DHB ARŞİV SİTESİ
Ana Menü
Anket
DÜNDEN BUGÜNE VERGİ NEDİR?-1-
Dünden Bugüne
AKP hükümeti emekçi yığınlardan alıp sermayeye aktarmak için yeni vergi sistemi getirmişti. Aslında getirilen bu vergi yasaları tümüyle emekçi yığınların aleyhine ve zenginlerin lehine işliyor ve adaletsiz bir vergi yasası vergi çıkarılıyordu. Peki AKP’nin bolca demegoyi yaptığı vergi reform kimin lehine yenilikler içeriyor? Bu soruların doğru olarak yanıtlanması için dünden bugüne vergi nedir sorusunun yanıtlanması gerekiyordu.

Keza, vergi, toplumların var oluşundan bu yana geçirdikleri evrimin her aşamasında farklı niteliklerde ve özelliklerde karşılaşılan bir olgudur. Ancak burjuva iktisatçı ve maliyecilerinin vergiyi ''devletin toplumsal ve yarı-toplumsal görevlerini yerine getirme aracı'' olarak tanımlamaları, ekonomik sistemlerin biçimlendirdiği devlet ve görevlerinin farklı nitelik ve özellikte olacağını gözönüne almadıklarıııı göstermektedir. Kuşkusuz bu tür girişimler konuya açıklık kazandırmaktan çok, burjuva iktisat ve maliye sisteminin gözardı ettiği, temel toplumsal ve iktisadi ilişkilerin üstünü örtmek için yapılmaktadır. Gerçek üzerindeki örtüyü kaldırmak ve onlar gibi burjuva saplantılarına kapılmadan olayı açıklığa kavuşturmak için, işe genel doğrulardan başlamak gerekecektir.

DEVLETİN NİTELİĞİ VE VERGİ

Bunların başında, ''Devlet Kavramı'' gelmektedir. Devlet pek çok kimse ve düşünürün yaygın bir biçimde savunduğu gibi " toplumun ortak kader birliği " değildir. Vergi, toplumların var oluşundan bu yana geçirdikleri evrimin her aşamasında farklı niteliklerde ve özelliklerde karşılaşılan bir olgudur. Ancak burjuva iktisatçı ve maliyecilerinin vergiyi ''devletin toplumsal ve yarı-toplumsal görevlerini yerine getirme aracı'' olarak tanımlamalan, ekonomik sistemlerin biçimlendirdiği devlet ve görevlerinin farklı nitelik ve özellikte olacağını gözönüne almadıklarını göstermektedir. Kuşkusuz bu tür girişimler konuya açıklık kazandırmaktan çok, burjuva iktisat ve maliye sisteminin gözardı ettiği, temel toplumsal ve iktisadi ilişkilerin üstünü örtmek için yapılmaktadır. Gerçek üzerindeki örtüyü kaldırmak ve onlar gibi burjuva saplantılarına kapılmadan olayı açıklığa kavuşturmak için, işe genel doğrulardan başlamak gerekecektir.

Devlet, toplumları oluşturan sınıf ve katmanlar karşısında yansız kalan bir organ değildir. Toplumların tarihi boyunca egemen olan, sömüren ve ezen sınıfların zor aygıtı niteliğini korumuştur. Devlet, başlangıçta, gene burjuva bilimsel yaklaşımları içinde kalındığında, bir güvenlik ve özgürlük işlevi ile ortaya çıkmıştır. Ama, ''kimin özgürlüğü ve güvenliği?'' sorusu sorulmamak koşulu ile. Çünkü sınıfların devlet karşısında kader birliği yapmış, çıkar ayrımı olmayan türdeş bir kitle oluşturduğunu varsaymak olanaksızdır. O nedenle ''devlet sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşırlığı olanaksızsa; orada devlet ortaya çıkar ve tersine, devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu tanıtlar.'' (V. İ. Lenin)

Oysa klasik devlet anlayışı, devleti, egemen güçlerin arkasına gizlendikleri bir paravan gibi sunar. Devleti, yönetilenlerin özgürlüklerini, maddi ve manevi güvenliklerinin sınırlarının genişliğini vurgulayan ve bunun içeriğini oluşturan temel ilke ve kuralların simgesi olarak belirtmeye çalışır ve öyle tanıtır. Bu soyut bir anlayıştır. Devleti böylesine soyut anlarsak, onun niteliğini belirleyen kuralları (anayasalar, yasalar, yönetim vb. kurallar ve örgütler) yani kısacası devletin ekonomik, toplumsal ve siyasal eylem kurallarını da sınıflardan soyutlamamız gerekecektir. Gerçekten bu tür bir soyut devlet yer yüzünde olmadığına göre, hiç bir devletin, eylem kurallarını içeren belgeler soyut değildir.Örneğin, devletin biçimini, özelliklerini ve niteliğini belirleyen en temel belge olan anayasalar; toplumda:ki üretim ilişkilerinin biçimlendirdiği sınıfsal ayrıcalıklara uyumlu, devletin niteliğine biçim veren ve devlet gücünü elinde tutan sınıfın, öteki sınıflara karşı kendi güvence ve özgürlüğünün sınırlarını zorla belirleyen ya da koruyan kuralları içerir.

Bu kurallar dizisi, zaman zaman sınıfların güvenliklerini korumak üzere, siyasal güç dışındaki sınıflara yeni özgürlükler ve haklar sağlamak biçimine bürünebilmişlerdir. Kendi güvenliklerini korumak uğruna iktidarını paylaşmak görüntüsüne girebilmişler ve bu tür kuralların bazıları yasallaştırmışlardır .

''Bununla birlikte, kural dışı (istisnai) olarak savaşım durumundaki sınıfların denge tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü sözde aracı olarak, belli bir süre için bu sınıflara karşı belirli bir bağımsızlık durumunu korur.''( Lenin, aynı yapıt, S. 19.)

Ama, tarihte genel olarak bu olgu bile kendiliğinden ve bir bağış biçiminde oluşmamıştır. Üretim güçlerinin geli mesi sonucu eski devlet eylem kuralları, görev yapamaz, yani, egemen güçlerin siyasal iktidarını tehdit eder duruma geçtikçe, bu gücü elinde bulunduranlar, kendi güvenliklerini arka planda tutuyormuş gibi görünerek, bazı hak ve özgürlukleri ezilen sınıflara tanımışlardır .Bu süreç egemen güçlerin isteği ile oluşmamıştır. Temelinde, ezilen sınıfların bir savaşımı ve zorlaması yatar. Giderek bağış biçiminde gözükse bile, bu zorlamanın önceden kestirilmesi üzerine, açık savaşımı ve toplumun direnme gücünün somutlaşmasını engellemek için ödün niteliğinde verilmişlerdir. Bunun ödün niteliği, savaşım olmadığı anlamına gelmez. Her ne olursa olsun sınııf savaşımı temel, ''ödün'', ikinci bir özelliktir.



Ezilen sınıfların özgürlük ve haklarını geri alması, onların, egemen sınıfların güvenliğinde gedikler açmasına bağlıdır. Bu gediklerin büyütülmesi, egemen sınıfların yok edilmesine yol açtığı anda, eski devlet eylem kuralları, direnen sınııfların güvenliklerini koruyan kurallar dizisine dönüşür; ve devlet'in sahipleri değişir ama nitelik aynı kalır.

Bu süreç tarihte bir toplum yapısından diğerine geçişlerde görülmüştür .

'' Antik devletle feodal devlet, kölelerle serflerin sömürülmesi organı oldular, ama yalnızca onlar değil, modern temsili devletler de, ücretli emeğin sermaye tarafıından sömürülmesi aleti'' Lenin, aynı yapıt, aynı yer durumuna kolaylıkla gelmiştir.

Burjuva sınıfı, feodal sıınıfın devletine karşı savaşarak ve bu devletin yazılı ya da yazısız eylem kurallarını içeren anayasalarında savaşım sonucu açtığı gedikleri büyüterek siyasal iktidarı kendi sııııfı için elde etmiştir .Bu aşamada egemen sınıflar değişmiş ama, feodal egemen güç yerine burjuva sınıfı, yani sermaye sınıfı egemenliğini kurmuş ve emekçi katmanlar da yönetilen sınıfları oluşturmuştur. Bu oluşum burjuva devleti ve onu elinde tutan egemen sınıfların anayasal kurallarını belirlemiştir .Geçerli olan, bu kuralların devlet sahiplerinin güvenliğini sarsmadan sömürülen sınıflara bazı hak ve özgürlükler tanımasıdır.

Çünkü, ''Devlet topluma dışarıdan zorla kabul ettirilmiş bir güç değildir. ...karşıtlıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıf ların, kendilerini ve toplumu, verimsiz bir savaşım içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yeralan, çatışmayı hafifletmesi, 'düzen' sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinimi kendini kabul ettirir. İşte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç devlettir.”(F. Engels, Ailenin, Özei Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1971, s. 235; V.İ.Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara 1976, s. 13.)

Merkantilist ticaret ekonomisine dayanan bir sömürü düzeninde, burjuvazinin feodal beylere karşı merkezi otorite ile oluşturduğu pasif anlaşma ve bu anlaşmadan kaynaklanan kurallar dizisi, gelişen kapitalizmin sanayi devrimi aşamasında yetersiz kalmış ve bu kez burjuva merkezi krallık sistemine de son vererek, sermayenin emeği sömürüsünü güvenlik içinde sürdürebilecek bir kural dizisine dönüşmüştür. Bu dönüşüm biçimi, başlangıçta, kimi yerlerde meşruti krallıklar, kimi yerlerde de Cumhuriyet biçimindeki devlet biçimlerini ortaya çıkarmıştır. En ilerici Cumhuriyet rejimlerinde bile, parlamento bir sınıfın baskı aracı niteliğindedir.”(Lenin, Aynı eser)

Bu baskıyı ordusu, polisi ve yargıcı ile sürdüren burjuva devlet, sanki temel çelişki sermaye ile emek arasında değilmiş de, devletin kendi kolları arasında imiş gibi, yapay çelişkilerden kaynaklanan yapay bir görünüme de bürünmüştür. Yasama, yürütme ve yargı erki olarak belirlediği yapay erkleri dengeye getirmekle yönettiği ''bireylere'' (sınıflara) kendi iktidarını sınırladığı görüntüsünü vermekte; aslında böylece kendi güvenliğini ezilen sınıfların özgürlük ve hakları karşılığında (pahasına) güvence altında tutmaya devam etmektedir. Oysa bu üç erk de kapitalist toplumun biçimlendirdiği kurumlardır. Başka bir anlatımla, sermaye sınıfının kendi güvenliğini üç ayrı boyuttan denetimini pekiştirme araçlarıdır. Bu denetim araçları, emekçi sınıfın devletin eylem kurallarında gedikler açmak için savaşıma girdiği dönemlerde tekleşebilmektedir.

O halde egemen sınıfların sömürebilmeye devam etme güvenliği örkelendiğinde (tehdid edildiğinde) yani, emek sermaye çelişkisi su yüzüne çıkma eğilimi gösterdiğinde, yaratılmış bulunan yapay denge araçları (yargı, yürütme, yasama) bütünleşebilmektedir . Giderek tek bir aygıta dönüşebilmektedir . Örneğİn, fa§ist uygulamalar, bu örfelemenin önü alınmaz duruma geldiğinde ortaya çıkmakta ve kitle halinde dehşet ve terör eylemlerine başvurmaktadır. Bu durumlarda devletin eylem kurallarının gerçek yüzü, işlemezliği, kısacası görüntüdeki yapısı sarsılmaktadır. O zaman da hükümetlerin anayasaya aykırılıkları ileri sürülmekte ya da anayasaların toplum yapısına uymadığı savunulmakta ve anayasalara uyumsuzluk bilinçsiz bir biçimde sorun haline getirilmektedir. Gerçekten 1960 ve 1971 Türkiye'sİnde bu sav ileri sürülerek siyasal iktidarlar devrilmiş, ama, yeni geliştirilen devlet eylem kurallarına karşın, siyasal iktidarların temsil ettikleri sınıfsal yapı niteliğini ve özelliğini korunmuştur

Onsekizinci yüzyılın sanayi kapitalizmi, serbest rekabet sistemi içİnde giderek tekelleşerek bugünkü emperyalist tekelci aşamasına gelinceye dek, kendi içinde oluşturduğu gelişmeler; üretimin toplumsallaşması, aşırı uzmanlaşma ve sermayenin mekansal ve ekonomik boyutta tekelleşmesi sonucu, emekle ortaya çıkan çeli§kileri yumuşatmak gerekliliğini duymuştur .Sermaye yoğunlaşırken emekçi kesimler nitel ve nicel olarak gelişmiş, işçileşme süreci ister istemez sermaye sınıfını bu çelişkilerin patlamasını engellemeye yöneltmiştir .Emekçi kitlelerin gelişmesİnden doğan kendi iç çelişkilerini denetim altında tutabilmek amacıyla sermaye sınıfı, devletin eyıem kurallarında bazı deği§iklikler yapmak zorunda kalmıştır. Bunlar, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü sendikal haklar, vd.'dir. Bir tür dengelemelerdir; temel yapıyı değiştirecek boyutlara erişmemiştir. Olsa olsa çelişkilerin ilerdeki boyutlarını önceden kestirip patlamaları önlemek ve böylece egemen gücün kendi güvenlik ve iktidarını sürdürebilmek amacıyla eylem kuralları değişikliklerine gitmesidir. Bu değişiklikler kimi kez çok ileri aşamalara gidebilmek, kendi ezdiği sınıflara '' baba devlet'' görünümü ya da ''Refah devleti'' adı altında ekonomik içerikli haklarını veriyor görünümüne girmektedir: Kendi sömürme haklarından kısıntı yapıyor görünmesi, aslında daha ileri düzeydeki bir sömürü düzeninin gerekçesi olmaktadır. Buna karşın anayasalar öyle ayrıntılara inebilmektedir ki, verilen bu hakları pratik yaşamda işlemez hale getirebilecek düzenlemeleri yaparak denetimi elde tutabilmektedir.

Güvenliğin özgürlük kavramları ya da olgusundan ayrılmayacağı, çelişkiden kurtulacağı, aynılaştığı toplumlarda ise devletin eylem kuralları, yeni devlet kavramı ile onun işleyiş mekanizmalarını belirleyen kurallar dizisi, bnrjuva anayasalarına göre anlamsızlaşmaya başlar .Bu anlamsızlık aslında yeni ve başka bir anlamlılıktır.Çünkü, artık, bu kurallar yeni bir içeriğe dönüşmüştür .Bu içerikteki temel öğe, güven ve özgürlük çelişkisini görüntüde egemen ve sömürülen sınıflar için dengelemeye değil, toplumu ve onun bi- reylerini kendi doğası ve sosyal çevresini değerlendirme, yorumlama ve bunları özümleyerek daha ileri bir toplumun çekirdeklerini atabilecek bir güvenlik ve özgürlük anlayışına dayanmaktadır. Bu anlayış, özgürlüğün, güvenlikle eş anlama ulaşması demektir.Artık böylesine toplumlarda bağımlılık sözkonusu olmadığı gibi, güvensizlik de anlamını yitirmiştir. Kime karşı özgürlük? Ne için ve neye karşı güvenlik? Topluma karşı mı?

Bu tür toplumlarda üretim araçlarının özel sahipliğinden doğan güven ve özgürlük kavramı kaybolmuş, yerini üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinden kaynaklanan toplumsal verimlilik almıştır.Toplumsal verimliliğin varlığı, burjuva anlamındaki özgürlük ve güvenlik kavramının anlamlarının yitirilmesine neden olmaktadır.

Ne var ki, kapitalizm henüz dönemini tamamlamış ve yerini sosyalizme bırakmamıştır. Çağımız kapitalizmin en üst evresi olan emperyalizmi yaşamaktadır. Emperyalizm dönemininde birikim sürecinden doğan çelişkilerin keskin bir biçimde su yüzüne çıkışı, devletin niteliğinde önemli değişmelere de yolaçmış bulunmaktadır. Özellikle ekonomik ve siyasal alanda ortaya çıkan bu değişme, devletin geleneksel eylem kurallarını zorlamakta, bu da başka bir çelişkinin kaynağı olmaktadır. Örneğin, sermayenin tekellerde yoğunlaşması süreci, ekonomik sektörlerde kapitalizmin dengesiz gelişmesi, kapitalizmin rekabetçi döneminde sayısız kapitalistin iflası ve piyasayı bırakması sonucunu doğururken, emperyalizmin bugünkü aşamasında, bir bunalım döneminde, ekonomiye kök salmış bir tekelin iflası sözkonusu olmamaktadır. Çünkü bu durumda devlet işe el koymakta, borç vermekte, kamu fonları ve benzeri kamu kaynakları ile onları desteklenmektedir.

 
İlgili Bağlantılar
Haber Puanlama
Seçenekler
Эlgili Konular

Dünden Bugüne

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 
PHP-Nuke
Sayfa Ьretimi: 0.08 Saniye