BUNLARIN ARDINDA NE (Mİ?) VAR! VARTABED, GÖKÇEN VE DİNK...-2-

SABİHA GÖKÇEN VAR! Sabiha Gökçen ismini duymamış olamazsınız! O, Mustafa Kemal’in manevi kızıdır; pilottur; Dersim’i bombalayan tayyarecilerdendir... Bunları bilmesine biliriz de, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni “devşirmesi” olduğundan haberiniz var mıdır? Sıralayalım: Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan Gazalyan, “Biz Antepliyiz. Ailenin annesi Mariam Sebilciyan’dı. Baba ise Nerses Sebilciyan. Nerses 1915’teki olaylar sırasında öldü. Maryam ile Nerses’in 2’si kız, 7 çocukları oldu. Kızlardan biri Diruhi, benim annemdi. Diğeri de Hatun’du. İşte bu Hatun, Sabiha Gökçen’dir. Benim teyzemdir. Kardeşlerinin, yani dayılarımın adları ise Sarkis, Boğos, Haçik ve Hovhannes Sebilciyan’dır, ( Ersin Kalkan, “Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı?”, Hürriyet, 21 Şubat 2004, s.18.) diyor... “Tarihçi ve dilbilimci Pars Tuğlacı, Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğu haberi Hürriyet’te yayınlandıktan sonra bu konudaki fikri sorulduğunda, Gökçen’in yakın arkadaşı olduğunu belirttikten sonra, ‘Sabiha da Ermeni olduğunu biliyordu’ diyor. Ama Tuğlacı, Gökçen’in tepkiler nedeniyle bunun açıklanmasını istemediğini, kendisine söz verdiği için bildiklerinin hepsini anlatamayacağını da ekliyor”.. ( Yıldırım Türker, “O da mı Ermeni Çıktı?”, Radikal İki, 29 Şubat 2004, s.3.) “Gökçen’in yeğeni olduğunu iddia eden Hripsime Sebilciyan Gazelyan’ın anlattığı hikâyenin yanlış olduğunu belirten Tuğlacı, Gökçen’in ailesinin Bursalı olduğunu anlattı. Tuğlacı’ya göre, Sabiha Gökçen, Bursalı bir Ermeni ailenin çocuğu olarak 1913’te Bursa’da dünyaya gelir. 1915 olayları sırasında Bursa’yı terk etmek zorunda kalan aile, uzun yürüyüşe dayanamayacağı için 2 yaşındaki Sabiha’yı yetimhaneye bırakır. Atatürk, 1922 yılında Bursa’ya geldiğinde nutkunu verdikten sonra yetimhaneye gider. Burada karşılaştığı 9 yaşındaki Sabiha Gökçen’i çok sevimli ve akıllı bulur. Doğruca Ankara’ya götürür ve evlat edinir. Pars Tuğlacı, resmi kayıtlarda Gökçen’in babası olarak gözüken Hafız Mustafa İzzet’in kim olduğunu bilmediğini ve bunun doğruyu yansıtmadığını da söyledi. Tuğlacı’ya göre Sabiha Gökçen, anne ve babasını hiç hatırlamaz. Ankara’da Atatürk’ün manevi kızı olarak yaşarken, Beyrut’taki akrabalarının kendisine ulaşmasıyla Ermeni olduğunu öğrenir. Gökçen, Tuğlacı’ya Beyrut’a gidip, akrabalarıyla görüştüğünü de söylüyor. Tuğlacı, Gökçen’in Ermenice bildiği ve kendisine bu dilde mektuplar yazdığı iddialarını ise yalanlıyor: ‘Ermenice bilmezdi. Bir keresinde nasıl öğrendiyse öğrenmiş bana gelip Ermenice seni seviyorum, dedi. 2-3 yaşında yetimhaneye bırakıldığında ne Ermenice, ne Türkçe biliyordu’...” ( “Gökçen Ermeni’ydi”, Hürriyet, 22 Şubat 2004, s.20.)
Evet, “Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olabileceği iddiaları üzerine tartışma büyüdü. Bu iddia Agos’da yayımlamıştı. Ancak tartışmaya yer veren basın organları, bu tartışmalar sonucunda Agos’un uğradığı saldırıya yer vermedi. Agos binasının önünde Ülkü Ocakları’na bağlı olduğu iddia edilen bir grup gösteri yaptı, ‘Ya sev ya terk et’ sloganları atıldı. Agos’un bulunduğu caddede trafiğin tıkanmasına yol açan gösteride konuşan İstanbul Ülkü Ocağı Başkanı Levent Temiz’in, gazeteyi ve gazete çalışanlarını tehdit ettiği, Agos ve yönetmeni Hırant Dink’i hedef gösterdi”yse de bunlar her zamanki gibi “es” geçildi! Ve nihayet “Boşnak” olmasına tahammül edilebilse de, Ermeni olmasına asla tahammül edilemeyecek “manevi evlat” tartışmasına “son nokta”yı yine Genelkurmay Genel Sekreterliği koydu: “Sabiha Gökçen, Atatürk’ün Türk kadınının, Türk toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren bir semboldür. Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır”! ( aktaran: Türker Alkan, “Gökçen Tartışması”, Radikal, 24 Şubat 2004, s.5.) HRANT DİNK VAR! Hakkında söylenebilecek en güzel, doğru ve yerli yerine oturan sözleri sevgilisi Rakel Dink’in, “Yaptıklarını kim unutturabilir sevgilim? Korku unutturabilir mi? Ölüm unutturabilir mi? Hiçbir karanlık bunu unutturamaz... “Bedellerin ödendiği gelecekler Hrant’lara inanarak olur... Katil kim olursa olsun, Ben bir zamanlar onun da bebek olduğunu biliyorum... Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan, hiçbir şey yapılamaz... “Büyük bir bedel ödedi Hrant. Çocuklarından ayrıldı, torunlarından ayrıldı, sizlerden ayrıldı ama ülkesinden ayrılmadı sevgilim...” diye ifade ettiği Ahbarik Hrant’ı hayatta en çok dedesi etkiler... “Yaz akşamları alaca çökerken Malatya’da evinin duvarına sırtını verip cilt cilt kitaplar okuyan ihtiyar, dedesi. Yanıbaşımızda bir muamma gibi varolan o büyülü varlıklardan. Yedi dil bilirmiş. Harput Koleji’nde okumuş. Hrant, o duvarın dibinde okuduğu koca ciltli kitapların izini sürmüş, aklı erdiğinde. Sormuş soruşturmuş, kitapların hangi ellere geçebileceğini araştırmış da bir türlü öğrenememiş o ihtiyar ne okurdu öyle uzun uzun. Hrant’ı en çok etkileyen, tanımadığı bir adam olmuş. Dedesi...” “Hrant, duygusal bir adam. Yüreğinin freni yok”tu... Olduğu gibiydi, yalansız, yapmacıksız... 12 Eylül’le birlikte birkaç kez gözaltına alıp işkenceden geçmişti; sosyalist kimliği Ermeni kimliğiyle birleşince, egemenlerin gözünde bir tehdit klişesine dönüşüvermiştir.... Kolay mı? “Anadolu nasıl böyle çorak oldu,” sorusuyla Ahbarik Hrant, resmi ideoloji karşısında şunları demiş, demekle de sınırlı kalmayıp, hayata geçirmişti... “Bana ait olmayan cennetlere gitmem. Avrupa’yı, Amerika’yı altın tepside sunsalar, gitmem. Gözünüzü seveyim... Her kök kendi toprağında... Benim köküm burada... Cumhuriyet’in kuruluşunda bu topraklarda 300 bin Ermeni vardı. Bugün 60 bine düştü. O yıllarda nüfus 13 milyondu, bugün 70 milyon. Türkiye çoğaldı da, niye Ermeniler azaldı? Ermeni toplumu olarak biz devletle temasımızı, sadece Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki Azınlıklar Masası üzerinden kurabiliriz. Çünkü biz bir güvenlik sorunuyuz...” (Hrant Dink, “Gözünüzü Seveyim, Benim Köküm Burada”, Radikal, 22 Ocak 2007, s.6.) “Ben ‘Türk değilim, Türkiyeliyim ve Ermeniyim’ dediğim için hakkımda dava açıldı. Bu sözlerim Türklüğü aşağılama olarak algılanıyor. Benim kendi kimliğimi ötekinin üzerine inşa etmemeye özenen bir yapım var. Türklüğü aşağılamayı bırak, başka hiçbir etnisiteyi aşağılayamam. Ama kusura bakmasınlar ben Ermeniyim ve Türkiyeliyim. Türk değilim. Türklüğün değil, Türkiyeliliğin hepimizi kucaklayan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bir de insanın üzerine neden hissetmediği bir kimlik zorla giydirilmeye çalışılır ki?” (Hrant Dink, “Ermeni Sorunu (2): Ermeni Akrabaya Hazır mısınız?”, Radikal, 13 Şubat 2006, s.8.) Bunları söylemek, yapmak yürekli bir vicdanın cesaretine sahip olmayı gerektirirdi ki, bunların hepsi de, “damarlarındaki kan” gevezeliklerine inat Ahbarik Hrant’ın insan olmak ahlâkında mevcuttu... Ve Ermeni Hrant’ı bu ahlâk ve vazgeçmeyen mücadeleciliğinden ötürü katlettiler... Şimdi “Hepimiz Hrant’ız” diyoruz ama Hrant Dink olmak kolay mı? O, demokrat, sosyalist ve Ermeni bir Türkiyeli olduğu için hedef seçildi! Bunu sakın ola, hiç kimse unutmasın/ unutturmasın.. DAHA NE OLSUN! Bunun ardında ne (mi?) var! Daha ne olsun?! Robert Fisk’in, “Hrant Dink, Ermeni soykırımının 1 milyon 500 bin birinci kurbanı oldu,” diye özetlediği tabloda Zeynep Oral’a kulak verelim: “Utan Türkiye! Utan ve sus! Sus ve düşün! Düşün bu ülke bu hâle nasıl geldi diye! İnsanları önce ‘ötekileştirip’ sonra ‘ötekine’ zulüm edenler, farklı görüşe, farklı düşünceye, farklı ifadeye tahammül edemeyenler... Şimdi döktüğünüz timsah gözyaşları kimseyi kandırmıyor! Attığınız nutuklar midemizi bulandırıyor! ‘Dış mihraklı’ komplo teorileriniz de ortalıkta bir ‘meczup’ arama çabanız da boşuna! Bırakın bilgiçlik taslamayı! Utanmıyor musunuz! Bu ne yüzsüzlük! Utanın ve insanların acısına hürmeten susun biraz! 19 Ocak 2007’de Türkiye’de ‘soykırım’ suçu işledik! Bırak dokunmayı, öldürürler, yok ederler! Bu ülkede güvercinleri de vururlar! Sahici güvercinleri... Asıl onları...” O hâlde “Minak parov sireli yeğpayris / Güle güle sevgili kardeşim”... Şu an ardından Ernst Toller’in, “Yas tutmak/ yakışmaz sana,/ gecikmek yakışmaz./ Devralmışsın sen,/ bir geçmişi/ kanıyla kardeşlerinin/ sırılsıklam./ Bir iş/ bekler seni,/ bir iş/ çok acele,/ Günler ağır,/ günler kurşun gibi,/ çöker omuzlarına./ Aç kapılarını/ ardına kadar/ aydınlık sabahın...” dizelerini terennüm ederken; yeniden, daha büyük kalabalıklarla “Hepimiz Ermeniyiz, Kürdüz” diye haykırmak için buluşmak üzere “Minak parov sireli yeğpayris / Güle güle sevgili kardeşim”...
|
|
| |
Ortalama Puan: 0 Toplam Oy: 0
|
|
|