilerini Anarşist olarak gördükleri halde,  Anarşizmin baş düşmanı olan Marks’ın desteğini de elden kaçırmak istemezler. Bu nedenle, Marks’ında devletin ortadan kalkmasını amaçladığını; dolayısıyla,  anarşistlerin,  devletsiz,  hükümetsiz,  yasasız toplum ütopyalarının Marksizm’e de uygun düştüğünü ileri sürmek gibi vahim bir yanlışlık sergiledikleri görülür. Gerçekte ise,  Marks’ın,  insanlığın gelişiminin ne zaman geleceği bugünden görülemeyecek kadar ileri aşamalarında, belli bazı toplumsal ve ekonomik gelişmelerin sağlanmasından ve yeni bir insan tipinin oluşumundan sonra, zora dayalı otoriteye yeri tanımayan bir toplumsal düzenin kurulması anlamında,  “Devletin sönümlenmesi” düşüncesini ortaya koymasıyla, Anarşistlerin devlet,  hükümet ve yasa karşıtlıkları arasında hiçbir ilişki yoktur. Anarşistler, kapitalist toplumun yerine ve onun hemen ardından devletsiz,  hükümetsiz, yasasız bir düzenin kurulmasını amaçlamaktadır.  Marks ise azınlığın çoğunluğa hükmettiği kapitalist toplumun yerini,  çoğunluğun azınlık üzerindeki hegemonyası anlamında ve gerçek demokrasi olarak gördüğü bir proletarya diktatörlüğünün almasını savunmuştur.  (Karl Marks/Frederich Engels,  KP Manifestosu,  Syf.  83,  1974)

    Anarşistler,  devletin egemen sınıfın bir baskı aracı olduğu yolundaki şablondan yola çıkarak,  devlet neylerse kötü eyler gibi bir anlayışla her türlü kamusal kurumu,  politikayı,  önlemi reddederler ve ilgi alanlarının dışında tutarlar.  Oysa Marks,  kapitalist toplumda da sınıflar arası güç çekişmesinin el verdiği oranda devletin daha sosyal ve daha demokratik olması yolundaki mücadelenin önemini görmüş ve yaşamı boyunca bu yoldaki çabalara bizzat katılmış ve önayak olmuştur.  Ona göre,  devlet sınıf mücadelesinin terk edilmesi gereken alanlarından biridir.  Bu bakış açısı,  daha sonraki dönemlerde Gramsci ve Althusser gibi bazı Marksist düşünürler tarafından “Devletin göreli bağımsızlığı” kavramı çerçevesinde geliştirilmiştir.  

    Marks,  özgürlükçüdür; ancak,  insanın örgütlü toplum içinde yaşama gereksinimini de yadsımaz.  Ona göre,  Grundrisse’de ifade ettiği üzere “En ileri derecesinde yalnızlık vahşiliktir ve yaptırma ve zora dayanan birlik bir barbalıktır”.  Yine de Anarşistler,  Marks’ı otorite yanlısı bularak eleştirirler.  

–devam edecek-
 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
 
PHP-Nuke
Sayfa Ьretimi: 0.09 Saniye