Emperyalist burjuvazi “demokrasi ve özgürlükleri ayakta tutma” adına “teröre karşı mücadele” görevini kendisine başat görev olarak tespit etmiş ve emekçileri buna inandırmaya çalışıyor. Peki işçileri ve emekçileri, terör ve baskıyla sömürgeci politikaları pratiğe süren ve emekçileri ulus, din, mezhep vb. ayrımcılıklarını körükleyerek terörize eden ve dünyayı kör terörle kan ve barut içinde bırakan, terörün esas yaratıcıları emperyalistler değilmidir ki, bunları unutmuşcasını emperyalistler ve burjuva medya ağız birliği içinde, kalkıp “teröre karşı “ savaş açtıkları ilan ederek tümüyle, demeogoyi ile yığınları aldatmaya ve kendilerini temize çıkartmaya çalışıyorlar.
Bilindiği üzere, burjuva propagandasının son on yıllarda ısrarla işlediği ve öne çıkardığı konulardan başında “terörizme karşı mücadele” geliyor. Konunun “hassasiyeti” ve kitleler açısından, yaşamıyla ilişkin taşıdığı önem, tekelci burjuvazi ve politik temsilcileriyle sermaye medyası, burjuva aydınları ve burjuva propaganda aygıtının öteki güç ve temsilcileri tarafından, kitle propagandasının unsuru haline dönüştürülmesini sağlayabilmiştir. Devlet ve hükümetler açısından kitlelerin yönlendirilmesinde kullanılabilir, etkili ve istismara açık bir sorundur, “terör” ve “teröre karşı mücadele”. İdolojik ve politik maücadelede, sömürücü ve egemen konumda olan sınıf ve temsilcileriyle sömürü nesnesi ve baskının hedefi durumundaki emekçi sınıf ve güçlerin çıkar ve çatışmalarından; hedef ve amaçlarından koparılamayacak ve soyutlanamayacak bir sorun!
“Terörizm” üzerine propagandanın, etki düzeyi ve “inandırıcılık” gücünden bağımsız olarak, güncelliğini korumasında, tekelci burjuvazi ve uluslararası sermayenin çıkarlarınca belirlenen genel ihtiyacın yanında, 11 Eylül 2001’de ABD’nin New York kentindeki “İkiz Kuleler”e yapılan “intihar saldırısı”yla sonraki dönemde Madrid, Londra ve İstanbul gibi bazı öteki kentlerde gerçekleştirilen bombalı saldırılar ve bu saldırılarda kitlesel ölüm ve yaralanmaların meydana gelmesi özel bir rol oynadı. Terörizmin somut-yakın ve güncel bir tehdit olduğuna kitlesel ikna ve inanmanın sağlanmasında, bu olayların burjuvazi, hükümetleri ve devletlerine; ve bu doğrultuda propagandayı eksik etmeyen sermaye beslemesi propagandacı yazr-çizer takımına büyük yardımı oldu. Bir kısmı, uluslararası bağlantılı eylemler düzenleme kapasitesine sahip, halkların talep ve çıkarlarını dikkate almayan, düşman sınıfların eylemi ve propagandasına hizmet eden eylemleri gerçekleştiren ve onlarla bağlantılı olduklarına dair güçlü işaretleri olan çeşitli örgütlerin varlığı bu propagandaya kolaylık sağladı.
Coğrafi kavramlarla belirtilirse, Batı’dan-Doğu’ya; emperyalist ve işbirlikçi burjuvaziyle emrindeki güç ve çevrelerin; ABD’dekiler başta olmak üzere emperyalist ülkelerin en ırkçı, en gerici çevreleriyle İslamcı-muhafazakar ve milliyetçi kesimlerin “farklı medeniyetler arasındaki çatışma”yla da ilişkilendirdikleri propaganda, dini ideolojinin kör etkisiyle de birleşerek güç kazandı. Nerede bir patlama meydana geldiyse, ardında “İslami teröristler” arandı. ABD’nin başını çektiği propaganda çevreleri, ülkelere, halklara ve halkların mücadelesine saldırıları “anti terörist müdahale” olarak meşrulaştırmaya koyuldular. “Terörün merkezi” ve “destekçisi” olarak gösterilen Afganistan, Irak, Suriye, İran, K. Kore, Küba ve hatta Rusya gibi birçok ülke, ABD-İngiliz ittifakının hedefleri olarak sıralanabildi. Bush yönetimiyle birçok ülkedeki işbirlikçileri, emperyalist paylaşım kavgasının güncel şiarını şöyle oluşturdular: ”Ya bizdensiniz ya da bize karşı!”
Hızından ve inandırıcılığından çok şey kaybetmekle birlikte bu propaganda devam ediyor. İşgal altındaki Afganistan ve Irak’ta yüz binlerin katline, kentlerin imhasına, sosyal-kültürel yaşamın tahrip edilmesine rağmen, 2007’nin 11 Eylül’ünde, ABD’dekilerin öncülüğünde kapitalist yöneticiler, “terörizme karşı mücadelenin hayati önemi”ne vurguyu sürdürdüler. Oysa, kitlesel katliamlara, ülkelerin işgaline ve tahribine imza atanlar onlardı.
Burjuvazinin yalandan ar damarının çatladığı bir dönemde geçiyoruz. Burjuva çıkarları açısından rekabette ileride ve rakiplerin önünde olmak, pazarları, hammadde kaynaklarını ve ulaşım ve iletim yollarını denetimde tutmak, en temel belirleyendir. Uğruna yapmayacakları zulüm, kıymayacakları “can” yoktur! İşgalse, işgal, katliamsa katliam; işkenceyse işkence!
Bu özelliğinin burjuvazinin sınıf çıkarlarına bağlı kimliğini oluşturması, yönetiminin kitleler açısından anti-demokratik ve sınır tanımayan diktatörlük oluşu; demokrasi dediği siyasal sisteminin, terörist yöntemler de dahil faşist siyasal baskı ve şiddetin her türüyle donanmayı daha baştan içermesi, kapitalizmin gerçeğidir. Ama bir gerçek daha var ki, onu, tekelci çıkarlar, uluslararası paylaşım kavgaları ve burjuvazinin yönetim ihtiyacı, şu ya da bu dönem ve durumda; şu ya da bu düzey ve güçte “ihtiyaç haline getirir”, daha fazla gündemleştirir. Bu, burjuvazinin “terörizme karşı mücadele” adına terör yaratması, terörist kampanyalar yürütmesi, terör örgütleri oluşturması, siyasi suikastlar ve sabotajlar düzenleyerek kitle kırımlarına girişmesi ve ardından da dönüp onları “terör tehdidi” olarak gösterip halk kitlelerine karşı bir yönetim yedeği haline getirmeye koyulmasıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda daha da yoğun olarak başvurulan ve bir dönemler “komünizm tehlikesi”ne karşı bir araç olarak kullanılıp günümüzde daha da etkili kılınan kontrgerilla taktikleriyle kargaşa ortamı yaratıp, onu kullanarak saldırıya geçme politikası, artık hemen her ülke egemenlerinin yönetim ve kapitalist çıkar dalaşının araçlarından biri haline daha fazla getirilmiştir. Taliban’ı besleyip El Kaide terörünü gerekçe gösterenler, köprülere, kültür saraylarına, toplu yaşam alanlarına yönelik provokatif saldırılar düzenleyip “terör örgütleri”ne mal edenler; “yüzlerce kiloluk patlayıcı yüklü araç”lara, bir günün karanlığında, sakin ve “önceden biliniyormuşçasına”, baskınlar düzenleyip, işi gürültüye getirmek üzere kendi kurumlarının patlayıcılarını da başkalarına mal etmeye çalışarak, “dikkat dağıtma”ya kadar ileri gidebiliyorlar artık. Bu yönlü yorumlarla karşılaştıklarında da, “her devlet gerektiğinde bazı gizli eylemlere baş vurabilir, vuruyor” diye, savunmacı açıklamalarla sınır tanımaz arsızlıklarını ortaya koyuyorlar.
Aslında, emperyalistler ile işbirlikçi faşist gerici uşakları kendi egemenliklerini pekiştirmek için, terörist eylem ve politikaların uluslararası bir özellik kazandırmışlardır. Emperyalist burjuvazi ezilen ulusların ve emekçilerin haklı ve meşru silaklı direnişlerini “teör” olarak göstermeye çalışarak, esas da terörün kaynağı olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyor. İşçiler ve emkeçiler teröör ve katliamalaırn kaynağı emperyalist kapitalist sistemi yerle bir etmeden, kirli ve halklara zulüm kusan terörün önü almak söz konusu olamaz. O halde terörizme karşı müdale emperyalzime ve faşizme karşı mücadeleden koparmadan ele alınıp yürütülmeli gerçekliğini ortaya koyuyor.