DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
Yabancılaştırılan Kolektif İşçi Sınıfına Dair Gözlemler ve Çıkarsamalar-1-
Devrimci Teori
TEMEL DEMİRER

"Aritmetiksiz efsane, efsanesiz aritmetik olmaz!"( Castoriadis)

Tarihsel olarak devrimci özellikleriyle işçi sınıfının, verili -post-modern- koordinatlardaki güncel gerçeği karşımıza, çok kimseyi şaşırtan bir “paradoksallık”la dikilmektedir...

Ciddi, çaplı ve çözümlenmesi “olmazsa olmaz” bir soru(n) olan bu mesele; radikal sosyalistlerin kilit önemdeki meselesidir...

Bir çok olgu, olay ve dinamikle iç içe geçen bu soru(n), nihai kertede yabancılaş(tırıl)manın küreselleşmesiyle ilinti bir durum ya da “Uygarlık Krizi” olarak betimlenmesi gereken vahşetin “olağanlaşıp/ sıradanlaşması”dır... 

I-) “UYGARLIK KRİZİ”NİN KÜRESEL CİNNETİ

Yerküre; emperyalist-kapitalist egemenliğin kollarında savrularak, sarsılıyor; bu da, tamı tamına küresel bir cinnetin “Uygarlık Krizi”ne, yani küresel bir yabancılaşmaya denk düşüyor...

Sıralayalım....

Küresel cinnet kesiti, kapitalist eşitsizlik ve sömürünün katmerlendiği, hatta fiziksel sınırlarını zorladığı bir yok ediş/ oluş evresidir...

° BM’nin ‘Dünyada Kişisel Servet Dağılımı’ raporuna göre; Dünyadaki nüfusun yüzde 10’u dünyadaki servetin yüzde 85’ine sahip... Dünya nüfusunun fakir yüzde 50’si ise dünya servetinin yüzde 10’una sahip... Servet dağılımının en bozuk olduğu ülke ABD, en eşit olduğu ülke Japonya... Servet dağılımının bozuk olduğu öteki ülkeler İngiltere, Rusya, Endonezya, Pakistan... Servet ve gelir dağılımı giderek bütün dünyada bozuluyor. Zengini daha zengin yapan bir sistem gittikçe yerleşiyor!

° Uluslararası Kölelik Karşıtlığı Örgütü yetkililerinden Sarah Williams’a göre, dünyada çoğu çocuk 12 milyon kişi köle olarak çalıştırılıyor...

Küresel cinnet kesitinde her şey alınıp-satılan bir metadır; fiyatı vardır; hatta çocukların dahi!

° BM barış gücü askerlerinin çocuklara cinsel tacizde bulunduğu ve fuhşa zorladığına yönelik yeni iddialar ortaya çıktı. BBC’nin araştırmasına göre, Haiti ve Liberya’da bu yönde bulgular elde edildi. BM’nin barışı koruma operasyonlarından sorumlu yetkilisi genel sekreter yardımcısı Jane Holl Lute, iddiaların inandırıcı göründüğünü söyledi. Ve BM askerleri, görev yaptıkları ülkelerde yargılanamıyorlar...




İşte bir önek daha: Sudan’ın Darfur bölgesine konuşlanmış 10 bin kişilik barış gücünün yaşları 12’ye varan çocuklara tecavüz ettiği ortaya çıktı. Kurbanlar, iç savaşın ailelerinden ayırdığı, bölge başkenti Cuba sokaklarında yatıp kalkan ve “kayıp kuşak” olarak nitelenenler. BM personelinin çocukları araçlarına alıp sekse zorladığına dair en az 20 tanıklık olduğu, yüzlerce kurban bulunduğu belirtiliyor. 14 yaşındaki Jonas, BM’ye ait olduğu için araca bindiğini söyleyip “Gözümü bağlayıp istismara başladı. Çok acı vericiydi. İşi bittiğinde beni aldığı yere bıraktı,” dedi. Jonas şimdi bu işten günde üç dolar kazandığından memnun. Benzeri ifadeler, insan hakları örgütlerince doğrulanıyor. Barış gücüne karşı Sudan hükümetinin elinde de BM çalışanlarının üç kız çocukla seks yaparken görüntüleri bulunduğu belirtiliyor!
Her şeyin nesneleştirilip, tüketim metası hâline getirildiği küresel cinnet kesitinde, insanlar kobaydır!

Evet, insanın insan olmaktan kaynaklanan tüm haklarının, (örneğin sağlık gibi,) gaspedildiği küresel cinnet kesitinde, insan(lık) sistemin dışına itilmiş sürüngenlere tahvil edilmiştir...

Şiddetin “sıradanlaştırılıp/ olağanlaştırıldığı” küresel cinnet kesitinde insan(lık) yeni bir barbarlık sınırında dolaşmaktadır...

° İngiltere’de 10 erkek ilkokul öğrencisinden birinin tabanca taşıdığı açıklandı. 2004 yılını esas alan araştırmanın sonuçları, özellikle büyük kentlerde yaşayan 11 yaş ve altındaki erkek çocukların, çete kültürüne kurban gittiğini ortaya koydu...

Claire Brisset’nin Le Monde’da yer alan yazısında belirttiğine göre sadece 2000 yılında cinayete kurban giden reşit olmayan çocuk sayısı 53 bin. Bunların 3 bin 500’ü 15 yaşın altında ve gelişmiş ülke çocukları... Cinayetlerin çoğu hemen her yerde 0-4 ve 15-17 yaş arasında. Çoğunluğunu ise yoksul özürlüler grubuna ait sakat çocuklar, etnik azınlık mensupları, sığınmacılar, sokak çocukları ve reşit olmayan suçlu çocuklar oluşturuyor!

Ve nihayet aşırı sağcılığın yoğunlaştığı küresel cinnet kesiti, milliyetçiliklerin (ya da “yurtseverlik”lerin!) şaha kaldırıldığı, “ben” dışında her şeyin ötekileştirildiği ırkçı bir kaosa kapı açan “küreselleşmenin sonu”dur!

° Japonya’da vatanseverlik dersinin müfredata alınmasına ilişkin tartışmalı yasa tasarısı parlamentodan geçti. Yasa, yeni başbakan olan muhafazakâr Şinzo Abe’nin eğitim reformu kapsamında yer alıyor. Yasa, vatanseverlik derslerinin Japonya’nın geçen yüzyıldaki militarizmini çağrıştırdığı gerekçesiyle eleştiriliyor!

Burada duruyor ve ekliyorum; söylemek istediğim şu; Marx’ın “... ya da barbarlık” dediği şeyi yaşıyoruz... Yaşa(tıl)dığımız herşeyi, hepimizi kirletip, deforme ediyor, en çok da kolektif işçi sınıfını... Neden mi, bütün renkler kirlenirken birinciliğin beyaza verilmesinden...

II-) KOLEKTİF İŞÇİ SINIFI SORU(N)LARI

Kapitalizmin esnek üretimi (post-fordizm), bir yandan işçi sınıfının “ulusal birimler” içindeki pozisyonu ile çeşitli düzeylerdeki örgütlülüğünü sorunlu bir konuma çekerken; öte yandan da kolektif özellikler kazanan sınıfın büyümesinin de önünü açmıştır...
Kimsenin şüphesi olmasın, bu durum, Nâzım Hikmet’in, “Bir şafak vakti, karanlığın kenarından/ Onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman/

En âlim aynalara en renkli şekilleri/ aksettiren onlardır./

Asırda onlar yendi, onlar yenildi./

Çok söz edildi onlara dair/ Ve onlar için/ ‘Zincirlerinden başka kaybedecek/ şeyleri yoktur’ denildi,” dizeleriyle betimlediği işçi sınıfı gerçeğini zedelememiştir...
Ücretli kölelik sistemi var olduğu sürece, işçi sınıfını tarihsel (devrimci, “11. Tez”ci) misyonu yerli yerinde duracaktır... Çünkü sınıf, bir toplumsal ve tarihsel kategoridir...

Tıpkı, B. Brecht’in, “Ve işçi işçi olduğu için/ ona başkası vermez özgürlüğü./ Onu kurtaracak başkaları değil,/ bu iş işçinin kendi işi,” saptamasında dile getirdiği üzere...

Bu ön saptamaların ardından ekleyelim...

Birincisi: İşçi sınıfı için her gün 15-16 Haziran olmaz! Kolektif işçi sınıfı gerçeği bu tür “aceleci/ pragmatik” beklentilerle yargılanmaya kalkışılmamalıdır!

Görülmesi gerek kolektif işçi sınıfının maruz kaldığı post-modern siyasal-ideolojik ve fiili saldırının çeşitli veçheleri işçi sınıfını -ve tüm toplumu- derinden etkilemesi yanında, onların doğrudan örgütlülüklerine de sirayet etmiştir.

Örneğin -geçmişten bugüne doğrudan saldırıların boy hedefi olan- sendikalar...

Sendikaların yüz yüze olduğu sorunların başında yönetim kademesinin kemikleşmiş bürokratik yapısıyla yıpranmış olmaları gelir; ancak sorunlar bununla sınırlı değildir...

Sermayenin, “demokratikleşme”(!) ya da “sivil toplum yaratma, güçlendirme” iddiasıyla bağlantılı olarak; sendikaları siyaset dışı salt ekonomik-sosyal haklarla sınırlı mücadeleye, yani “sivil alan”a hapsetme hedefi sendikal bürokrasinin de çıkarlarına uygun düşerken; sınıfın en çok ihtiyacı olan siyaset dışına itilmesine yol açıyor...

Gündelik yaşamından öz örgütlülüklerine dek siyaset dışına itilen kolektif işçi sınıfı, apolitikleşmesi yanında, karşı çıkması/ yıkması gereken kapitalist tahakkümün de bir parçasına dönüş(türül)üyor!

Bu durumda tek tek işçilerden bir bütün olarak işçi sınıfına dek her kesimde, “adam sen de”ci bir bireycilik öne çıkıyor...

Bu da işçi sınıfının güncel felaketini, yarı çapı durmadan genişleyen toplumsal çürümeyi büyütüyor...

Tam da bu noktada karşımıza Nâzım Hikmet’in, “Dünyanın En Tuhaf Mahlûku” diye betimlediği şey çıkıyor: “Akrep gibisin kardeşim,/ korkak bir karanlık içindesin akrep gibi...

Serçe gibisin kardeşim/ serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,/ midye gibi, kapalı rahat/ ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim/

Bir değil,/ beş değil,/ milyonlarcasın maalesef./

Koyun gibisin kardeşim,/ gocuklu celep kaldırınca sopasını/ sürüye katılıverirsin/ ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye/

Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,/ hani şu derya içinde olup,/ deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf./

Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende./

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek/ ve hâlâ şarabımızı vermek için/ üzüm gibi eziliyorsak,/ kabahat senin,/ demeye de dilim varmıyor ama,/ kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”( Nâzım Hikmet, "Dünyanın En Tuhaf Mahlûku".) –devam edecek-

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
Эlgili Konular

Devrimci Teori

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Ьretimi: 0.08 Saniye