Egemen sınıf klikleri ve burjuva düzen partileri arasında yoğun bir egemenlik mücadelesi yaşanıyor. Her ne kadar bu mücadele kutupları ayrıştırma noktasına gelmemiş olsa da, bir yandan başında generallerin ve üst bürokrasinin yer aldığı “ulusal laikçi” Kemalist-İnönü kesimle başını AKP’nin çektiği “ ılımlı İslamcı ” güçler arasında egemenlik mücadelesi toz duman içinde sürüyor. AKP hakkında şeriatçılığı odağı haline gelmesi nedeniyle kapatma davası açılması ve ardında AKP hükümetinin buna “AKP’nin ayağını kaydırmak çalışan " Ergenekon ” operasyonu bağlamında ulusal Kemalistçi bilinen “Kızıl Elmacı”ların gözaltına alınarak yanıt verilmesi safların kristalize olmaya ve iki klik arasında güç denemesi, ele ense çekme çabalarının artarak sürdüğünü gösteriyor. Her ne kadar iç ve dış politikanın temel unsurlarında, halka yoksulluk ve faşist terörü uygulama ve dayatma konularında bu iki klik arasında ittifak sürmesine karşın, devlette daha fazla pay alma anlamında yoğun bir savaşım sürdüğü bir gerçekliktir. Böyle halleder de örgütlü emekçi yığınların acil istemlerini yükselterek egemen sınıf klikleri arasındaki yarık da yararlanması ve demokrasi ve özgürlük mücadelesini ileriye taşıması gerekiyor.
Bilindiği üzer Türkiye güncel gelişmelerde politik ve askeri gündemi oldukça zengin ve hızlı değişen bir ülkedir.buradan olarak işçi ve emekçi yığınları bu gelişmeler karşısında uyarmak ve doğru tutum almaya yönlendirme, devrimci politik tutarlılığın koşulu olarak öne çıkıyor. Bu koşul, sömürülüp ezilen işçi ve emekçilerin devrimci demokratik hareketinin geliştirilmesi ve ilerletilmesini; mesleki-sendikal ve politik örgütlenmelerinin sağlamlaştırılıp her koşulda mücadeleyi sürdürebilir güce ulaştırılmasını gerektirir. Haliyle Türkiye’nin kendi tarihi -ki her zaman uluslararası gelişmelerle bağlantılı yönleri olacaktır- ve hareketin “ulusal” ve uluslararası tecrübe ve deney birikiminden edinilen dersler, hareketi ilerletecek taktiklerin izlenmesinde önemli dayanaklardan birini oluştururlar. İşçi ve emekçiler, öncü kesimleri başta olmak üzere, günlük-dönemsel ve daha geniş zaman dilimlerinde, patronlar, devlet, hükümet, çeşitli devlet kurumları ve hükümete bağlı kuruluşlarla kendileri ve ezilen sömürülen diğer emekçi kesimleri arasındaki ilişkileri göz önünde tuttukları, işbirlikçi tekelci sermaye ve temsilcilerinin iktisadi-politik ve askeri anlayış ve eylemleriyle kendilerinin çıkarları arasındaki zıtlığı görebildikleri oranda, mücadelede ileri adımlar atabilecek ve koşulların da uygun olmasıyla başarıya ulaşabileceklerdir. Bu, nihai hesaplaşmalarda da, küçük-mevzi çarpışmalarda da böyledir.
Bu “genel doğru” ya da hemen her şart altındaki temel koşul, işçi ve emekçilerin sınıf bilincine ulaşmış öncü kesimlerine, her koşulda, hareketi nasıl ileri taşıyabileceklerini, güç ilişkileriyle olumlu-olumsuz etkenleri hesaba katarak belirlemeleri sorumluluğu yükler. Devrimci çizgisinde netliğin belirleyeni, emperyalizm faşist gericiliğin politikalarına karşı, bağımsızlığın, demokrasinin ve sosyalizmin kurtuluşun savunulmasıdır. Bu “kalın” hat, güncel çeşitliliği içindeki sınıf mücadelesinin “ayrıntılı ince yolları”nı da şekillendirecektir.
Son bir kaç ayın ve son haftaların hızlı, karmaşık, çok yönlü gelişmeleri, bu “kalın” ve “ince” hatları bir kez daha anımsayıp/anımsatmayı gerekli kıldı. Güney Kürdistan’a askeri harekat, o harekatın “bir an önce sona erdirilmesi” yönündeki Amerikan “telkinleri”, harekatın kumanda merkezinden yöneticilerin, o “telkin”e “meydan okur” görünen “bir yıl da kısa süredir” açıklamaları; aradan birkaç saat geçmeden geri dönüş emrinin verildiğinin açıklanması, bu “geri dönüş” üzerine, burjuva sermaye partileri, hükümet, ordu üst yönetimi gibi burjuva cephesinin başlıca “kurum” ve unsurları arasındaki söz düellosu, türban tartışmaları, hükümet desteğindeki YÖK Başkanı’nın talimatının üniversitelerde geri tepmesi ve ardından Danıştay’ın “resti”, AKP “demokratları”nın “özgürlük” sorununu türban savunuculuğuyla özdeşleştirmeleri, C. Başsavcılığı’nın AKP hakkında kapatma talebinde bulunması, Ergenekon operasyonu bağlamında İlhan Selçuk, Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu vb.nin gözaltına alınmaları vs. vb.
Bu olaylar ve gelişmeler dizisi karşısında, devrimci komünist tutum daha da önemli hale gelmişti. Daha da önemlisi, uluslararası emperyalist sermayenin emrindeki AKP hükümeti, öteki burjuva düzen partilerinin ciddi bir itirazıyla karşılaşmaksızın emekçilere karşı saldırıları, sözcüğün gerçek anlamında dolu dizgin sürdürüyordu. Özelleştirme, TEKEL’in bazı bölümleri gibi henüz özelleştirilememiş işletmelerin peşkeş çekilmesiyle sürdürülürken, sağlık ve eğitimde, çalışma ve emeklilik süresi, emeklilik yaşı, doğum, ölüm, evlenme, “yetim” yardımları, kıdem tazminatı gibi, işçi ve kamu çalışanı emekçilerle ailelerinin bugünü ve geleceklerini karartacak saldırı paketleri birbiri ardına açılıyordu.
AKP ve hükümeti, Genelkurmay, CHP ve MHP gibi işbirlikçi faşist gericiliğin politik-askeri temsilcileri arasındaki ‘ağız dalaşı’, AKP’ye kapatma davası ve Ergenekon operasyonu vb. geniş emekçi kesimleri bakımından yanıltıcı ve hedef saptırıcıydı. Egemenlik savaşımını belirleyen Laik-Şeriat ikilimi içine sıkıştırılan el ense mücadelesi, Kürt sorunu kapsamında bir toplumsal sorunun sermaye cephesinde farklı seslerin çıkmasına ve “geliştirilecek çözüm” üzerine sert tartışmalara yol açması kaçınılmazdı. Son tahlilde aynı sınıfın çıkarlarına hizmet etmelerine, halka yönelik politik, ekonomik ve sosyal saldırılarda ve "Tek millet, tek dil, tek devlet"çi inkar politikasında birleşmelerine karşın, 85 yıllık çözümsüzlüğün yol açtığı başarısızlık, birbirleriyle de çekişmelerine yol açıyordu. Ancak, Kürt sorunu ya da türban konusundaki, ABD politikalarıyla uyumun “koşulları” ve Türkiye faşist gericiliğinin bu politikalarla bağlanan ya da ayrışan emelleri, dün birlikte davranıp bugün bir biriyle atışanların yarın bir başka önemli sorun nedeniyle yine yan yana gelmelerini mümkün kılarken, bundan her durumda zarar gören emekçi ve sömürülen emekçiler ile hareketiydi.
AKP Hükümeti’nin iktisadi-sosyal yıkım politikalarına alınan tutum bu bakımdan öğreticiydi. Düzen partileri ve kurumlarının bu saldırı politikalarına itirazı yoktu. Tekel emekçilerinin direnişine Ankara’nın ortasında yapılan saldırı, SSGSS saldırısına tüm sermaye güçlerinin destek vermesi, kapitalist sınıf çıkarlarında ortaklığın göstergesiydi.
Buna karşı tepkilerin ifadesi olarak ortaya çıkan emekçilerin süreli genel eylemi, saldırıları püskürtmenin ve hakları korumanın yolunu gösterdi; sermaye güçleri arasındaki güç ve ağız dalaşına yedeklenmeyen bir emekçi birleşmesinin mümkün olabileceğini de ortaya koydu. Saldırıların tüm emekçileri hedeflemesi, aşağıdan gelen baskıyı artırdı ve sendika yönetimleri bu baskı altında harekete geçtiler. Ancak, bu “tutum birliği”nin sendika bürokrasisi için geçici olduğunu unutmamak gerekir.
Nitekim öylede oldu ve sendikalar AKP hükümetinin eylemleri soğutma tutumuna çanak tutularak uzlaşma yoluna gidildi. İşçi ve emekçiler ve devrimci komünistler egemen sınıf klikleri arasında artarak süren çelişkileri göz önünde tutarak, birleşik mücadeleyi geliştirmek ve acil talepleri yükseltmekle yükümlü olduklarını unutmamalıdırlar. Böyle hallerde burjuva klikleri arasında yarığı derinleştirmek ve saldırı dalgasına karşı emekçilerin ortak hareketini sağlayarak hakların koparılıp alınması için ileriye atılmak her bakımdan daha önemli olduğunu unutmadan, devrimci çalışmalara sıkıca sarılmalıyız.